TurkicMedia yazarımız Gökhan Güler sputnik'e konuştu; Yunanistan Türk Akimi'na girebilmek için East-med blöfü çekiyor

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yorgos Katrungalos’a göre Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın son Moskova ziyareti sırasında Türk Akımı doğalgaz boru hattının Avrupa güzergahları da görüşülmüştü.Yunanistan’ın, Türkiye’den Avrupa’ya akacak olan Rus doğal gazının Yunan topraklarından geçmesini istediği bilinmektedir. Ancak Atina bu konuda yalnız değil. Bulgaristan da “Türk Akımı” projesi kapsamında transit ülke rolünü üstlenmek istiyor. Yunanistan’la zor ve karmaşık ilişkileri olan Türkiye’nin bu konuda ne düşündüğü merak edilmekte.Konuyla ilgili Sputnik’e konuşan KKTC’nin Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri (Cumhuriyet Meclisi eski Özel Kalem Müdürü), TurkicMedia yazarımız, enerji uzmanı Gökhan Güler, şu değerlendirmelerde bulundu.Son dönemde Yunanistan’ın, Türk Akımı Projesine dahil olma çabalarını arttırarak East-Med Projesinden uzaklaştığı gibi görünüyor. Peki, Türkiye, Yunanistan ile olan ilişkileri göz önünde tutulursa, Yunanistan’ın Türk Akımı Projesine dahil olma perspektiflerini nasıl değerlendiriyor?Öncelikle en başta şunu ifade etmek gerekir: Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinin Avrupa’ya taşınabilmesi maksadı ile gündeme getirilmeye çalışılan East-Med projesi rekabet edebilirlikten uzak siyasi bir projedir. East-Med projesinin izleyeceği açıklanan güzergah bakımından projenin fiziki ve güvenlik durumları göz önüne alındığında projenin uygulanabilirliği, konunun uzmanları açısından pek mümkün görünmemektedir. Gerek fiziki, gerek güzergah, gerek güvenlik ve gerekse bölgedeki sınırlı hidrokarbon kaynaklarının Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya taşınması rezerv miktarı bakımından ciddi riskler içermesi nedeniyle East-Med projesi, konunun uzmanlar tarafından rasyonel görülmemektedir. East-Med projesi, öyle anlaşılıyor ki, blöf olarak ileri sürülerek kağıt üzerinde kurgulanmış bir proje.Öte yandan East-Med projesi ile sözde Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır Gazı Avrupa’ya taşınmak isteniyor. Bu üç ülkenin hidrokarbon kaynakları birleşse dahi Rus gazı ile boy ölçüşmesi ve dolayısı ile rekabet edebilmesi mümkün görünmemektedir.Enerji konusunda Türkiye, Yunanistan’a karşı sağduyulu bir yaklaşım ortaya koyuyor. Bunu TANAP projesinin devamı olan TAP projesinde görmek mümkün. Bununla birlikte Türkiye, Yunanistan’ın da içerisinde bulunduğu East-Med projesine karşı ihtiyatla yaklaşıyor.Türkiye, Yunanistan’ın Türk Akımı projesine katılımı konusunda tabi ki Rusya ile istişare edecektir. Türk Akımı projesinde Türkiye’nin sınır komşusu olan hem Yunanistan hem de Bulgaristan’ın yer alması söz konusudur. Türk Akımı büyük bir proje olması açısından her iki ülke de bu proje içerisinde uygun şartlar oluşması içerisinde yer alabilecek gibi görünüyor. Şu anda Yunanistan, Bulgaristan’ın yerine direk kendisi yer almak istemektedir. Sonuçta her iki ülke hem Türkiye ile sınır komşusu hem de AB üyesidir. Dolayısıyla bu tür konular, uygun şartlar oluşması ve uzlaşı ile çözülebilecek konulardır.Dediğiniz gibi Yunanistan, şu anda TAP boru hattıyla TANAP'ın içerisinde. Yani Yunanistan'ın Türkiye ile enerji transferi alanında bir işbirliği var. Öte yandan Yunanistan'a alternatif olarak Bulgaristan da var karşımızda. Sizce sonunda hangi güzergah tercih edilecek?TANAP projesinin amacı, Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki Şah Deniz 2 Gaz Sahası ve Hazar Denizi’nin güneyindeki diğer sahalarda üretilen doğal gazın öncelikle Türkiye’ye, ardından Yunanistan’ın TAP boru hattı üzerinden Avrupa’ya taşınmasıdır. Yunanistan, TAP ile TANAP projesinin içerisinde yer almasına karşılık, TANAP projesine rakip olarak gösterilmeye çalışılan EAST-MED projesinin de içerisindedir.Yunanistan, Türk Akımı içerisinde yer alabilmek için East-Med kartını ileri sürebilir. Ama bu durumda İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti, Mısır ve AB’nin tepkisiyle karşı karşıya kalacaktır.Türk Akımı çok büyük bir proje. Bu projenin Bulgaristan üzerinden yapılacağı yönde basında bazı iddialar çıktı. Projenin ana aktörleri isterlerse belki de hem Bulgaristan hem de Yunanistan güzergahı aynı anda kullanılabilir.Bulgaristan şunu söyleyebilir: TAP farklı bir proje olsa da Yunanistan onun içinde. Türk Akımı’nda ise biz tercih edilmeliyiz. Bu nedenle Türk Akımı konusunda öyle anlaşılıyor ki, daha pekçok istişare yapılarak bazı uzlaşmalar aranmaya çalışılacaktır.https://tr.sputniknews.com/

Yunanistan’ın Eastmed blöfü(!) ve Türk Akımı

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, Moskova ziyareti öncesinde Rus basınına verdiği röportajda Türk Akımı doğalgaz boru hattı projesinin Yunanistan topraklarından diğer AB ülkelerine uzatılması konusunda Brüksel ile diyalog halinde olduğunu söyledi! Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Yunanistan Başbakanı Çipras’a ne söyleyeceği büyük merak konusu! Öyle anlaşılıyor ki Yunanistan Eastmed konusunda blöf çekerek Rusya ve Türkiye’yi bu sayede eğer ikna edebilmeyi başarabilirse Türk Akımı projesine dâhil olmayı amaçlıyor! Yunanistan komşusu AB üyesi Bulgaristan’ı devre dışı bırakarak ya da etkisini azaltarak mı Türk Akımı projesine dâhil olmaya çalışıyor? Bulgaristan, Yunanistan’ın bu girişimi karşısında ne yapıyor? Yunanistan Eastmed projesinden vazgeçmesi halinde Türk Akım’ı projesine dâhil olmayı başarırsa Eastmed projesindeki ortakları İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’a ne diyecek? AB ne diyecek? Yoksa AB’de mi bu işin içinde?  Uluslararası kamuoyunda Easmed projesinin TANAP (Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi) projesine alternatif olarak tasarlandığı gibi bir algı oluşturulmuştur! TANAP projesinin amacı Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki Şah Deniz 2 Gaz Sahası ve Hazar Denizi’nin güneyindeki diğer sahalarda üretilen doğal gazın öncelikle Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya taşınmasıdır. TANAP projesine ilerleyen süreçte Türkmenistan ve diğer bölge ülkelerinin de eklenerek yıllık sevk edilmesi öngörülen hidrokarbon rezerv miktarının artırılacağı öngörülmektedir.  Yunanistan bir taraftan Eastmed projesini gerçekleştirmek için AB’den para bulmaya çalışıyor. Bu yönde son 3 yılda onlarca defa gösterişli imza törenleri düzenlemiştir. Bir diğer yandan ise Yunanistan TANAP’ın Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) ile projenin de içerisindedir! Bir diğer yandan ise Türk Akımı projesine de dâhil olmaya çalışmaktadır!Son 3 yıl içerisinde Eastmed projesi ile ilgili birçok yazı yazdım. Eastmed projesi rekabet edebilirlikten uzak siyasi bir projedir. İzleyeceği açıklanan güzergâh bakımında projenin fiziki ve güvenlik durumları göz önünde alındığında uygulanabilirliği konunun uzmanları açısından çok ciddi riskler içermektedir.   Esastmed projesinin 25 milyar Dolar civarında bir maliyeti olacağı öngörülmektedir. Projeye göre boru hattının denizin 3,3 km derinliğinde ve 2 bin kilometre olarak inşa edilmesi hedefleniyor. Gerek fiziki gerek güzergâh ve gerekse bölgedeki sınırlı rezerv miktarı bakımından ciddi riskler içermesi nedeniyle de Eastmed projesi konunun uzmanlar tarafından rasyonel görülmemektedir.  Dünyadaki kanıtlanmış gaz rezervlerine baktığımızda, Rusya’nın 45 trilyon m3, İran’ın 30 trilyon m3 ve Katar’ın ise 25 trilyon m3 bir kaynağa sahip olduğu görülecektir. Dünyadaki gaz piyasası Rusya’nın elinde bulunmaktadır. Esat-Med projesi ile sözde Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır Gazı Avrupa’ya taşınmak isteniyor.  Bu üç ülkenin hidrokarbon kaynakları birleşse dahi Rus gazı ile boy ölçüşmesi ve dolayısı ile rekabet edebilmesi mümkün görünmemektedir. Leviathan (İsrail) ve Afrodit (Güney Kıbrıs) gaz rezervlerinin TANAP(Türkiye) dışında bir boru hattı ile İtalya’ya 1000m3 gazı en az 380 – 400 Dolar’a taşıyabileceği iddia edilmektedir. Buna karşın İtalya’ya diğer gaz üreticilerinin 1000m3 gazı 250 - 300 Dolar’a taşıdıkları ifade edilmektedir! 1000m3’de 100 Dolardan fazla bir fark görülmektedir! Peki, öyleyse Eastmed projesi neyin nesi? Bu projenin asıl amacı ve hedefi nedir? Eastmed projesi ile Ortadoğu’daki bazı ülkelere ait hidrokarbon kaynakları mı Avrupa’ya taşınmak istenmektedir! Ya da bilmediğimiz gizli başka niyetler mi vardır? Diye tam bir yıl önce yazmış ve bu hayali proje hayata geçecek olsa bile farklı plan ve projelere dayanıp dayanmadığını sorgulamaya çalışmıştım! Eastmed projesinin bu saatten sonraki geleceğinin ne olup olmayacağını şimdilik bilemeyiz! Ancak, öyle anlaşılıyor ki Yunanistan Eastmed kartını ileri sürerek Türk Akımı projesine dâhil olmaya çalışıyor! Türk Akımı projesi ile Rusya’nın Karadeniz’in altından birbirine paralel boru hatları ile Türkiye’ye Lüleburgaz’daki mevcut doğalgaz ağına yılda 63 milyar metreküp kapasitenin taşınması hedefleniyor. Türkiye, Türk Akımı Projesi ile yılda 15,75 milyar metreküp doğalgaz alacak ve geriye kalan doğalgaz miktarı ise Avrupa'ya ihraç edilecek. Türkiye’den sonra güzergâhın Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Slovakya üzerinden olacağı Rus gazetelerinde yazılmaktadır. Bu arada Türk Akım'ın toplam maliyetinin 19 milyar dolar olduğu açıklanmıştır.Doğu Akdeniz’de Rum Yönetimi’nin bir taraftan kışkırtıcı girişimleri devam ederken Yunanistan’ın bu hamlesi bakalım Güney’de nasıl yankı bulacak? Unutulmamalıdır ki Ada etrafında var olduğuna inanılan hidrokarbon rezervlerinin kuru olduğu belirtiliyor. Yani sıvılaştırılarak taşınması mümkün değil. Ancak, boru hattı ile taşınabilir. Bunun en için en güvenilir ve en ekonomik yol ise TANAP boru hattı olarak görülmektedir! Eastmed boru hattı öyle görülüyor ki blöf olarak Rusya ve Türkiye’ye karşı ileri sürülmüştür!Sonuç olarak; Doğu Akdeniz’de yapılması öngörülen Eastmed projesinin rekabet edebilir bir proje olmaktan uzak siyasi bir proje olduğunu kabul etmek gerekir. Yunanistan her ne kadar Tanap projesine alternatif olarak nitelendirilen Eastmed projesinin içerisinde yer alsa da TAP proje ile TANAP projesinin fiili olarak içerisindedir! Hatta içerisinde bulunduğumuz süreçte Yunanistan Eastmed kartını ileri sürerek Türk Akımı projesi içerisine de dâhil olma peşindedir! Yunanistan, Bulgaristan’ı devre dışı bırakarak ya da etkisini azaltarak Türk Akımı projesine dâhil olursa ne olacak? Bulgaristan, Yunanistan’ın bu girişimi karşısında ne gibi tedbirler alacak? Yunanistan, Eastmed projesinden vazgeçmesi halinde Türk Akım’ı projesine dâhil olmayı başarırsa Eastmed projesindeki ortakları İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’a ne diyecek? AB bügüne kadar Eastmed projesine destek verecek şekilde görülüyordu! Bakalım bundan sonra ne yapacak? Eastmed projesinin parlamentolar arası imzaları atılacağı açıklanmıştı!  Bakalım o imzalar atılarak AB’nin milyarlarca Euro’su rekabet etme şansı bulunmayan siyasi bir projeye atılabilecek mi? Bu konuda ne gibi gelişmelerin yaşanacağını ilerleyen süreçte bekleyip hep birlikte göreceğiz…  

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: TAHİRƏ (ZƏRİNTAC) QÜRRƏTÜL-EYN (3.Yazı)

 Böyük islahatçı Mirzə Tağı xan Qacarlarda baş nazir vəzifəsindən uzaqlaşdırıldıqan sonra onun yerini tutan sədr-əzəm Mirzə Ağa xan Nuri tanınmış din xadimləri Molla Mirzə Məhəmməd Eldermani və Hacı Molla Əli Keniyə göstəriş verir ki, Qürrətü-Eynlə görüşərək dini inancını yoxlasınlar və onun haqqında son höküm çıxarsınlar. Tahirə ilə onlar arasında ən azı səkkiz görüş keçirilir ki, sonunda mollalar ölüm fətvası qərarı çıxarırlar: “Tahirə Qürrətül-Eyn elmdə ondan xeyli aşağıda dayanan, dini öz məqsədləri üçün alət edən mollalara deyir: “Sizin gətirdiyiniz dəlillər cahil və nadan bir uşağın dəlilləridir. Siz bu sərsəmlikləri, bu yalanalrı nə vaxt saxlayacaqsınız? Siz gözlərinizi nə vaxt qaldırıb həqiqət Günəşinə baxacaqsınız?””.Bu o demək idi ki, Tahirə heç bir anlamda mollalarla və onların təmsil olunduğu radikal sxolastik dünyagörüşlə razılaşmır, üstəlik bu cür sxolastik təfəkkürü kökündən qamçılayırdı. Ona görə də, mollalar yenilkçi ruhlu və rasional baxışlı Qürrətül-Eynlə bacara bilməyəcəklərini anlayıb onun haqqında ölüm fətvası verməkdən başqa çıxış yolu görmədilər. “Nəhayət, 1852-ci il 15 sentyabr çərşənbə günü gəlir. O, üzünü cəlladlarına tutaraq deyir: “Siz məni istədiyiniz qədər tez öldürə bilərsiniz, amma qadınların azadlığını saxlaya bilməyəcəksiniz”. Onu Britaniya nümayəndə­liyinin və Türkiyə səfirliyinin qarşısında, kifayət qədər böyük heyəti olan Elxani adlanan bağda işgəncələrlə edam edirlər. Cəlladlarına onun son sözləri belə olmuşdu: “Siz məni nə qədər tez istəsəniz, öldürə bilərsiniz, amma qadınların azadlığını saxlaya bilməzsiniz”. Onun aşağıda verdiyimiz şeirində də görürük ki, o, tutduğu yolun doğruluğuna inanmış və bu yolda həlak olmuşdur:Eşqinin uğrunda sənin, bəlaya qatlaşan mənəm, Özgəçilik eyləməgil, qəminlə aşina mənəm. Örtmüsən də surətini, pərişan görünür saçın, Xalqdan olmusan uzaq, hər kəs ilə cüda mənəm. Əsəl də sən, şəkər də sən, budaq da sən, səmər də sən, Günəş də sən, qəmər də sən, zərrrə mənəm, həba mənəm. Nəxl də sən, üzüm də sən, püstə dodaq nigar mənəm, Etibarlı əfəndi sən, bəndeyi-bivəfa mənəm. Kəbə də sən, sənəm də sən, deyr də sən, hərəm də sən, Sehirli dilrüba da sən, aşiqi-binəva mənəm.Yaxşıca dilbərim dedi, durmagil orda, gəl bəri, Uzaq durur kibrdən o, məzhəri-kibriya mənəm. Tahirə sərməst olub, vüsal ümidilə dolub, Lütfünü bəklərəm fəqət, mötərifi-xəta mənəm. Qürrətül-Eyn başqa bir şeirində isə yazırdı:Ey yatmış olan, sevgili gəldi oyan,Silkələ özünü, tezcə oyan.İndi o, sevgiyə lütf etməyə gəldi,Ey sevgilinin aşiqi-zarı oyan. Gəldi baş ucuna təbibi canın,Ey könülü yorğun düşmüş, oyan.Ey sevgilinin sərxoşu olan,Qəm aparan şərab gəldi, oyan.Ey ayrılığa düşmüş olan,Budur yara qovuşma dövrü, oyan.Ey xəzandan solmuş olan,İndi bahar zamanı oldu, oyan.Yepyeni il, yepyeni yaşamdır artıq,Param-parça olmuş ey ölü, oyan. Eduard Braun iddia edir ki, aşağıdakı şeirin də Qürrətül-Eynə aid olması ilə bağlı ortaq fikir vardır: İştiyaqi-eşq əsirləri ağrı və bəla qandallarında,Sənin bu sınıq ürəkli aşiqlərin sənin intizarından həyatlarını fəda edərlər.Günhasız olsam da mən, Məhbubum əlində qılınc öldürməyə hazır durub.Əgər bu ona xoşsa, bu zalımın nazına, mən bu zülmdən çox razıyam.Sübh zamanı yatmışkən, o qəddar Dilbər yanıma gəldi,Onun qədd-qamət və çöhrəsində mən sanki səhərin açılmasını gördüm.O rayihəli zülfün tökülməsindən Çin ənbəru ətir alardı.Onun gözləri Tərtəri kafirlərinin əbəs hücum etdiyi dini məhv edir.Eşqi və şərabı zahidin hücrəsinə, möminin türbəsinə dəyişən səninlə  mən nə edim?Zira bizim dinimiz ilahidən, sən ucuz  bir şey kimi tutarkən?Sənin sevimli  saçının burulmuş burulmuş zülfü, sənin yəhərin və atın, sənin yeganə qayğın,Sənin ürəyində Mütləqin bir payı , nə də yoxsul barədə bir fikir yox.İsgəndərin cah-cəlalı və şöhrəti sənin olsun, qələndərin  vərdiş və təriqəti mənim,Əgər bu sənə xoşdursa, mən imtina edirəm, bu pis olsa da, mənə yetər.“Mən” və “biz”ölkəsini unut; Fənayi-fellahda ev qur,Bu addımı atmaqdan qorxmadığın üçün, sən ən uca səadətə yetərsən. Qürrətül-Eynə aid olunan başqa bir şeirdə də, babilik ehkamları təbliğ olunur:Üzünün təcəllisi parladı, alınının şüaları ucaldı;Mən sizin Rəbbiniz deyiləmmi, “Bəli” deyə cavab verək.Sədaqət zərbəsi vuran təbilin “Bəli”sini qarşılayan,Sənin təbilindən gələn “Deyiləmmi”nin çağırışıdır.Ürəyimin qapısına fəlakət ordularının ayaq və çadırları görünür.O gözəl ayın mənə sevgisi, düşünürəm, yetər, zira o bəla yağışına güldü.Aşağı düşdükcə o həyəcanla nida etdi, “Kərbəla şəhidiyəm mən”.O mənim fəryadımı eşidəndə və mənim üçün hazırlıq görəndə,Qəbrim üstündə ağlamağa gəldi, acı-acı ağladı da.Əgər sən heyrət atəşi ilə ürəyimin Sinasına od vursan, bundan nə ziyan?O ürək ki, ancaq o qədər qəddarlıqla sındırmaq üçün əvvəlcə yüz cür bərkitdinBütün gecəni göydəki mələkləri öz eşq məclisinə qonaq çağırmaq üçünBu təsvirəgəlməz çağırışı səsləndir: “Eşq olsun, bəla dəymiş icmaya!”Sənin kimi heyrət balığının bir puçluğu, Varlığın Dənizini vəsf etməyə can atarmı?“Yox” əjdahasının qışqırtısına qulaq asaraq Tahirə kimi sakit otur. Filosof-şair Məhəmməd İqbal “Cavidnamə” əsərində Qürrətül-Eyni çox yüksək səviyyədə tərənnüm etmişdir. Onu Həllac Mənsurla eyniləşdirən İqbal Tahirəyə aid olan bir şeiri poemasında iqtibas kimi vermişdir:Əgər biz səninlə üz-üzə dursaq, baxışım sənə tuş olsa Sənə görə olan kədərimi sənə nöqtə-nöqtə söyləyəcəyəmKi sənin çöhrəni görüm, bir yüngüm meh kimi gəzim,Ev-ev, qapı-qapı, cığır-cığır, küçə-küçəSənin hicranından gözlərimdən qanlı yaş axırÇay-çay, dəniz-dəniz, çeşmə-çeşmə, axın-axın.Mənim kədərli ürəyim sənin eşqini ruhuma toxuyurSap-sap, ilmə-ilmə, kələf-kələf, hana-hana.Tahirə öz ürəyinə qayıtdı, səndən başqa birini görmədi,Səhifə-səhifə, qat-qat, pərdə-pərdə, niqab-niqab.Nigaran aşiqlərin şövqü və ehtirası ruhuma yeni həyəcan saldıKöhnə müşküllər başənə qaldırdıAğlıma, ruhuma hücum saldırdıFikir dənizim bütünlüklə təlatümə gəldiSahillər fırtınadan viran-viran oldu.Tahirəyə aid olunan həmin şeirin digər variantı isə belədir:Əgər səni üzbəüz görsəm, sənə ağrılarımı birərbir danışaramSənin üzünü görmək üçün, meh kimi  Ev-ev, qapı-qapı, küçə-küçə, cığır-cığır gəzərəm.Sənin incə ağzın, kəhrıba yanaqlarınÇiçəklər, qızılgüllər, lalə və ətirlə parlayır.Sənin hicranından ürəyimin qanı gözlərindən Dəclə axır,Dəniz kimi, çaylar kimi, axın-axın.Dərdli ürək sənin eşqini həyat toruna toxuyubİlmə-ilmə , tel-tel, əriş-əriş, arqac-arqac.Tahirə özü ürəyinə girdi, səndən başqa heç nə tapmadı,Səhifə-səhifə, qat-qat, lövhə-lövhə, təbəqə-təbəqə. Milli ideoloqumuz M.Ə.Rəsulzadə 1949-cu ildə qələmə aldığı “Azərbaycan mədəniyyət ənənələri” məqaləsində Qürrətül-Eynlə bağlı yazırdı: “Dini hərəkata mənsub olan qəhrəman bir qadın var. Adı Qürrətül-Eyndir. Gözəlliyi və savadı ilə məşhur olan bu qadın Qəzvin qazısının qızı, azərbaycanlı bir türkdür. Tehranda Nəsrəddin şahın əmrilə özünü diri-diri yandırmağa məhkum etdilər. Ona “dinini tərk et, şah səni bağışlar”, dedilər. Fəqət, o:Bən deməm kim, sən səməndər ol da, ya pərvanə ol,Çünki yanmaq niyyətindir, dönmə, dur, mərdanə ol!beytini  söyləyərək yandı”. Türk aydını Süleyman Nazif isə yazırdı ki, Tahirə Janna Darkdan daha mötəbər, daha gerçək, daha görkəmli və daha böyük qəhrəmandır: “Həvvadan tutmuş doğulacaq son qız övladına qədər, hər bir kəs Qəzvindən olan bu gənc türk qadınını xatırlayarkən gözləri yaşaracaq və qürurla dolacaq. Ah! Təəssüf, Qürrətül-Eyn!”.  Nihal Atsız “Gənc qızlarcığa çağırı” məqaləsində yazırdı: “Siz də adı Zərrintac olan qəzvinli Türk qızı kimi inanclarınız uğuruna, üzündə xoş gülümsəmə ilə atəşə doğru erkək bir bozqurd kimi yürüməyi bacarın”.19-cu əsr İngilis mütəfəkkiri Edvard Braun “İran ədəbiyyatı tarixindən” kitabında Qürrətül-Eynlə bağlı yazırdı: “Qürrətül-Eyn kimi bir qadının meydana çıxması istənilən ölkədə və istənilən dövrdə nadir bir fenomendir, lakin İran kimi bir ölkədə bunun olması qeyri-adi haldır – xeyr, demək olar, bir möcüzədir. Məftunedici gözəlliyi ilə bərabər, nadir intellektual qabiliyyəti, atəşli bəlağəti, qorxmaz sədaqəti, şərəfli şəhidliyi ilə o, öz həmvətənləri arasında bənzərsizliyi və ölümsüzlüyü ilə irəli çıxır. əgər Babın dini heç bir böyüklüyə iddia etməsəydi, onun Qürrətül-Eyn kimi bir qəhrəman doğurması kifayət edərdi”. Çox güman ki, Qürrətül-Eyn edam edildikdən sonra bütün əsərləri bir araya toplanaraq məhv edilmiş, bununla da ondan günümüzə çox az yaradıcılıq nümunələri qalmışdır. Ona görə də Tahirə Qürrətül-Eynin yaradıcılığı ilə bağlı əlimizdə geniş bilgilər yoxdur. Ona aid yalnız bir neçə şeirdən bəhs olunur ki, həmin şeirlərin qəti şəkildə Tahirəyə aid olması da birmənalı deyildir. M.İshak yazır: “Beləliklə, bizdə Tahirəyə aid edilən ancaq bir neçə şeir vardır. Bu şeirlərdən ən azı biri onun şeiri ola bilməz, o birilərin müəllifliyi isə şübhəlidir. Elə isə, onda Qürrətül-Eynin şöhrəti nəyin əsasındadır? Onun şöhrətinin səbəbi başqa yerdə axtarılmalıdır. Müxtəlif yazarların işlərindən biz öyrənirik ki, o dərin bir ilahiyyatçı və böyük bəlağətə malik  mübəlliğ idi. Onu eşidənlər onun bəlağətli söhbətlərindən ovsunlanır və ona diqqətlə qulaq asardılar. İlahiyyatı dərindən bilməsi və inandırıcı bəlağəti, biz düşünürük ki, məhz onun şan-şöhrətinin səbəbidir”. Ancaq onun ictimai fəaliyyəti və əlimizdə olan fikirləri bizə deməyə əsas verir ki, ümumilikdə Qürrətül-Eyn dini məsələdə radikal islahatların aparılması tərəfdarı olmuşdur. Yəni o, sxolastik fəlsəfi təfəkkürdən dünyəvi fəlsəfi təfəkkürə keçid məsələsində təkamül deyil, sıçrayış yolunu tutmuş idi. Eyni zamanda, o, baş babçı Seyid Əli Məhəmməd Şirazinin “Bəyan” kitabını yazmaqda əsil məqsədinin, ya da alt niyyətinin nədən ibarət olmasından asılı olmayaraq bu məsələdə səmimi bir mücadilə vermişdir. Şübhəsiz, o, İslam dininə əlavə olunmuş xurafat və mövhumatın tənqidində haqlı idi.                                                                           AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi,dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu) 

İş kazalarını neden önleyemiyoruz?..

Necdet Buluz  İş kazaları konusunda da sanıyoruz liderliği hiçbir ülkeye kaptırmıyoruz. Çünkü iş kazaları nedeni ile en çok can kaybının olduğu ülkelerden biri haline geldik. İş kazasız, bu kazalarda da can kaybının olmadığı gün yok gibi.  Artık iş kazaları öylesine çoğaldı ki, bunlara “iş kazasından çok” “iş cinayetleri” denilmeye başlandı.  Bu, bir kader midir yoksa bu konuda önlem eksikliği midir? Şurası çok açık: İş kazlarını önleme konusunda gereken önlemleri almıyoruz. Zaten, yapılan açıklamalarda da iş kazalarının % 90’ının önlemsizlik nedeni ile olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Geçenlerde e.mailimize düşen iş kazalarının ele alındığı bir bilgi notunu önce sizlerle paylaşmak istedik. Ülkemizde dikkat ve eğitim eksikliği gibi nedenlerden dolayı yılda birçok iş kazası meydana geliyor. Bu kazaların %98’i insan hatasından kaynaklanıyor. Bu oranın %50’sini kolay önlenebilen, %48’ini ise özenli çalışmalar sonucu önlenebilecek kazalar oluşturuyor. Önlenemiyor olmasının başında ise çalışanın riski yeteri kadar önemsememesi geliyor.  Önlem alınmayan iş ortamlarında, iş kazaları yaşanmaya devam ediyor. Ocak ayında 144, Şubat ayında 128, Mart ayında 130, Nisan ayında 189, Mayıs ayında 169, Haziran ayında 151 işçi, Temmuz ayında 201, Ağustos ayında 184, Eylül ayında 167 ve Ekim ayında 177 olmak üzere; Türkiye’de 2018 yılının ilk on ayında en az 1640 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. En çok kayıp verilen işkolları ise; inşaat, tarım, taşımacılık olarak sıralanıyor.  Alınması gereken önlemlerin başında elbette ki eğitim geliyor. İşe başlamadan önce çalışanların o işe uygun olup olmadığına dair sağlık kontrollerinden geçirilmesi, iş kollarına göre çalışanlara gerekli eğitimlerin verilmesi ve tehlikeler konusunda uyarıların yapılması gerekiyor. Günümüzde her alanda gelenekselleşen eğitimlerin yerini ise teknoloji ile bütünleşmiş, interaktif bir şekilde deneyimleme fırsatı sunan ve akılda kalıcılığı yüksek sanal gerçeklik eğitimleri alıyor. Sanal Sanatlar Stüdyosu Modern Innova da tasarladığı ‘Sanal Gerçeklik ile İş Güvenliği Eğitimleri, çalışanların risk algılarını artırarak, tehlikeyi zarar görmeden ve hissederek deneyimlemesine fırsat tanıyor. Uygulamalar, pek çok firma ve fabrikaların iş güvenliği eğitim modüllerine dahil edilmeye devam ediyor. İş güvenliği uzmanlarından alınan geri bildirimler ile farklı çalışma alanları için farklı iş güvenliği eğitim modülleri geliştiren Modern Innova, bugüne kadar uygulanan fabrika ve iş yerlerinden olumlu geri bildirimler aldıklarını ve yeni modüller geliştirmeye devam ettiklerini belirtiyor. Şimdi gelelim söyleyeceklerimize. Mesleki eğitimimiz nedeni ile uzun süre Japonya’da kaldım. Bu süre içinde de çeşitli gezi ve temaslarım oldu. Bunlardan biri de iş kazları ile ilgiliydi. Dünyanın en büyük tersanelerine sahip olan Japonya’da, yine sipariş üzerine yapılan en büyük yat ve gemilerin bulunduğu bir tersanede bizleri bilgilendirdiler. Son 3 yıl içinde meydana gelen iş kazalarında sadece bir can kaybının yaşandığını söylediler. İşin önemine gelince: Japonya, iş kazaları konusunda çok duyarı ve her önlemi alıyor. İşçileri bilgilendiriyor. Bir iş kazasında bile yer yerinden oynuyor. Kamuoyunun da bu konuda son derece duyarlı olduğunun da altını kalınca çizelim. Konu sadece tersanelerle sınırlı değil. Hemen her meslek grubunda iş kazalarını sıfıra indirebilmenin de çözüm yollarının arandığını gördük. Özetleyelim: Her konuda olduğu gibi, iş kazalarının önlenmesinde de eğitime büyük önem veriliyor. Eğitimin yerinin tartışılmaz olduğunu da söylemeden geçemeyeceğiz.  Japonya sonrası gezdiğim Güney Kore’de de aynı anlayış içinde iş kazalarının önenmesi konusunda çalışmaların yapıldığını gördüm. Güney Kore’liler de sanki bu konuda Japonya’yı örnek almışlar. Japonya ve Güney Kore’de iş kazalarını önleme konusunda ilkokullarda bile dersler veriliyor. İşçiler için de iş kazalarını önleme konusunda işe başlamadan önce kurslara devamlılık ve sertifika koşulu getirilmiş.  Anlayacağız işi sıkı tutuyorlar. Yazımızın başına aldığımız “Bu bir kader mi, yoksa önlem eksikliği mi?” sorumuz da bu örneklerle yanıt bulmuş oluyor. Bizler de iş kazalarını “kader” olmaktan çıkaracak günleri görebilecek miyiz? necdetbuluz@gmai.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Sosyal medyanın önemi...

Necdet Buluz Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda eski tarz propaganda faaliyetleri yerine sosyal medyanın kullanılacağını söyleyerek yeni bir sayfa açmış bulunuyor. Günümüzde sosyal medya hayatımızın her noktasına girmeye başladı. Zamanla yarışta, sosyal medyanın önemi zaten tartışılmaz. Kaldı ki, seçim çalışmaları sırasında daha önce başlatılan propagandalarda hem parasal, hem çevre kirliliği hem zaman kaybı nedeni ile siyasilerin yüzünü sosyal medyaya dönemeye başlamaları da yeni bir dönemin başlangıcı olarak öne çıkıyor.Ak Parti’nin seçim kampanyasının sosyal medyaya taşınma kararının diğer siyasi partileri de aynı noktaya çekecektir.Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın propaganda çalışmalarında neden sosyal medyaya yüzlerini döndüklerini açıklayan açıklamasına göz atalım:“Çok eskilerden beri yerleşmiş seçim kampanyası anlayışı vardır. Şehirlerimizin caddeleri, sokakları her yeri parti bayraklarıyla, afişlerle donatılır. Biz bununla ilgili bir düzenleme yaptık. Kimse buna riayet etmiyor. Partilerin ve adayların görünürlüğünü sağlamaya yönelik bu kampanya tarzı güç gösterisi olarak devam ettik. Günümüzde artık buna ihtiyaç yok. Bunu artık çok ilkel buluyoruz. Eski tarz kampanya yöntemleri şehirlerimiz kirleten, tepkiye yol açan bir hale geldi. Gürültü ve görüntü kirliliği oluşturan kampanya yöntemini tamamen terk ediyoruz. Çevreye ve insana saygılı seçim kampanyası yürütme kararı aldık. Parti teşkilatı ve seçim koordinasyon merkezilerinin olduğu yere bayraklar asılabilir, bunun dışına görüntü kirliliğine müsaade edilmeyecek, belirtilen saatler dışında otobüs dolaştırılmayacak. Partilere ve adaylara çok ciddi, maddi ve manevi maliyet getiren, şehirlerimizi kağıda boğan israf kaleminden de kurtulmuş olacağız. Tasarrufu sadece devlette aramayalım, bu da tasarruf. Çevreci bir parti olarak bu hassasiyeti gösterme kararı aldık. AK Parti her alanda olduğu gibi siyasetin dijital boyutunda da öncü bir partidir. Bunu da ispatlayacak.”Söz sosyal medyada açılmışken, konuyu biraz daha açalım:Dikkat edilecek olursa dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyal medya önemli bir yer edinmeye başladı. İletişim Fakültelerinde sosyal medya dersleri verilmeye başlandı. Bir anda birçok kinin ulaşabileceği sosyal medya ağları kuruldu. Özellikle internet ortamında hizmet veren sosyal medya ağlarına olan ilginin de artmakta olduğunu görüyoruz. Sosyal yaşantımızda artık tartışılmaz bir yere gelen sosyal medya, aynı zamanda okurlarına hızlı, güvenilir ve tartışılmaz haber ve yorumların ulaştırılmasında da önemli bir ağ olarak görülüyor.Şunu görmekteyiz:Sosyal medya iyi kullanılabilirse her alanda çok daha etkili olabilir. Yerel seçimlerden önce siyasi propagandalarda da kullanılacak olan sosyal medyanın önemini seçim sonrası daha net görebileceğiz.Yaşamımızın vaz geçilmez noktası haline gelen internet kullanımı, hem bir ihtiyaç, hem de eğlence gereksinimini karşılıyor. Farklı sosyal uygulamaların da, ekstra bir kazanç sağladığını görmekteyiz. Birçok insanın geçimini sağladığı bir meslek olması da öneminin ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi bu kitle araçlarının ortak özelliklerinden biri ücretsiz olarak sunulmasıdır. Olumlu ve olumsuz yönlerinin olduğu gibi, bilinçli ve doğru kullanıldığı zaman faydalarının tartışmasız olduğunu da söyleyebiliriz.Şimdi başa dönelim:Seçim propagandaları büyük paralarla yapılıyor. Sonrasında çevre kirliliği yaşıyoruz.Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medyaya dönülmesi ile hem harcamalardan, hem de çevre kirliliğinden kurtulabileceğimizin altını çiziyor.Doğal reklamın en kolay şekli, günümüzde sosyal medya araçlarını etkili şekilde kullanmaktan geçiyor.  Aynı şekilde reklam giderlerinin büyük bir bölümü sosyal medya kullanımı ile azaltmak da mümkün. Özellikle gerçeklik içeren hikâye tarzı reklamlar sosyal medya araçlarında oldukça ilgi görüyor. Yapılan bir araştırmaya göre Küçük işletmelerin % 78’i yeni müşterileri çekmek amacıyla sosyal medyayı kullanıyor. Ayrıca, müşterilerin % 33’ü, sosyal medyayı yeni marka ürün ve hizmetlerini nasıl tanımladıklarını belirledi.Bir başka yazımızda sosyal medya ile ilgili daha kapsamlı bir yazıyı sizlerle buluşturacağız.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Kıbrıs’ta ortak "federasyon" vizyonu var mı?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 16 Ekim 2018 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs Raporu’nda öncelikle tarafların ortak vizyon konusunu netleştirmeleri gerektiğine dikkat çekmişti. Peki, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk tarafları arasında BM Genel Sekreteri Guterres’in ifade ettiği gibi Ada’nın geleceğine ilişkin ortak bir vizyon şu an için var mıdır? Ya da bu yönde en küçük pozitif bir girişim söz konusu mudur?   Kıbrıs konusuna "federasyon" temelinde bir çözüm bulunabilmesi amacıyla 1977’den bu yana yaklaşık 40 yılı aşkın süredir çok ciddi çaba ve enerji harcanmıştır. Peki, arzu edilen yönde bir sonuç elde edilebildi mi? 77-79 Doruk Anlaşması, 1984 Viyana Çalışma Noktaları, 1986 Taslak Çerçeve Anlaşması, 1992 Gali Fikirler Dizisi, 1993 Güven Artırıcı Önlemler Paketi, 1997 Troutbeck (ABD) ve Glion'da (İsviçre) Görüşmeleri, 1999-2000 Cenevre ve New York’ta 5 Tur Aracılı Görüşmeler, 2004 Annan Planı, Cenevre Görüşmeleri ve en son olarak da Crans Montana’da yapılan müzakerelerde federasyona yönelik tüm çabalar Rum Yönetiminin katı ve uzlaşmaz tutumları nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Rum tarafının oldum olası amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti unvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır! Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın, Rum Yönetimi Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığını 40 yıldır söylüyor. İtiraf ediyor ve açık açık söylemeye de devam ediyor!  Anastasiadis kısa bir süre önce düzenlediği basın toplantısında özetle; "Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Türkiye’nin garantörlüğü sona ermeli ve Türk askerleri tamamen çekilmeli. Doğal gaz konusunda Kıbrıs Cumhuriyeti haklarından vazgeçmeyecek. Bu konuyu asla müzakere masasına getirmeyeceğiz." dedi! Görüldüğü üzere Rum Yönetimi zihniyet olarak Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini bir kere daha açıkça ifade etmiştir.Rum tarafının siyasi eşitliğe dayalı, etkin katılımımızın olacağı adil ve paylaşımcı federasyon temelinde bir anlaşma yapma gibi bir niyeti olmadığını artık herkes görerek kabul etmelidir. Bu bağlamda bazı kesimlerin hala daha federasyon modelini tabulaştırmaya çalışarak fanatik futbol severler gibi sahiplenmelerini anlamak mümkün değildir! Bu kesimler neredeyse damarımı kesseniz federasyon akacak diyecek şekilde siyaseten marjinalleşme sürecine doğru hızla kaymaya devam etmektedirler!  BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ifade ettiği gibi Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak bir vizyon var mıdır? Esas konuşulup tartışılması gereken konu budur! Federasyon dışındaki seçenekleri de içerecek şekilde ortak bir zemin arayışı içerisine artık girebilmeliyiz.    Geçtiğimiz 30 Nisan 2017’de Crans Montana sürecinde ve 23 Kasım 2017’de GKRY’de yapılacak Başkanlık seçimleri sürecinde yazmış olduğum köşe yazılarımda Rum lideri Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin kapalı kapılar ardında yaptıkları bazı gizli değerlendirmelerde "anlaşmalı ayrılık" konusunu gündemlerine alarak Kıbrıs Rum paradigmasında(değerler sisteminde) meydana gelen radikal değişime dikkat çekmeye çalışmıştım!Bu bağlamda BM Genel Sekreteri Guterres’in Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak bir vizyon var mıdır? Yaklaşımına federasyondan başka seçenekler pek mümkün görünmüyor yaklaşımı ülkemizde sık sık dillendirilmeye çalışılmaktadır.Rum Yönetimi ile federasyondan başka seçenekler mümkün gerçekçi değil yaklaşımına ne enteresandır cevap Güney Kıbrıs’tan Akel Genel Sekreteri ve DİSİ Genel Başkanından geliyor!AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu konuyla ilgili olarak diyor ki; Anastasiadis "iki devletli çözümü görüşüyor." Aslında AKEL Genel Sekreteri Kiprianu açıklamasında Anastasiadis iki devletli çözüme açık demeye getiriyor! Bunu hem Kıbrıs Rum Toplumuna hem de Kıbrıs Türk toplumuna bu şekilde ifade ediyor!DİSİ Genel Başkanı Aerof Neofitu ise Kıbrıslı Türkler Konfederal ve İki Devletli Çözümü konuşmaktan korkuyor diye açıklamada bulunuyor! Görüldüğü üzere DİSİ(Anastasiadis’in partisi)  Genel Başkanı Neofitu demek istiyor ki korkmanıza gerek yok. Konfederal ve İki Devletli Çözümü konuşarak tartışmaya artık başlayalım. Pazarlıklarımızı bu yönde yapalım!Öncelikle şunu bilmeliyiz ki diplomaside bir ülke içerisindeki aktörler kendi başlarına buyruk gelişigüzel tesadüfî şekilde hareket etmezler! Bu bağlamda Akel Genel Sekreteri ve DİSİ Genel Başkanı’nın açıklamalarının Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin almış oldukları kararlar dışında olması beklenmemelidir! 30 Nisan 2017 tarihinden bu yana Rum Ulusal Konseyi ve Anastasiadis’in federasyon dışındaki seçenekler üzerinde tüm partiler ile çeşitli senaryo ve stratejiler geliştirmiş olduklarını artık görüp anlamalıyız!Öyle anlaşılıyor ki Anastasiadis içerisinde bulunduğumuz süreçte Türkiye’ye başka, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya başka şeyler söylüyor. Durum böyle olsa da Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin federasyon dışındaki seçenekleri görüşüp bu yönde müzakere yapmaya hazır oldukları artık ortaya çıkmıştır! Bu aşamadan sonra BM Genel Sekreteri Guterres’in Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak vizyon bulunup bulunmadığına Kıbrıs Türk tarafı olarak nasıl bir yaklaşım göstereceğiz? Biz sadece federasyon konuşuruz. Bunun dışında bir şey konuşmayız. Ancak, bu şartlarda Rum Yönetimi ile federasyon yapmamız da pek mümkün görünmüyor mu diyeceğiz? Hükümet bu konuda ne düşünüyor? Hükümette federasyon dışındaki seçenekleri görüşmeye kapalı mı?Kıbrıs Türk Halkının geleceği sadece federasyon modeline endekslenebilir mi?  Bazı kesimler federal çözüm olmuyorsa mevcut statükonun devam etmesini mi savunuyor?    Kıbrıs Türk tarafı olarak bir an önce tüm seçenekleri masaya koyarak konuşmalıyız. Bu yönde alternatif senaryo ve stratejiler geliştirmeliyiz. Ortak vizyon bulabilmek için tüm fikir ve görüşlere açık olmak gerekir. Ucu açık olmayacak bir süreç sonunda nihai bir sonuca ulaşılma arifesinde olduğumuzu artık kimse göz ardı etmemelidir! Sonuç olarak; Rum Yönetimine 40 yılın ardından uluslararası baskı ve zorlama ile federasyon zemininde bir anlaşma yapmasını beklemenin kime ne faydası olur? Atalarımız ne demiş; Zorla Güzellik Olmaz…      

Yerel gazeteler gazetecilik okulu gibidir...

Necdet Buluz Son günlerde yerel gazetelerin sıkıntıları gündem oluşturuyor. Ekonomik sıkıntılarla da mücadele etmek durumunda kalan yerel gazeteciliğin canlandırılması konusunda yapılan ve yapılmakta olan çalışmaları desteklediğimizi belirtelim.Söz yerel gazetelerden ve gazetecilikten açılmışken, biz yerel gazetelerin ne denli önemli bir boşluğu doldurduğuna dikkat çekmek istedik.Ahmet Özdemir hoca günlerdir İstanbul Gazetesi’ndeki köşesinde gazetecilik ve yerel basınla ilgili yazılar yayılıyor. “Gazeteciyi donanımlı kılma” başlıklı yazısında şu çok önemli noktalara vurgu yapıyor:“İletişim Fakültelerinin bir bütün olarak eğitim programının amacının gazeteci adayını mesleki donanımlı kılmak olduğu söylenebilir.  Oysa, teorik bilgilerle donanım yerine, pratik, ülke koşullarına adapte edici ve ülke koşulları içinde vücut bulmayı kolaylaştırıcı, donanımlara gerek olduğunu öne sürülebilir. Her ne kadar "Medya etiği" dersleri olsa da Özünü "Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi"nden alan her aşamasında karşı karşıya kalabileceği durumlarda rehber olacak mesleki ilkeler bilgiler ve pratiklerle gazeteci donanmalı. Eski deyime gazeteciliğin "Adab-ı muaşereti" öğretilmeli. Sözü edilen öğreti içinde Doğruluk İlkesi, Haberinin Doğruluğunun Kanıtı, Tarafsızlık İlkesi, Haber Kaynaklarıyla İlişki, Gazetecilik ve Çıkar İlişkileri, Ekonomi Gazeteciliği, Yargı Ve Sağlık Haberleri, Çocuklar ve Cinsel Saldırılar, Sosyal Ve Toplum Olguları ve Nefret Söylemleri Konusu, Özel Yaşamın Gizliliği İlkesi, Blogcular ve Etik İlkeleri benzeri başlıkların altı doldurulmalı. “Söylemek istediğimiz şu:Yerel gazeteler Özdemir Hocamızın özlemini çektiği görüş doğrultusunda mesleğe başlayanlara öncelikle bunları öğrenme fırsatı veriyor. Kısacası İletişim Fakültelerine başlamadan önce mesleki ilkeler bilgiler ve pratiklerle donanma sağlanıyor, gazeteciliğin "Adab-ı muaşereti" öğretiliyor.Mesleğe bir gün önce başlayana bile saygı gösteriliyor.Tarafsız yayın yapmanın, etik yayıncılığın özellikleri ve güzellikleri öğretiliyor. Kaldı ki, bugün en kıdemli, en seçkin ve en kaliteli gazetecilerin önemli bir bölümü dikkat edilecek olursa yerel medyadan yetişmiştir. Geçenlerde hayata veda eden gazeteci ağabeyimiz Güner Samlı ile ilgili çok değerli gazeteci ağabeyimiz Işın Erşen’in yazdığı bir yazı, yerel gazeteciliğin ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. “Türk Basın Hayatının “Babı-ı Ali” ve “Rüzgârlı Sokak” tarihidir.  İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Cumhuriyet Halk Partisi ve Ulus gazetesi sırt sırtadır. Rüzgarlı Sokak, Ankara Basınının Merkezidir.  Dostlar, her meslekte bazı insanlar vardır herkes tarafından tanınır, bilinir. “ Aaa o’nu tanımaz mıyım ?” derler. Bazı kişiler de vardır ki kimse onları tanımaz, bilmezler, aynen benim gibi… Kimi, reklamını bilir, kimi de işini, kimi meslektaşımızı her gece başbakanlar, bakanlar arar, kimini de haber kaynağı sade vatandaşlar…  “Dün gece tam yatacağım sırada Sayın Cumhurbaşkanı aradı, …. “ demek büyük itibardır da, çok önemli bir haberin pek değeri olmaz bu meslekte…  Rahmetli dostum, ağabeyim Güner Samlı, beni 50-53 sene öncesine götürdü, 1965- 1970 leri anımsattı. Benim gazetecilik mesleğine başladığım 1965 yılında, Ankara Ulus Meydanında, tam Atatürk Heykelinin karşısında, Ankara Han 4. Katta yayın hayatını sürdüren Havadis Gazetesi vardı, daha sonraları isim değiştirerek Tasvir Gazetesi oldu. Basın tarihimize bir bilgi notu düşmek amaçlı ile sizlerle paylaşıyorum. Bu vesile ile bilmeyen meslektaşlarımız da öğrenmiş olurlar, hatırımdan çıkan büyüklerim olmuşsa lütfen beni affetsinler.  Havadis Gazetesi Yazı Ailesi: İmtiyaz Sahibi Şahin Aymete Genel Yayın Müdürü Fahir Ersin (Çitçit Fahir) Yazıişleri Müdürü Tahir Zengingönül (Kel Tahir) İstihbarat Şefi Feridun Evrensel  Müessese Müdürü Güngör Aymete Levent Esmer, Müfit Çetin, Güner Samlı, Doğan Demirtaş, Emel Altuğ,  Orhan Gürdil, Güngör Acar, Sinan Atalar, Hıncal Uluç, Atilla Bartınlıoğlu, Bekir Çiftçi, Erdoğan Erentöz, Güngör Soyarı, İlhan Bardakçı, Faruk Erbil, Nalan Seçkin, Ali Çetin Şener, Işın Erşen, Necdet Buluz, Cem Cahit Vural, Salim Taşçı, Nur Gürkan, Turhan Buyurgan, Murat Taşkın, Ender Yoldar, Kemal Tuna (Piç Kemal), Muzaffer Evirgen,  Yazar Kadrosu: Alparslan Türkeş, Cemal Madanoğlu, Gökhan Evliyaoğlu, Orhan Seyfi Orhon, Mükerrem Kamil Su, Kamil Su, Münis Faik Ozansoy, Şeref Gensoy, Şahap Gensoy.  Ulaşım: Fevzi Müstahdem: Ahmet .”  Kadroyu görüyor musunuz?İsimlere dikkat ediniz.Bugün böyle bir kadroyu en donanımlı en büyük tirajlı bir gazetede bile göremezsiniz.Yerel basın işte böyle bir şeydir.Uzun söze gerek var mı?necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz      

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: TAHİRƏ (ZƏRİNTAC) QÜRRƏTÜL-EYN (2.Yazı)

Bizə elə gəlir ki, özünü bab elan edən Seyid Əli Məhəmməd Şirazinin əsil niyyətinin nədən ibarət olmasından asılı olmayaraq, Azərbaycandan olan Tahirə Qürrətül-Eyn birmənalı şəkildə Qacarlar hakimiyyətinə deyil, daha çox radikal hala gəlmiş imamilik-şiəliyə və ona aid mistisizmə, fanatizmə qarşı mübarizə aparmışdır. Məhz bundan çıxış edərək Qürrətül-Eyn Kərbəlada açıq şəkildə babiliyi təbliğ etməyə başlamış, hətta Seyid Məhəmmədin “Əhsənül-Qisas” kitabını ərəbcədən fars dilinə çevirmiş, özü də bir sıra qəsidə və şeirlər yazmışdır. Bəhaliyin fəal təmsilçilərindən biri olan N.Zərəndi də yazır ki, həzrət Babın  inayət göstərərək, onunla görüşmədən ilk möminlər sırasına daxil etməsi həzrəti Tahirənin məhəbbət, sədaqət və şücaətini artırmış və o, hədsiz fədakarlıqla  ilahi təlimi yaymağa başlamışdı: “O, ərinin və qohumlarının xoşagəlməz işlərini tənqid edirdi. Həzrət Tahirənin fəaliyyəti insanların əxlaq və davranışında güclü dəyişiklik əmələ gətirdi, düşüncələrdə bir inqilab baş verdi. O, daim şövq və məhəbbətini artırır, feyz mənbəyindən tükənməz nemətlər əxz edirdi. Həzrəti Tahirə başdan-ayağa şücaət və qeyrət mücəssəməsi idi, hər an fəaliyyətini gücləndirirdi. O, Allah əmrinin əzəmətini yaxşı anlayırdı və inanırdı ki, bu çağırış bütün dünyaya yayılacaq, bütün insanlar onun kölgəsinə pənah gətirəcəklər”. Bundan duyuq düşən Kərbəla üləmaları Tahirədən şəhər hakiminə şikayət etmişdir ki, bununla da o, gözaltına alınmış, daha sonra Bağdada getməyə icazə ala bilmişdir. Ancaq Osmanlı dövlətinin tərkibində olan Bağdadda da onun babiliyi təbliğ etməsi birmənalı qarşılanmamışdır. “Bir gün o, şiə üləmalarına sifariş göndərdi ki, o mübahisə etmək istəyir, burada iki tərəf müəyyən məsələ üzərində debat edir, bir tərəfin tutarlı dəlili olmayanda o məğlub sayılır. O, bütün üləma dəstəsini məyus etdi, hökumət onu və onu müşaiyət edənləri Bağdad müftisi Əllamə İbn Alisuinin evinə göndərdi ki, Tahirə burada üç ay Türk hökumətinin əmrini gözlədi. Bu dustaqlıq dönəmində, İbn Alusi onunla müxtəlif mövzularda danışdı və onun ağıllı cavablarından heyrətə gəldi. Bir dəfə o, Tahirəyə dedi ki, yuxuda görüb ki, şiələr İmam Hüseynin cismini qəbirdən çıxarırlar, o isə özünü cənazənin üstünə ataraq buna mane olub. Tahirə dedi ki, bu yuxunun mənası odur ki,  müfti tezliklə onu şiə üləmalarının ona yaratdığı müşküllərdən azad edəcəkdir. Əllamə vaxtının çoxunu onunla müxtəlif dini, məhz “ölümdən sonrakı həyat”, “günah və savabın ölçülməsi” və sair bunun kimi məsələləri müzakirə etməklə keçirirdi”. Beləliklə, Bağdadda uzun müddət qala bilməyən Tahirə yenidən öz vətəni Azərbaycana-Qəzvinə dönməli olmuşdur. Qəzvində babiliyi təbliğ etdiyi bir zamanda qatı şiə imamiliyinin tərəfdarı, eyni zamanda əmisi Molla Tağının öldürülməsi Tahirənin işini çox çətinləşdirdi. N.Zərəndi yazır: “Molla Tağının qətlə yetirilməsi Molla Məhəmmədi və Molla Tağının digər qohumlarını son dərəcə qəzəbləndirdi. Molla Məhəmməd qərara gəldi ki, bu işdə həzrət Tahirəni ittiham etsin. Və bu yolla ondan öz qisasını alsın. Bir çox səylər göstərdikdən sonra o, həzrət Tahirənin öz atası Molla Salehin evində dustaq edilməsinə nail oldu. Bir neçə qadını Tahirəyə gözətçi təyin təyin etdilər və nlara tapşırdılar ki, dəstəmaz almaqdan başqa heç bir halda həzrət Tahirənin otaqdan çıxmasına imkan verməsinlər. Deyirdilər ki, Molla Tağının əsil qatili həzrət Tahirədir, çünki bu iş onun əməli ilə törədilib”. Qürrətül-Eyn haqqında çox yüksək fikirdə olan Mirzə Kazım bəy hesab edirdi ki, onun İslam dini və şəriətlə bağlı yeni fikirləri Qacarlar cəmiyyətində birmənalı qarşılanmamışdır. Kazım bəy yazır: “Qəzvində günbəgün Qürrətül-Eynin Babi müridlərinin sayı artmış, nəhayət bu şəhərin məşhur müctəhidlərindən biri, Qürrətül-Eynin qohumu bütün vasitələrdən istifadə edərək onu bu “küfr”dən ayırmağa çalışmış, lakin heç bir xeyri olmamışdı. Babı və onun “küfr” təlimini islamın bu qəzəblənmiş başçısı açıq tənqid etdiyindən bunu öz həyatı ilə ödəmiş oldu. Belə ki, müctəhid adəti üzrə dan yeri sökülərkən məscidə gedərkən üç babi tərəfdarı hücum edərək müctəhidi öldürmüşdürlər. İslamda qadağan olunan bu dəhşətli hadisə bütün şəhərdə həyəcan yaratmış, cinayətkarlar tutulmuş və ölümə məhkum edilmişdilər. Öldürüləni isə müqəddəs kimi qəbul etmişdilər... Qürrətül-Eyn artıq Qəzvində qala bilməzdi. O, öz səmimi tərəfdarları ilə birlikdə yola çıxaraq Xorasana gəlmiş, buradakı Babilərlə birləşmişdilər”. Doğrudan da, babilərin, xüsusilə də Bəhaullahın yardımı ilə Tahirə Qəzvindəki ed dustaqlığından azad olunaraq Tehrana yerləşdiril­miş, daha sonra Xorasana getməsi məqsədəuyğun hesab olunmuş­dur. Tahirə Xorasana gedərkən babilərin 1848-ci ildə Şahruda gerçəkləşdirdiyi Bədəşt konfransında da iştirak etmişdir. O, bu konfransda qadın-kişi bərabərliyini, babilərin mal varlıqlarını bölüşməyi, namazla oruc tutmaqda sərbəstliyi (hətta, tamamilə imtina etməyi), müctəhidi ya da imamı təqliddən vaz keçməyi, xüsusi mülkiyyətin ləğvini  və digər məsələləri irəli sürmüşdü. Özəlliklə, o, qadınların azadlığı məsələsi üzərində dayanır, qadınla kişinin hüquqi, mənəvi cəhətdən bərabər olduğunu iddia edirdi. Tahirə təklif edirdi ki, qadınlar hicab örtməsinlər, özü də çadradan imtina etmişdi. K.Əliyeva yazır: “Qürrətül-Eyn bu konfransda 80 kişiylə bərabər iştirak edən və eyni zamanda onlara qarşı çıxan və qələbə qazanan ilk qadın alim kimi tarixə düşür. O, fikirlərini bitirdikdən sonra çadrasını yerə atır. Bu hadisənin yaratdığı təsir çox dərin olur. Bəziləri əlləri ilə üzlərini örtür, digərləri özlərindən keçərək yerə sərilir, bir başqaları da başlarını öz əbaları ilə elə örtürlər ki, Ülyahəzrətləri Zərrintacın üzünü görməsinlər. Küçədən keçən tanış olmayab bir qadının üzünü görmək günah olduğu halda, Qürrətül-Eyn kimi təmizlik simvolu olan bir varlığa baxmaq bəşəri cinayət idi. Onun bu hərəkətinə heyrətlənmiş bir konfrans nümayəndəsi isə, hətta qəzəbindən öz boğazını kəsir, bir neçəsi isə nifrətlə ona hücum edir. Lakin Zərrintac özünün möhkəm iradəsi, soyuqqanlığı və bəlağətli nitqi ilə qəzəblənmiş kişiləri sakitləş­dirir, onları geri çəkiləməyə və ona qulaq asmağa məcbur edir. O, çıxış edərək deyir: “Qalxın qardaşlar, Quranın dedikləri yerinə yetdi, yeni era başlamışdır. Mən sizin bacınız deyiləmmi, sizsə mənim qardaşım? Siz mənə həqiqi dost kimi baxa bilməzsinizmi? Bir bacı nə zaman üzünü qardaşından gizlədib? Əgər siz beyninizdən şər fikirləri çıxara bilmirsinizsə (çünki o dövrdə üzünü niqabla örtməmək görünməmiş bir şey idi), onda siz həyatınızı böyük iş üçün necə verəcəksiniz?... Gəlin, qadınlarımızı azad edək və cəmiyyətimizi islah edək. Gəlin, mövhumat və xudbinlik qəbirlərindən qalxaq və qiyamət gününün yaxın olduğunu bəyan edək; onda bütün dünya vicdan azadlığına və yeni həyata cavab verəcək! Bu qiyamət şeypurunun səsi mənəm”. Bir sözlə, Qürrətül-Eyn Seyid Məhəmməd Əlinin yolunun radikal davamçısı kimi iddia edirdi ki, İslam dini, xüsusilə də Quranın müddəaları artıq köhnəldiyi üçün yeni din və onun kitabı vacib buyurulmuşdur. Qürrətül-Eyn toplantıya üz tutaraq deyirdi: “Bizim günlərimiz aralıq dövrləridir. Bu gün bütün dini vacibatlar aradan qaldırılır və namaz, oruc və salavat əbəsdir. Bab yeddi səltənəti fəth edəndə və müxtəlif dinləri birləşdirəndə o yeni şəriət gətirəcək və öz Quranını icmaya təqdim edəcək. Onun əmr etdiyi hər bir mükələfiyyət yer üzünün insanları üçün məcburi olacaq. Ona görə özünüzü dəyərsiz şeylərlə yükləməyin”. Beləliklə, Tahirə İslam dinin öz missiyasını başa vurmasına birmənalı şəkildə inanaraq yeni dinin, yəni babiliyin ortaya çıxmasının vaxtının çatdığını bəyan etmişdir. O hesab edirdi ki, Seyid Məhəmməd Əli də yeni “peyğəmbər” kimi vaxtı keçmiş İslam dini və şəriətin yerinə, yeni bir “Quran” və şəriət gətirəcək. Şübhəsiz, Qürrətül-Eynin İslam dininə və şəriətə qarşı radikallığı yalnız qeyri-babilər deyil, babillərin əksəriyyəti tərəfindən də birmənalı qarşılanmamışdı. Bununla da babilər açıq şəkildə üç qrupa bölünmüşdür: 1) İslam dinindən tamamilə üz döndərərək, yeni dinin qəbul edilməsinin vaxtının çatdığını iddia edən radikal babilər (Seyid Məhəmməd Əli, Qürrətül-Eyn), 2) İslam dinindən imtina etmək, ancaq yeni dini tətbiq edərkən mötədilliklə bunu həyata keçirmək istəyən loyal babilər (Mirzə Hüseyn Əli Nuri, yəni Bəhaullah), 3)  İslam dinindən, şəriətdən üz döndərmədən islahatçı yolunu tutmuş babilər (Quddusu). Məhz Bədəşt konfransından sonra xüsusilə də, radikal babilər Qacarların bir çox əyalətlərində üsyanlar qaldırdılar. Bu üsyanlar arasında Təbərsi, Mazandaran, Zəncan və digərlərini göstərə bilərik. 1850-ci ildə baş bab Seyid Məhəmməd Təbrizdə edam olunur, bu zaman həbs edilən Qürrətül-Eyn isə nəzarət altında idi. “Onun dustaqlığı çox sərt deyildi və ayrı-ayrı babilər onu müxtəlif bəhanələr altında görə bilirdilər. O, çoxsaylı kişi və qadın ziyarətçiləri qəbul edir. Tahirə mövcud şəraitdə qadınların aşağı rolunu göstərməklə əksəriyyətdə dərin təsir buraxır və babilik hərəkatının qadınlara verdiyi azadlıq və hörməti göstərməklə onları heyran edir. Bunun da nəticəsində orada elə müzakirələr keçirilir ki, kişilər oradan heç də həmişə qalib çıxa bilmirlər”. Belə bir bilgi də var ki, Nəsrəddin şah Qacar həbsxana şəraitində yaşadığı zaman Zərrintacla görüşmüş, hətta ona evlilik təklif edərək, bu yolla ölüm fətvadan qurtulmasının mümkünlü­yü­nü irəli sürmüşdür. Ancaq Tahirə Qürrətül-Eyn şahın evlilik təkilifini rədd etmiş və ölüm fətvasına boyun əymişdir. Məhəmməd İshak “Qürrətül-Eyn – Babi şəhidi” məqaləsində yazır: “Deyilənə görə şah ona məktub yazıbmış ki, əgər babilikdən imtina etsə, şah onu öz hərəminə gətirəcək. Deyilənə görə, o, şahın mktubunun arxasına aşağıdakı şeiri yazıb geri göndərmişdi: İsgəndərin cah-cəlalı sənin olsun, Qələndərin isə vərdişi və yolu mənim Əgər o sənə xoşdursa, mən ondan imtina edirəm, Bu isə, pis olsa da, mənə kifayətdir”. Tahirənin Nəsrəddin şaha yazdığı cavabın başqa bir variantı isə belədir:  Sən hakimiyyət və səltənət düşkünü, Mənsə iman və yoxsulluq düşkünü, Əgər hakimiyyət və səltənət seçilsə Onlar halalın olsun, Əgər dərvişin yolu bəyənilməzsə, Mən cəzaya etiraz etmirəm.   AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi, dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu)  

Türkiye-Ukrayna ilişkilerinde stretejik yol haritası...

NECDET BULUZUkrayna Ankara Büyükelçiliği, Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği (EkoAvrasya) ve Keçiören Belediye Başkanlığı tarafından ortaklaşa olarak 26 Kasım 2018 tarihinde Ankara’da Ihlamur Kasrı’nda “Türkiye-Ukrayna İlişkilerinde Stratejik Yol Haritası” başlıklı çalıştayı düzenlendi.  Çalıştayın temel hedefinin Türkiye ve Ukrayna diplomatik ilişkilerinin iki ülke arasındaki ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel ilişkilerin mevcut potansiyeli ile bölge istikrarına sağlayacağı katkıları, bölgede yaşanan gelişmeleri ve sorunların çözümü yolunda önerileri sunmak olduğunu görüyoruz.  Türkiye-Ukrayna İlişkilerinde Stratejik Yol Haritası Çalıştayı’nda iki ülke ilişkilerinin siyasi, ekonomik, bilimsel ve kültürel boyutları ele alınarak bazı tahlillerde bulunulmuş ve öneriler aktarıldı. Bunların neleri kapsadığına bakalım: -Kurum ve kuruluşlar, bilim ve iş insanları, sanatçılar, eğitmenler, öğrenciler, dolayısı ile halklarımızın tüm katmanlarının birbirleri ile iletişiminin sağlanmasına yönelik çalışmalar yapılması, -Ortak tarihin detaylı araştırılıp, gelecek nesillere doğru şekilde aktarılmasının sağlanması, -Yanlış algı yaratarak ilişkilerin zedelenmesini isteyen her türlü yerli ve yabancı basın yayın organlarına karşı savunma mekanizmalarının iyi organize edilmesi, -Karşılıklı kazanma ilkesi çerçevesinde serbest ticaret anlaşmasının (STA) yürürlüğe girmesi için tüm dialog mekanizmalarının devreye sokulması, üçüncü ülkelerin müdahalesine izin verilmemesi, -Serbest Ticaret Anlaşmasıyla ürün çeşitliliğinde artış sağlanması ve karşılıklı yatırımların artırılması. -10 milyar dolar ticaret hacmi hedefine odaklanılması, -Ukrayna’da iş gücü, enerji ve lojistik problemi olmayan bir bölgede Türk-Ukrayna Organize Sanayi Bölgesi’nin (OSB) kurulması için proje geliştirilmesi, -Yatırım ortaklıklarının iyileştirilmesi, karşılıklı yatırımlarım güvenliği konusunda devletler ve iş dünyası ile devletlerarası etkileşim mekanizmalarının güçlendirilmesi. -Coğrafyamızın bize sunduğu transit Ticaret potansiyelleri detaylı analiz edilerek üçüncü ülkelere yapılacak ortak multi-taşımacılığın geliştirilmesi, -Limanların, aktarma boşaltma limanlar olarak karşılıklı çalışma yapmaları, -Lojistik alanda demiryolu taşımacılığının düzenlenmesi, -Bankacılık sektörünün sağlam temele oturtulması, -Karşılıklı yerel para birimleri ile alışveriş sistemine geçiş için çalışmaların hızlandırılması, -Doğrudan sermaye yatırımlarının iyileştirilmesi, karşılıklı yatırımların güvence altına alınması adına B&G dialogların artırılması. -Bölgeler arası beşeri ilişkilerin geliştirilmesi için sosyal ve kültürel etkinliklerin düzenli olarak planlanması, -Türkiye’nin askeri savunmasını güçlendirebilmesi, kendi savunma sanayini oluşturabilmesi için Ukrayna’daki mevcut teknolojiden ve sanayiden yararlanması için ortak projeler geliştirilmesi, -Kırım meselesi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin acilen bölgedeki ülkeler üzerine çalışmalar yapan uzmanlar ve akademisyenlerle  görüşmelerde bulunması, -Ülke toplantılarının çevrimiçi ortamlar aracılığıyla da, kolay ulaşılabilinir şekilde organize edilmesi, -Öncelikli hedeflere uygun projelerin belirlenmesi, -Ülkelerin Avrupa Birliği projelerine birlikte katılmaları, -Ülkelerin ortak bilim ve teknoloji  işbirliği için ofis ve TEKNOPARKLAR kurup, koordinasyon sağlayarak bilim insanı envanterini, alt yapı ve teknoloji seviyesini, stratejik ortaklık çerçevesinde paylaşmaları, -Bilim ve teknoloji ofislerinde verimli çalışmaların çıkması için maksimum 10’ar kişilik çalışma grupları oluşturulması, -Bilim ve teknoloji ofislerindeki gruplara araştırma merkezlerinden, üniversitelerden ve özel şirketlerden katılım sağlanması, -Bilim ve teknoloji çalışmalarında ortak bütçe planlanması ve proje süresi boyunca çalışabilmek ve yapılan çalışmalar da entegrasyonu sağlamak için karşılıklı laboratuvar ziyaretine uzun süre (en az 3 ay kadar) müsade edilecek yapının geliştirilmesi, -Bilim ve teknoloji alanı çalışma gruplarının verimliliği açısından her çalışma grubuna her iki ülkeden mentor atanması, 4 aylık raporlarla bu çalışmaların uygulanabilmesi, -Ülkeler bazında ve tüm illerde/ ilçelerde iş insanı olan birer ülke temsilcilerinin bulunması. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Amerika'dan yine tehdit...

Necdet Buluz Geçenlerde Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon) bir rapor hazırladı. Türkiye-Amerikan ilişkilerini kapsayan ve kongreye sunulan raporun içeriği ilişkilerin yeniden kötüleşebileceği yönünde ipuçları veriyor. Şu noktaya dikkat:Amerika, ne zaman Türkiye konusunda bir sıkıntıya düşse hemen gündemi değiştirecek bir şeyleri ortaya atıyor. Bu aslında bizi oyalamaktan başka bir şey değil. Son günlerde bu taktiğin sıkça sürdürülmesi müttefikimizin bölgedeki sıkıntılarından da kaynaklanmış olabilir.Çünkü Suriye konusunda Amerika, Türkiye’nin varlığından ve kararlılığından son derece rahatsız. Bu rahatsızlığını da çeşitli yollardan dile getiriyor. Türkiye’nin önünü tıkamaya çalışıyor.Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava sistemlerini alması durumunda F-35 programına olan dahlinin yeniden gözden geçirileceğinin belirtildiği raporda ayrıca sadece F-35 satışlarının değil, diğer Amerikan firmalarının ürettiği savunma sistemleri satışlarının da etkilenebileceği tehdidi dikkat çekiyor. Bilindiği gibi Amerika, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini almasının karşısına çıkıyor. Bu konuda da bugüne kadar Türkiye’ye üstü kapalı tehditler geliyor.Görüldüğü gibi Amerika, bugüne kadar ne müttefiklik, ne de dostluğa sığmayan hareketler içine girdi. Şimdi de Rusya ile olan ilişkilerimizden rahatsız. S-400’ler konusunda yeni tehditler savuruyor. Pentagon tarafından Senato ve Temsilciler Meclisine sunulan, Türkiye'nin S-400 ve F-35 sistemlerini aynı anda kullanmasının F-35'in hassas bilgilerinin ele geçirilmesine neden olabileceği kaygısının dile getirildiği 12 sayfalık raporda ayrıca Türkiye'nin NATO için kritik önemde olan bir ülke olduğuna da vurgu yapıldı.Şimdi raporun neleri kapsadığına kısaca bakalım: ABD'nin YPG/PKK ile işbirliği yapmasının ve Fetullah Gülen'i iade etmemesinin, Türkiye tarafından "iki ülke arasındaki ilişkilerin altını oyan unsurlar" olarak algılandığı belirtilen raporda Türkiye'nin defalarca ve kamuoyuna açık bir şekilde S-400 alım anlaşmasının tamamlandığını açıkladığı belirtilirken ilk S-400 teslimatının Temmuz 2019'da gerçekleşeceği ifade edildi. Buna karşın ABD hükümeti, Türk hükümetine S-400 alımının ABD-Türkiye ikili ilişkilerine ve Türkiye'nin NATO içindeki rolüne olumsuz etkisinin kaçınılmaz olacağını belirtmiştir" ifadelerine yer verildi. Bunların yanı sıra Türkiye'nin, Amerika Düşmanlarına Yaptırımlarla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında potansiyel yaptırımlara maruz kalabileceği, F-35 uçaklarındaki alım ve endüstriyel haklarını riske atabileceği, NATO ile ortak çalışabilirliğinin azalabileceği ve Rusya'ya artan bağımlılıktan kaynaklanan zafiyetlerinin ortaya çıkabileceği belirtildi. Rapor bizim için çok önemli. Ancak,kısaca hangi ifadelere yer verilmiş, biz bunlara bakalım:"Bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, F-35 Müşterek Taarruz Uçağı, PATRIOT Hava ve Füze Savunma Sistemleri, CH-47 Chinook ağır nakliye helikopteri, UH-60 Black Hawk helikopteri ve F-16 avcı uçağı da Türk alım programlarından etkilenecekler arasındadır. Türkiye S-400 alımına devam ederse yönetim, Türkiye'nin sekizinci ortak olarak katılımının devam edip etmeyeceğini tekrar değerlendirecektir. Yönetim, Türkiye'nin tüm savunma gereksinimlerini karşılayacak güçlü, kabiliyetli ve NATO ile çalışabilir bir hava ve füze sistemi sağlamak üzere bir paket hazırladı. Paketin bazı kısımlarının Kongreye tebliğ edilmesi gerekiyor. Kongrenin Türkiye'ye satış konusunda destek vermesi, Türkiye'ye S-400 alımından çekilmesini sağlayacak gerçek bir alternatif sunmak açısından önemlidir."Suriye’de terör örgütleri ile birlikte hareket eden Amerika aslında taktik uyguluyor. Gündem değiştirmek, dikkatleri başka taraflara çekmek için yeni tehdit unsurları ile Türkiye’yi sindirip, bölgede rahat hareket edebilmenin de yollarını arıyor.Bu tuzağa düşmemek gerekir.Türkiye’nin çıkarları konusunda gözlerini ve kulaklarını kapatan Amerika öyle görünüyor ki S-400 savunma sistemleri konusundaki endişelerini ve ısrarlarını bundan sonra da sürdürecektir.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: TAHİRƏ (ZƏRİNTAC) QÜRRƏTÜL-EYN (1.Yazı)

XIX əsrin ortalarından başlayaraq İslam-Şərq mədəniy­yəti­nin əsas təməl prinsiplərində radikal, köklü dəyişikliklər etmək istəyənlər arasında Azərbaycan Türk mütəfəkkirlərindən biri də Tahirə (Zərintac) Qürrətül-Eyn (1817-1852) olmuşdur. İslam-Şərq mədəniy­yətində, İslam fəlsəfəsində əsaslı şəkildə islahatların aparılmasını irəli sürən, şeyxiliyin dini-islahatçı radikal davamı kimi meydana çıxan Babilik hərəkatının tanınmış siması Qürrətul-Eyn Azərbaycanın Qəzvin şəhərində milliyyətcə türk Molla Məhəmməd Saleh Baraqaninin ailəsində dünyaya gəlmişdir. Tahirə Qürrətul-Eyn uşaqlıqdan doğma Türk dili (Azərbaycan) ilə yanaşı, ərəb və fars dillərini də öyrənmiş, eyni zamanda dini və dünyəvi elmlərlə də tanış olmağa başlamışdır. Nitqdə, şeir və nəsrdə az bir zamanda tanınan Qürrətul-Eyn həmin dövrdə üsulilər və şeyxilər arasında gedən mübarizəni  dərindən izləmiş, onlardan könüllü olaraq şeyxiliyi qəbul etmişdir. K.Əliyeva yazır: “O, özbaşına iki məşhur alimin - Şeyx Əhməd Əhsainin və Seyid Kazım Rəştinin kitablarını mütaliə edərək öyrənir. Şeyx Əhsaninin təlimləri ənənəvi, ortodoks İslam anlayışlarının əleyhinə idi. Zərrintac onun təlimlərini Quranın daxili prinsipləri ilə müqayisə edir və görür ki, onların arasında ziddiyyət yoxdur. Şeyxin inanclarından biri qiyamət haqqında idi. O öyrədirdi ki, qiyamət günü bədən dirilib qalxmayacaq, əksinə, çürüyəcək, ruh isə Allahın hüzurunda sakin olacaq. Bu, Zərrintacın ailəsi başda olmaqla, o dövrün islam nəzəriy­yə­çilərinin fikirləri ilə daban-dabana ziddiyyət təşkil edirdi”. Doğrudan da, Tahirənin ailəsi şeyxiliyin əleyhdarı olub mühafizəkar şiə imamiliyinə sadiq idilər. Onun atası Molla Saleh qızının şeyxiliyə meyil etməsinə qarşı olmuşdur. Artıq həmin dövrdə şeyxilərlə şiə imamiliyi bir-birindən xeyli dərəcədə uzaqlaşmışdır. Məsələn, Babiliyin ilkin əsaslarını irəli sürmüş şeyxilər, o cümlədən Əhsai və Rəşti  öz  müridləri ilə Kərbəla şəhərində imam Hüseynin qəbrini ziyarət edərkən daim ayaq tərəfdə durub, nurlanmış qəbrin digər tərəflərinə qədəm basmaz və müqəddəs məqama ehtiramlarının bu şəkildə büruzə verərdilər: “Amma qalan camaat ziyarət vaxtı qəbrin ətrafına fırlanar, hətta mübarək məzarın baş tərəfinə də keçib ziyarət duası oxuyardılar. Şeyxilər bu əqidədə idilər ki, Tanrı dərgahına yaxın olanlar həmişə diridirlər və iman əhlinə ölüm yoxdur. Onlar İmam - əleyhissalamı daim canlı bilirdilər və buna görə də  deyirdilər ki, iman əhlinə yol göstərən canlı imamın hüzurunda ehtiramı gözləməmək insana yaraşmaz. Bu səbəbdən də ziyarət vaxtı imamın başı üstə duran şiələrə “balasəri” (baş tərəfdə dayananlar) adını vermişdilər”. Beləliklə, dini-mistik şiə məktəblərindən şeyxiliyin qızğın müdafiəçisinə çevrilən Qürrətül-Eyn şeyxiliyin Şeyx Əhməd Əhsaidən sonrakı varisi Seyid Kazım Rəştinin etimadını qazan­mış, bir çoxlarına görə, bu ləqəb də Tahirəyə onun tərəfin­dən verilmişdir. K.Əliyeva yazır: “Kazım Rəşti Əhsai ilə birgə şeyxilik məktəbinin banisi idi. Şeyxilik şiə islamından törəmiş və XIX əsrin ortalarında yaranmış bir teoloji məktəb idi ki, Babiliyin nəzəri əsaslarını təşkil edirdi. Zərrintac Şeyxi ehkamları barədə yazdığı analitik traktatı öz ustadı hesab etdiyi Rəştiyə göndərir. Gənc alimin – qadının istedadından təsirlənən, dövrünün işıqlı alimi Seyid Kazım Rəşti cavabında onu “Qürrətül-Eyn” adlandırır”. Qeyd edək ki, mürşidini görmək üçün Kərbəlaya gedən Qürrətül-Eyn bu şəhərə çatmamış Seyid Kazım Rəşti ölmüşdür (1843). N.Zərəndi yazır: “Həzrət Tahirə orada (Kərbəlada) qalıb gözləməyə başladı ki, görsün Seyid Kazımın Zühur Çağının yaxınlaşmasından bəhs etdiyi vəd olunmuş şəxsin sədası haradan ucalacaq”. Rəştinin ölümündən az sonra (1844-cü il) şeyxilərin bir qismi Hacı Kərim xanın (kərimxanilik) ətrafında birləşdiyi halda, Babi-imamın ortaya çıxdığına əmin olan şeyxilərin çoxu Seyid Əli Məhəmməd Şirazinin özünü bab elan etməsiylə ona (babiliyə) qoşuldular. Qürrətül-Eyn də Baba iman gətirərək Rəşt, Kərbəla və Bağdadda Babiliyi təbliğ etmişdi. Əbdülbəha Abbas Əfəndi öz xatirələrində Tahirənin Babiliyi qəbul etməsi haqqında yazır ki, o, Kərbəlada olarkən hamı kimi Babın zühur etməsini gözləyirmiş: “Bir gecə səhərə yaxın o başını yastığa qoydu, dünyadan bixəbər oldu və və yuxu gördü; yuxuda gənc bir Seyyid, qara əbada, yaşıl türbanda göydən ona nazil oldu. O (Seyid) havada asılmışdı, ayələr oxuyur qnutda dualar edirdi. Birdən o (Tahirə), həmin ayələrdən birini əzbərlədi, ayılanda onu öz dəftərində yazdı. Həzrət Bab özünü elan edən və onun birinci kitabı olan “Əhsənül-Qisas” yayılandan sonra, bir gün Tahirə onun bir bölməsini oxuyanda yuxuda yazdığı həmin ayəyə rast gəldi. Dərhal şükranlıq edərək, o diz çökdü və səcdəyə getdi, inandı ki, Həzrət Babın müjdəsi həqiqətdir”. Babiliklə bağlı burada incə bir məqam var ki, ata və ana tərəfdən peyğəmbər nəslindın sayılan, Şirazda anadan olan Seyid Əli Məhəmməd Şirazinin (1819-1850) əsil məqsədi Qacarlar hakimiyyətini yıxmağa, yoxsa doğrudan da ədalətsizliklərə, imamiyyə-şiəliyə qarşı yönəlmişdir? Bildiyimiz kimi, hazırda da Qacarlarda daxili dini-fəlsəfi, sosial-siyasi problemlərin nəticəsi olaraq Babiliyin yarandığını iddia edənlərlə yanaşı, onun xaricdən ixrac edildiyini də iddia edənlər vardır. Şübhəsiz, burada hər iki amilin əsas rol oynamasını qeyd etməklə yanaşı, ancaq daha çox mühafizəkarlığa, xurafata, mövhumata, ədalətsizliyə, eyni zamanda Qacar­lar hakimiy­yətinə qarşı yönəlməsi də dəqiqdir. Bu anlamda şeyxiliyin babiliyə çevrilməsi, yəni babi-imamın meydana çıxması əslində, hakimiyyətə qarşı ən real mübarizə üsulu idi. Mirzə Kazım bəy hələ, 1865-ci ildə nəşr olunan “Bab və babilər” əsərində yazırdı ki, babilər hərəkatı əsarətdə olan həqiqət­in istibdad əleyhinə mübarizəsinin nəticəsi idi: “Bab onun ölkəsində xalqın inandığı dinin boş, mənasız şeylərlə dolu olduğunu başa düşürdü. Bab elə ciddi həyat tərzi təbliğ edirdi ki, burada qanunun hərfi deyil, mənəvi tələbləri həyata keçirilir... Bab həmişə nəfs və ibadət, məhəbbət və əxlaq haqqında danışırdı”. Bir sözlə, çar­izmin ideologiyasının təsiri altında olan Mirzə Kazım bəy Babilik hərəkatını siyasi hərəkat kimi dəyərləndirir, onların ruhani və dövlət hakimiyyətinə qarşı haqlı mübarizə apardığına inanırdı. Ona görə də, Seyid Əli Məhəmməd Şirazinin əsil niyyətinin nədən ibarət olmasını söyləmək çətin olsa da, ola bilsin ki, o, bu ad altında, digərlərinin iddia etdiyi kimi, Qacarları devirmək və bir fars sülaləsini hakimiyyətə gətirmək niyyəti güdmüşdür. Hər halda onunla bağlı bəzi iddialar var ki, tamamilə əsassız da hesab et­mək olmaz. Əgər nəzərə alsaq ki, onun “Bəyan” kitabının mahiy­yəti daha çox zərdüştlüklə, İncillə səsləşir, bu şübhələr daha da çoxalır. Belə ki, “Bəyan” kitabında bir kişinin qardaşı qızı və ya bacısı qızıyla evlənə bilməsi dəqiq göstərildiyi halda, anası və bacısıyla evlənib-evlənməməsi açıq buraxılmışdır. Eyni zamanda “Bəyan”­da bütün yeyiləcək şeylər halal sayılmış, əgər evli bir kişi zina edərsə, onun qadınının da zina etmsi məqbul hesab edilmişdir. Eyni zamanda, onun “Bəyan” kitabında “Quran”ı və şəriəti artıq köhnəlmiş hesab edərək yeni peyğəmbərin gəlişinin zərurətindən bəhs etməsi çox ciddi məsələdir. Əgər o, yalnız İslam dinində islahatlar aparmaqla kifayətlənməli olsaydı, bunu haradasa başa düşmək olardı. Ancaq Ə.M.Şirazinin peyğəmbərlik iddiasına düşərək Quranın nəsx olduğunu, bununla da İslam şəriətinin ləğv edilərək yerinə özünün “Bəyan” kitabındakı qanunlarının icra edilməsinin vacibliyini irəli sürməsi artıq başqa mətləblərdən xəbər verir. Bütün bunlarla yanaşı sonralar Babiliyin mötədil davamı kimi meydana çıxan Bəhaliyin inqilabçılıqdan uzaqlaşaraq daha çox təkamül yolu tutması, əsasən indiki İsrail ərazisində təşkilatlanması da düşündürücüdür. Hər halda Bəhaullah ləqəbli Mirzə Hüseyn Əli Nurinin (ö.1892) babiliyin liderlərindən biri kimi bu dini-islahatçı məktəbdə ciddi dəyişiklər aparması, daha sonra da Bəhailiyin əsasını qoyması təsadüfi ola bilməzdi. Bəhaullaha görə, Allah birdir, bəşəriyyət birdir, bütün dinlərin əsası birdir. Ola bilsin ki, Qacarları bu cür radikal islahatlarla devirməyin mümkünsüzlüyünü görən içdəki və xaricdəki qüvvələr Bəhailiyin mötədil fəaliyyət göstərməsinə üstünlük vermişlər. Bütün hallarda Babiliklə nisbətdə Bəhailiyin xarici qüvvələrin təsir dairəsində olması daha çox qəbul edilməkdədir. Xüsusilə, Bəhailiyin Əli Nuridən sonrakı lideri Əbdülbəha Abbas Əfəndinin (1844-1921) 1920-ci ildə Böyük Britaniya tərəfindən 1-ci Dünya müharibəsində dünyada sülhün bərqərar edilməsi üçün göstərdiyi səylərinə görə “cəngavərlik” rütbəsiylə təltif olunması birmənalı qarşılanmır. Üstəlik, onun davamçısı olan Şövqi Əfəndi (1897-1957) ilk təhsilini Hayfada “Qardaşlar” adlı xristian məktəbində almış, daha sonra Beyrutda katoliklər məktəbində və ABŞ-da kollecdə təhsilini davam etdirmişdir. Hazırda dünya bəhailərini təmsil edən “Allahın Uca Ədlət Evi” də İsrailin Hayfa şəhərində yerləşməkdədir. Bütün bunlar o deməkdir ki, Babiliyin davamı olan Bəhailiyin xarici qüvvələrin bu dərəcədə təsir altında olması, onun ilkin qaynağı olan dini-islahatçı məktəbi haqqında da ziddiyyətli fikirlərə aparıb çıxarır.   AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi, dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu)  

Teşekkürler TÜRKPA

20-21 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) 8. Genel Kurulu Sonuç Bildirgesinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gözlemci üye olarak kabul edilebilmesi için değerlendirme sürecinin başladığı duyuruldu.Öncelikle KKTC’nin gözlemci üye olabilmesi için gerek 8. Genel Kurul’da destek vererek bu sürecin başlamasına vesile olanlara, gerekse TÜRKPA’nın kurulduğu günden bugüne kadar geçen süre zarfında emekleri geçen tüm herkese teşekkür ediyorum. Teşekkürler TÜRKPA. Teşekkürler Türk Dünyası…TÜRKPA, bilindiği üzere 21 Kasım 2008’de Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ile Kırgızistan Meclis Başkanları tarafından kurulmuş ve merkezi Bakü’dedir. TÜRKPA ve Türk Konseyi (Türk Cumhurbaşkanları seviyesindeki kuruluş) kurulduğu yıllarda henüz Dışişleri Bakanlığında çalışıyordum. O dönemde KKTC’nin her iki yapıya da çok kısa bir süre içerisinde üye alınacağını düşünmüştüm. Lakin öyle olmadı…Uluslararası kurumsal bir kimliğe dönüşen her iki yapı içerisine girebilmek için bir takım diplomatik girişim ve faaliyetlere ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. 2009’da Cumhuriyet Meclisi’nde görev yaptığım süre zarfında her iki organizasyon ile de yakın ilişki içerisinde olmaya özel gayret gösterdim. Ülkemize bu bağlamda resmi ve gayrı resmi ziyaretlerin gerçekleşmesine vesile oldum. Kurulan temaslarda bize yapılan önerilerin hayata geçirilebilmesi yönünde birçok çabamız söz konusu oldu. Yıllar içerisinde gerek sivil toplum örgütlerindeki yönetici kimliğimle, gerek resmi olarak görev yaptığım Dışişleri ve Mecliste, gerekse sonrasındaki süreçlerde davet edildiğim tüm toplantılarda KKTC’nin de bu yapı içerisindeki yerini alması gerekliliğine yıllar içerisinde sıklıkla vurgu yapmış biriyim.Örneğin bu bağlamda İstanbul’da TÜRKPA’nın 2012 yılında düzenlediği Genç Liderler Zirvesi’ne katıldığımı da anımsıyorum… TÜRKPA’nın 10. Kuruluş Yıldönümü’nde gerçekleştirilen 8. Genel Kurulu’na konuk olarak davet edilen KKTC’nin gözlemci üyelik sürecinin başlatılmış olması bizlere büyük bir moral vererek ümitlendirmiştir. Böylesine önemli ve tarihi bir genel kurulda davetli olarak yer aldığım için ülkemiz adına büyük bir heyecan ve mutluluk duydum. Teşekkürler TÜRKPA. Teşekkürler Türk Dünyası…TÜRKPA Genel Kurulu’nun almış olduğu bu tarihi karar ile KKTC’nin önce 2019 Eylül ayı içerisinde TÜRKPA’yagözlemci üye olması kararı alınabilecek ve ardından da öyle ümit ediyorum ki Türk Konseyi’ne gözlemci üyelik müracaatında bulunabilmemizin böylelikle önü açılmış olacaktır. 1963/4’den buyana ambargolar altında yaşamak zorunda bırakılan Kıbrıs Türk Halkı için uluslararası alandaki her üyelik ve veya gözlemci üyelik çok büyük bir önem taşımaktadır. KKTC bilindiği üzere İslam İşbirliği Teşkilatı ve TÜRKSOY’da gözlemci üye, WAPC Dünya Basın Konseyi’nde ise kurucu üye olarak yer almaktadır. KKTC’nin önümüzdeki süreçte TÜRKPA ve Türk Konseyi’ne gözlemci üye yapılması bu anlamda çok önemli gelişmeler olacaktır… TÜRKPA 8. Genel Kurulu21 Kasım 2008’de kurulan TÜRKPA’nın 10 Kuruluş Yıldönümü’nde 20-21 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirdiği 8. Genel Kurulu ile birlikte TÜRKPA Dönem Başkanlığı Kırgızistan’dan Türkiye’ye TBMM’ye geçti. TÜRKPA Genel Kurulu’na bu yıl kurucu üyeler olarak Azerbaycan Milli Meclisi Başkanı Oktay ASADOV, Kazakistan Meclis Başkanı Nurlan NİGMATULİN, TÜRKPA Dönem Başkanı ve Kırgızistan Meclis Başkanı Dastanbek CUMABEKOV ve TBMM Başkanı Binali YILDIRIM yanında gözlemci üye olarak Macaristan Ulusal Meclisi Başkanı László KÖVÉR ile konuk olarak KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Teberrükken ULUÇAY ve Özbekistan Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı Hatancan Ketmanov katıldı.TBMM Başkanı Binali Yıldırım, TÜRKPA Genel Kurulunda yaptığı konuşmasında “Devletlerimizin kaderi birbirine bağlıdır. Türk tarihinin en bahtlı dönemindeyiz. Tarihimizde hiçbir zaman bu kadar yakın olma imkânı bulamadık. Ortak dil, ortak kültür ve medeniyet şuuruna sahip olan bir milletin mensupları olarak tarihi birlikte yazıyoruz” dedi.Yıldırım ayrıca; "Türk dünyası mensupları aynı tastan su içmiş, bir ekmeği bölüşüp yemiş ecdadın torunlarıdır. Aramızda tarih, kültür, dil ve inanç birliği vardır, aynı atanın evlatları olarak uzun yıllar birbirimizden uzak kalmanın hasretini yaşadık. Tarihi şartlar sebebiyle aramızda bazı farklılıklar oluştu. Bu farklılıklar her zaman bizim zenginliğimize dönüştü şimdi ümitlerimize, hedeflerimize ulaşmak için birlikte çalışıyoruz" şeklinde konuştu.Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) 8. Genel Kurulu toplantısının ardından açıklama yapan TÜRKPA Dönem Başkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım, "Toplantı sonunda ittifakla kapsamlı bir ortak bildiri kabul ettik. Bu, ’İzmir Bildirgesi’ olarak adlandıracağımız ortak bildirge. İki gündür devam eden TÜRKPA Genel Kurulu 10. kuruluş yılı etkinlikleri ve konferanslarda Türk dünyasının bütün sorunları bütün boyutlarıyla ele alınmıştır ve gelecek vizyonu, hedefleri nelerdir, bunlar ortaya konmuştur. Ancak çalışmalar bununla sınırlı kalmamıştır. Göç meselesi, bölgesel barışın ve güvenliğin korunması, ayrıca ülkelerin egemenlik haklarına yönelik tehditler, ülkeler arasındaki ortak dil kültür ve tarih bilincinin geliştirilmesi gibi hayati öneme sahip konular tek tek ele alınmıştır. Karabağ gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi itilafların da çözümlenmesi konusundaki irade ortaya konmuş ve bu konudaki düşünceler açıklıkla ifade edilmiştir.  Genel Kurul’da yapılan konuşmalarda ve İzmir Bildirgesi’nde TÜRKPA ve Türk Konseyi Türk dünyasının doğal parçası olan tüm kardeş ülkelerin katılımlarıyla daha da güçlenerek yoluna devem edecektir ifadelerine sıklıkla yer verildi. TÜRKPA 10 yılda gerçekleştirdiği 8.Genel Kurul toplantısında aldığı kararlarla kurumsallaşma sürecinde önemli kararlara imza atmıştır.TÜRKPA 8. Genel Kurulu sonunda İzmir Bildirgesi olarak nitelendirilen sonuç bildirgesinde; "Kıbrıs Adası'nda iki halkın eşitlik ve ortak sahipliğinin görüşmeler aracılığıyla siyasal çözüme ulaşmasına vurgu yapılarak, TÜRKPA Kıbrıslı Türklerin barış, güvenlik ve refah içerisinde gelecek taleplerine güçlü destek vermeye devam etmektedir. Bu bağlamda KKTC'nin TÜRKPA’da gözlemci üye olarak yer alması gündeme gelmiş ve bu anlamda değerlendirme süreci başlamıştır" ifadelerine ayrı ayrı yer verildi! Eylül 2019’da Bakü’de gerçekleştirilecek TÜRKPA 9. Genel Kurulu’nu büyük bir heyecan ile beklemeye başladık. Hakkımızda hayırlısı…

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: HEYRAN XANIM

  XIX əsrdə klasik fəlsəfə ilə qeyri-klassik fəlsəfə arasında tərəddüd edən, bir çox hallarda dünyəvi fəlsəfi təfəkkürə yaxınlaşan mütəfkkirlərimiz arasında əsli Naxçıvandan olub Təbrizdə yaşamış Heyran xanım da olmuşdur. Təqribən 1780-ci illərdə anadan olub 80 il ömür sürmüş Heyran Xanımın nəsli-kökü bir tərəfdən Dünbüli, digər tərəfdən isə Kəngərli Türk etnosları ilə bağlıdır. Məhəmmədəli Tərbiyət “Danişməndani-Azərbaycan” əsərində Heyran xanım haqqında yazır: “Heyran xanım Azərbaycanın məşhur ailələrindən və Dünbüli tayfasının hörmətli qadınlarından olmuşdur. O. Təbriz şəhərində doğulmuş, lakin onun nə doğulma, nə də vəfatı tarixi məlum deyildir. Mən (M.Tərbiyət) onun qohumlarından eşitmişəm ki, Heyran Xanım səksən yaşında vəfat etmişdir. Onun divanı dörd min beş yüzə yaxın fars və türk dillərində qəsidə, qəzəl, qitə və tərcibəndlərdən ibarətdir. Heyran Xanımın şeirlərindən çoxu Abbas Mirzə və onun bacısı haqqında deyilmişdir”. Qeyd edək ki, Heyran Xanım dövrünə müvafiq fars dilində yüksək təhsil almış, Şərqin Firdovsi Sədi, Hafiz, Nizami, Füzuli, Nəsimi kimi klassiklərinin yaradıcılığını oxuyub öyrənmişdir: “Onun şeirlərində Azərbaycan sənətkarlarından Həsənoğlu, Nəsimi və Füzulinin təsiri akşar duyulur. Şairənin bir sıra qəzəlləri dahi Füzuliyə nəzirə şəklində yazılmışdır. Lakin şairənin orijinal şeirləri daha çoxdur. Belə şeirlərində o, bir tərəfdən təmiz eşqin, saf məhəbbətin vəsfini verir, digər tərəfdən zəmanə zülmünün çoxluğundan bəhs edərək dövranın möhnətindən, fələyin gərdişindən acı-acı şikayətlənir. Heyran xanımın əsərləri nikbin pafosu, tərənnümün səmimiliyi, dilin sadəliyi və aydınlığına görə XIX əsr Azərbaycan ədəbiy­yatında xüsusi yer tutur”. Onun dünyagörüşündə əsasən şiəlik və sufilik izləri daha çox özünü büruzə verir. Məsələn, o, 1831-ci ilə Təbrizdə və ətraf ərazilərdə yayılmış vəba xəstəliyindən bəhs edərkən türk, qeyri-türk əhalini dini anlamda müsəlman deyil, şiələr kimi qələmə vermişdir:                           İlahi, həlak oldi şiələr,                           Torpaqda yatdı yeniyetmələr. Heyran Xanımın sufiyanə yazdığı şeirlər isə daha çoxdur. Belə ki, şairənin şeirlərində ilahi sevgiyə qovuşmaq axtarışı hiss olunur. Heyran xanım yazır: Çarə yox dərdimə ol ləli-dütadən qeyri, Kimsə tutmaz əlimi zülfi-rəsadən qeyri, Yoxdu bir yar, edə halımı dildarıma ərz, Səri-kuyunda məgər badi-səbadən qeyri, Bəxtimiz şeşdəri-heyrətdə idi, çünki bizə, Görmədi yar rəva çövrü cəfadən qeyri. Gərçi dildar mənə eylədi çox zülmü sitəm, Mən ona eyləmənəm mehrü vəfadən qeyri Heyran xanım “Ey həkim” şeirində də ilahi eşqə qovuşmaq üçün çəkdiyi iztirabın, bu yolda sərf etdiyi zəhmətin davasını axtarır: Bir nəzər ləli-ləbi-cananə eylə, ey həkim, Çarəyi bu dərdi-bidərmanə eylə, ey həkim! Gər bəhşiti-cavidan istərsə könlün şövqilə, Bir güzər, sən məhfili-cananə eylə, ey həkim! Hicri-dilbər öldürür axırı məni, sən rəhm elə, Xəncərin çək, qeylimi mərdanə eylə, ey həkim! Qıl tərəhhüm haqlıma, eylə əlaci-dərdimi, Bir dəva ver, əqldən biganə eylə, ey həkim! Rahi-həq istərsə könlün, məscidə girmə, saqın, Şövqilə əzmi-rəhi-meyxanə eylə, ey həkim! Çəkmə zəhmət xarü xəsdən, əzmi-kəbə eyləmə, Qəsdi-bəzmi-vəsli-sahibxanə eylə, ey həkim! Bir qulaq as naley-Heyrana, hifz et naləsin, Bəzmi-hikmətdə onu əfsanə eylə, ey həkim! Bizə elə gəlir ki, Heyran xanımı Məcnun kimi səhralara salan da Yaradana olan sonsuz sevgidir. Onun üçün, bu dünyada əgər gerçək bir sevgi varsa, o da Yaradana olan uca və ilahi eşqdir ki, ancaq xilas yolu da Ona bağlıdır. Bu anlamda hər hansı sevgiliyə olan bənzətmələr formal xarakter daşıyır, çünki bu dünyadakı məcnunluq, ya da leyliliyin özü də ilahi eşqin zərrələridir. Məsələn, o yazır: Ey gözəl, yoxdur mənim tək qəddinə dilbaxtə, Qədrimi mən bikəsin bil sən, dolanım başına! Mən düşüm səhralərə Məcnunsifət, şuridəvar, Qıl təmaşa halıma, gül sən, dolanım başına! Ya da:                         Qəmim əğyardən hərçənd gizlətdi, nihan etdim, Görüb payanə yetməz, eşqimin sirrin bəyan etdim, Gecə ta sübh olunca nalə çəkdim, ələman etdim, Səhər vaxtı olub diltəng əzmi-gülistan etdim, Çü, Heyran nalə etdi, bülbüli-şeydayə bənzətdim. Heyran xanımın daxili iztirablarını aradan qaldıracaq Yaradanla yanaşı, gerçək bir “Yar”a da ehtiyacı var idi. Həmin “Yar” Məcnunsifət, Fərhad­sifət, Xosrovsifət bir Məhbub idi ki, şairə bunu gizlətmir də: Olubdu qəm yatağı, şad gördüyün könlüm Dağıldı qüssədən , abad gördüyün könlüm.   Diyari qəmdə giriftarü dəstgir oldu, Kəməndi firqətə, azad gördüyün könlüm.   Fəraq dərdinə axtardə, tapmadı çarə, Cəmi hikmətə ustad gördüyün könlüm.   Səriri-vəsldə Xosriovsifət oturmuşdu, Olubdu kuhdə Fərhad, gördüyün könlüm.   Başqa bir şeirində də şairə “Yar” üzündən hicrandan üzüldüyünü, həsrətə dözə bilmədiyini yazır: Hicran ələmi saldı ayaqdan məni-zari, Daruyi-vüsali mənə bir çarə yetirsin.   Səbrim kəsilib, yar mənum canımı alsın, Ya şad eləsin vəsl ilə, didarə yetirsin...   Gəl Tanrı üçün bunca sitəm eyləmə izhar, Qoy yarə özün bu dili-avara yetirsin.   Bikəsliyimə rəhm eyləsin xaliqi-biçün, Heyrani o şahzadə digər-barə yetirsin.   Heyran xanımın düşüncələrindəki Tanrı ilə “Yar”ı, utopik və gerçək anlamda dərk edib, hər iki anlayışın mahiyyətində bir bütünlüyü görmək zəruridir. Çünki obyektiv aləmdəki bir “Yar”ın, yəni Məcnun, Fərhad, Xosrov sifətindəki sevgilinin varlığı, yeganə Yaradanın varlığının arxa planda qalması demək deyil. Bəlkə, əksinə hesab etmək olar ki, obyektiv aləmdəki “Yar”ı arzulamaq, üstəlik bunun üçün obyektiv, ya da qeyri-obyektiv aləmlərin sahibi olan Yaradandan yardım diləmək özü də bir üsuldur. Hesab etsək ki, Tanrı obyektiv aləmdəki Aşiqlə Məşqun qovuşmasının, - istər ruhi, istərsə maddi anlamda olsun, əsas səbəbkarıdır, o zaman bu qovuşmanın sonunda Tanrının özüylə bir bütünləşmə olaraq başa düşmək də olar. Əgər Tanrı obyektiv aləmdəki iki sevgilinin maddi anlamda qovuşmasından deyil, ancaq ruhi bütünlüyündən yanadırsa, bunun da bir anlamı olsun gərək. Ola bilsin ki, Heyran xanım kimi “Yar”dan yazıb onun vüsalından bəhs edənlər, həmin “Yar”ı iki anlamda dərk ediblər. Başqa sözlə, “Yar” anlayışını birmənalı şəkildə ilahiləşdirmək qədər, bu məfhumu sırf cismani anlamaqda irəli sürmək də doğru deyildir. Bizcə, ən doğru olanı maddi və mənəvi “Yar”ın bütünlüyünü başa düşməkdir. Heyran Xanım yazır: Ya Rəb, kərəm et, ol büti-mehparə qayıtsın, Bir rəhm eləsin, bu dili-bimarə, qayıtsın.   Bu dil ki, ona mənzil idi, oldu xərabə, Əzm  etsə əgər yar, dəxi harə qayıtsın?   Şanə çəkibən çin-çin elə, sal uzə zülfün, Qüllab kimi ucları rüxsarə qayıtsın.   Mürqi-dili-zarim genə avarə qalıbdır, Zülfün xəmin aç, ta ki, bu avarə qayıtsın.   Gəl rəhm elə, qoy aşiqi bir yarə yetişsin, ərzin eləsin ol büti-xunxarə, qayıtsın.   Çün kövkəbi-bəxtim yetişib nəhs məqamə, Bir əmr elə, ta sabitü səyyarə qayıtsın.   Əhd et, edəsən canüvi sən sidq ilə qurban, Heyran! Yar əgər bir də bu gülzarə qayıtsın.   Bu şeirində şairənin anlatmaq istədiyi “Yar”ın cismanilikdən xeyli dərəcədə uzaqlaşıb ruhi, mənəvi bir mahiyyət kəsb etdiyini görürük. Çünki yalnız mənəvi, ya da xəyalən arzulana “Yar” qüsursuzdur. Doğrudur, mənəvi ya da xəyalən arzulanan “Yar”ın da özünəməxsus “nazı”, “zalımlığı” var. Amma həmin “Yar”ın “zalımlığ”ı, “insafsız”lığı onun sevgisinin aliliyinə, paklığına xələl gətirmir. Əksinə, vüsal gününün dəyərini birə min qat artırır. Heyran Xanım yazır: Yarım, mənə eylə bir nəzarə, Oldu ciyərim həzar parə.   Hicrində mənim həzin könülüm, Şölə çəkibən tökər şərarə.   Bir ah çəkib fəğan edim mən, Ta od düşə dəştü kuhisarə.   Can getdi sənin yolunda badə, Ey dust, bu dərdə varmı çarə?   Leyli sən idin, seni sevənlər, Məcnun kimi düşdü ruzigarə.   Çoxdur sənin aşiqin əgərçi, Bir mən kimi yoxdu bəxti qarə.   Heyran! Gözü yolda qaldı, canan, Qıl çarə bu dərdi-intizarə. Heyran Xanım bu şeirlərində, sadəcə “Yar”ına qovuşmağa can atan bir insandır. Ancaq şairə üçün əsas qurtuluş yolu “Yar”a qovuşmağa can atan cismani “Mən” deyil, ruhi “Mən”dir. Çünki cismani “Mən”dən fərqli olaraq mənəvi “Mən” heç bir əngəl tanımır. Heyran Xanım yazır: O ənbərin saçına şanə vurma, rəhm eylə, Ki, onda daldalanar bu dili pərişanım.   Bilin o şəhrdə, kim, bir nəfər müsəlman yox, O şəhrdə yaşayır yari-namüsəlmanam.   Gözəllərin hamısından gözəldi öz gözəlim, Cahanda başqasına vəsf qılma, Heyranım! Yaxud da:               Eşqində nəzar, həm qəmin mən, Qayətdə lətifü nazənin sən.   Sən cümlə gözəllərin içində Xurşidcəmal, məhcəbinsən.   Vəslində qalıb zəbanim aciz, Tərifdə mahi-biqərinsən.   İnsan da olurmu boylə incə, Ey şux, məgər ki, huri-eynsən?   Gördüyümüz kimi, Heyran Xanım düşüncələrində öz dövrünün şərtləri altında şiə imamiliyinə meyil etsə də, ancaq bununla qapanıb qalmamışdır. Hər halda Heyran Xanımın şeirlərindəki “Yar”a olan sevgi həm azadlığın bir simvoludur. Yəni cimani olaraq bədən nə qədər qeyri-azaddırsa, ruhi halda isə bir o qədər azaddır. əslində daha çox vacib olan da ruhun köləliyinə son qoymaqdır. Bizcə, Heyran Xanının dünyagörüşündə ruhi azadlıq ön planda olub, hətta  cicmani azadlığa doğruda xeyli dərəcədə can atmışdır.  AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi, dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu)

Tavuk ve yumurtada sıkıntı büyüyor...

 Haberi okuyunca beyaz et sektöründe yaşananları daha iyi anlayabileceğiz. Bugünkü yazımızda beyaz ette yaşananları sizlerle paylaşmak istedik. Beyaz et fiyatlarının son bir yılda yüzde 100 zamlanmasına dayanamayan beyaz et üretici firmaları bir bir kapanmaya başladı. Marmara’da 470, Ege’de 400 beyaz et üreticisi, artan maliyetler nedeniyle kepenk kapattı. Rakamlar gelecekteki tehlikeyi açık biçimde gösteriyor.Türkiye Kanatlı Hayvan Eti Üreticileri Merkez Birliği’nden (TÜKEBİR), Sakarya-Kocaeli Bölgesi’ndeki 1465 üretici firmanın 470’i; Ege Bölgesi’ndeki 3 bin firmanın da 400’ü artan maliyetlere dayanamayıp üretimini sonlandırdı. Ülke genelinde toplam 14 bin üretici firmanın bulunduğunu söyleyen TÜKEBİR 2. Başkanı Osman Bayraklı, bu firmaların yüzde 50’sinin aralık ayı itibarıyla kapanacağını öngördüklerini aktardı.Eğer, kriz devam ederse beyaz et ve yumurta üretimi azalacak demektir. Bu da arz-talep doğrultusunda yeni zamları beraberinde getirecek. İçinde bulunduğumuz şu günlerde bile beyaz et ve yumurta fiyatları piyasada “el yakar” durumda pahalı satılıyor. Tüketiciler “Neredeyse tavuk eti et fiyatlarına yaklaştı” diye yakınıyor.Türkiye’nin kanatlı sektöründe bulunan Keskinoğlu, Şenpiliç ve Erpiliç gibi sermaye grupları, ülke genelinde 14 bin üreticiyi kapsayan 18 entegre tesiste üretim yaptırıyor. Sermayedarların karşıladığı tek girdi ise yem ve civciv. Entegre tesisler, elektrik, kömür, çeltik, işçilik ve altlık gibi diğer tüm giderleri kendileri karşılamak zorunda. Ancak son bir yılda yüksek kurun etkisiyle ortalama yüzde 52.5 artan girdi maliyetleri, bazı kalemlerde yüzde 100’ü bulunca, tesisler bu yükün altından kalkamamaya başladı. Marmara, Karadeniz ve Ege bölgelerindeki entegre tesislerde yıllardır fason üretim yapan firma yetkilileri, “Son 3 yılda hiç zam almadık ama artan maliyetlerle baş etmeye çalışıyoruz. Cebimizden verip, üretime devam etmeye çalışıyoruz” dedi.Piyasada tavuk eti fiyatı ve yumurta ikiye katlandı. Buna rağmen üreticiler “Girdi fiyatlarındaki artış nedeni ile yine de kar edemiyoruz” diye yakınıyor.Sadece beyaz et üreticileri değil, ekmekten, domatese kadar üretim yapanların ortak sıkıntısı girdi fiyatlarındaki artış olarak gündeme geliyor.Aslına bakılacak olursa her sektörde girdi fiyatlarında artış var. Bu durum karşısında üretilen mallara ya zam yapılacak, ya üretim azalacak, ya da sektördekiler kapılarına kilit vurmak durumunda kalacak.Geçen yıl 300 TL olan bir ton çeltiğin bu yıl 600 TL’ye; bir ton kömürün ise 600 TL’den 1000-1250 TL’ye çıktığını belirten TÜKEBİR 2. Başkanı Bayraklı, “Sektörün bir dönemi 45 gündür. Bu süre içinde yalnızca elektriğe ödememiz gereken miktar geçen yıl 4 bin lira iken, bu yıl 7 bin 500 liraya çıktı” dedi. Ege Bölgesi’nde üretim yapan, aynı zamanda TÜKEBİR Genel Başkan Yardımcısı olan Mazlum Öztürk de “Elektrik borcumu kapamak için 2 tane jeneratörümden birini, 70 bin TL değerinde iken 25 bin TL’ye satmak zorunda kaldım. Entegre tesisler borçlarını ödeyemediği için ekipmanını satıp, tek tek kapanıyor” diye konuştu.Kanatlı sektörü, artan maliyetlerinin yanı sıra son dönemde artan konkordatolarla tahsilât sıkıntısı yaşıyor. Sektörde sıkıntı yaşayanların sayısında da artışların olduğuna vurgu yapılıyor. Samsun Kavak Kanatlı Üreticileri Birliği İsmail Cengiz Belli, yalnızca Karadeniz Bölgesi’ndeki üreticilerin, toplam 5-6 milyon liralık alacağı biriktiğini söylüyor. Bölgede yalnızca bir tane entegre tesisin olduğunu, bu tesise de Köytür’ün (Yemsel Tavukçuluk AŞ) üretim yaptırdığını anlatan Belli, “2015’te iflas erteleme davası açmışlardı. Halen sürüyor. 35 bin TL alacağım var. Yalnızca 2018 Mayıs’ta 6 bin lira yatırdılar. Gerisi beklemede” dedi. Belli, bazı firmaların alacağının 200 bin TL’ye kadar çıktığını kaydetti.Sektörün önemli firmalarından Keskinoğlu, 11 Haziran’da konkordatoya başvurmuş, tanınan 5 aylık geçici mühlet, bu ay itibarıyla 12 ay daha uzatılmıştı. Şirketin Ege Bölgesi’nden alım yaptığı entegre tesis yetkilileri, konkordatoya rağmen şirketin üreticiye alacak sıkıntısı yaşatmadığını, ancak üretimin her geçen gün düştüğünü söyledi.Sıkıntıların asıl nedeninin daha önce kurdaki yükseklikten yaşandığı söyleniyordu. Şimdi ise kur normal seyrinde devam ediyor. Buna rağmen girdi fiyatlarındaki yükselişlerde bir indirime gidilmiyor.Önlem alınmadığı takdirde ette yaşanan sıkıtının daha kapsamlısı beyaz et sektöründe de yaşanacak gibi görünüyor. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: MİRZƏ ƏBDÜRRƏHİM TALIBZADƏ (4.Yazı)

Beləliklə, gəldiyimiz nəticə odur ki, Mirzə Əbdürrəhim Talıbzadə Talıbzadənin bir tərəfdən Qərb mədəniyyətinin təqlidindən əsasən kənar durulmasını vacib sayması ilə yanaşı, az-çox Qərb dəyərlərinə də müraciət edilməsini dilə gətirərkən min illik bir cəhalətdən bəhs etməsi doğru deyildir. Yuxarıda da yazdığımız kimi, bu kimi düşüncələr farslaşmış türklüyün, ya da irançılığın nəticəsi idi. Hər halda, Talıbzadənin düşüncəsində irançılığın az-çox təsirinin olmasını inkar etmək mümkün deyildir. Biz bu irançılıq təəssübkeşliyini Talıbzadənin “Millətin təklifi barədə” məqaləsində də görürük. O, bu məqaləsində dolayısıyla Qacarları millət təəssübkeşliyindən uzaq olmasında ittiham etmişdir: “Bizim bu azadlığı iki düşmən izləyir. Biri daxili ikiüzlülər və müstəbidlərdirlər. Onlar istəyirlər ki, tam özbaşınalıqlarını yenə fəal surətdə saxlasınlar, xalqın qanını içsinlər, bizim milliyyətimizin varlığını inkar edib özlərinin beşgünlük keflərinə satsınlar. Onların qeyrəti yoxdur, özlərində də iranlı və iranlı övladı qeyrəti yoxdur. Zira bir kürur (milyon) iranlının xarici ölkələrdə ac və lüt fəhləlik və dilənçilik etdiklərini görürlər. İranlı deyildirlər, çünki əgər olsaydılar, İran ölkəsini on-on beş tümənə, ya xaricinin bir tərifinə və mürəssə nişanına satmazdılar. Keçmiş təkrar olunmasın, azadlığımızı təzədən boğmaq təsəvvürü oyanmasın deyə, bu xəbis təbəqəni edam etmək hər bir iranlı üçün vacibdir, savabdır”.Halbuki bütün bunlarla yanaşı, biz onu da bilirik ki, müstəbid, istibdadçı adlandırılan Qacarlar dövlətində farsdililər də mühüm vəzifələr tutmuş, onların, iki-üç baş naziri çıxmaq şərtilə əksəriyyəti farsdilli olmuşlar. Ancaq bu gün Qacarlar dövründən söhbət gedəndə yalnız Qacarlar hökmdarları və türklər tənqid olunurlar. Yəni bu zaman Qacarlarda baş nazir və digər vəzifələr tutmuş farsdillilərin xəyanətkar əməllərindən və bu dövləti ingilislərlə rusların himayəsində hansı formada süquta sürükləmələrinin üstündən, əsasən, sükutla keçlilir. Bizə elə gəlir ki, əsl obyektivlik naminə yalnız Qacarlar dövlətini və türkləri hədəf kimi götürüb istibdadçı adlandırmaqdan yan qaçıb, eyni zamanda farsdilli məmurların da xəyanətkar əməlləri və ingilislərlə rusların tərtib etdikləri əsl planlar gün işığına çıxarılmalıdır. Hər halda Talıbzadələrin, Əfqanilərin, Zərdabilərin və başqa mütəfəkkirlərimizin doğru və yanlışlıqlarını görə bilməklə yanaşı, digər məsələləri də incəliklə tədqiq etmək məcburiyyətindəyik. Çünki yalnız bu halda Azərbaycan xalqının yenidən birliyini və diriliyini təmin etmək mümkün olacaqdır.Bu anlamda Talıbzadənin irançılıq ideologiyasının təsiri altında bəzi yanlış fikirlər səsləndirməsini, onun bütün hallarda böyük bir türk mütəfəkkiri olmasına xələl gətirmədiyinə inanmaqla bərabər, gerçəklərin ifadə olunmasını da vacib hesab edirik. Bizcə, Talıbzadə Qacarlar dövlətində islahatların aparılması məsələsində səmimi bir yol tutmuş, Qərb mədəniyyətinə münasibətdə əsasən doğru yolda olmuş, sadəcə, Türk-Turan dövlətlərinin hakimiyyət dövrünü cəhalətlə, İran-Fars dövlətlərinin dövrünü isə nisbətən müsbət formada izah etdiyi üçün yanlışlığa yol vermişdir. Ancaq biz onu da yaxşı bilirik ki, yalnız Talıbzadə deyil XIX əsr və XX əsrin əvvəllərində bir çox türk mütəfəkkirləri, o cümlədən M.F.Axundzadə, Z.Marağalı, M.Kazımbəy, Ə.Ağaoğlu, M.Ə.Rəsulzadə, S.H.Tağızadə və başqaları da ilk dövrlərdə irançılığın təsiri altında olmuş, onlardan yaınız Ə.Ağaoğlu, M.Ə,Rəsulzadə sonralar birmənalı şəkildə bu təsirdən qurtularaq Türk-Turançı yolu izləmişlər.Talıbzadə hesab edirdi ki, “İran” millətinin ikinci düşməni birincidən qat-qat güclü olan elmsizlik, mənəviyyatsızlıqdır. Belə ki, millətin daxilində məslək vəzifələrinin müqəddəsliyinə, ya da mənəviyyatın hüduduna inam yoxdur və hər iş şüursuz, müəyyən bir qərəz üzündən görülür. O yazır: “Xalqdan gizli, ya aşkar surətdə aldığımız malı sahibinə qaytarmırıq. Ehsan veririk, öz cəlal təmtərağımızı göstərmək üçün – möhtac yoxsul kənarda qalır, varlıları dəvət edirik. Bir qarınlıq şey satmaq üçün on dəfə Allahın adına and içirik, yalandan şahid çəkirik. Bir qardaş gündəlik xərcinə möhtacdır, bir qardaş var-dövlət içində üzür. İstisnasız olaraq, bizim bütün işlərimiz mövzu və mənadan xaric olmuşdur. Buyurun, əgər bizim inamımız olsaydı, belə edərdik?.. Deməli, bu inam zəifliyi bizim vicdan güzgümüzü ləkələmişdir. Bu cəhətdən bizim mənəvi hissiyyatımız tamamilə məhv olub yoxa çıxmışdır. Əsli mənada ya diri ölü, ya hərəkət edən cəmad (canlı) olmuşuq. Bu qədər fəlakət, əziyyət, zülm və istibdadın ayaq altısına düçar olmaqda, sanki bizə Allahın qəzəbi tutmuşdu. Əgər ayılıb hissə gəlməsək, dirilməsək, öz azadlığımızı qoruyub saxlamaq qüdrətinə qabil olmayacağıq. Bu çox ali “bəxşeyiş” asan gəldiyi kimi, asanlıqla da gedəcəkdir. Əgər bu, müsəlləmdirsə, pinəçidən tutmuş birinci şəxsə qədər hamımız bu hədiyyəni ələ gətirməyə əlbir olduğumuz kimi, onun islahında da gərək hamımız – kişi-arvad, yoxsul-varlı, savadlı-savadsız, böyük-kiçik, bütün ölkə əhalisi müttəfiq və əlbir olaq”. Talıbzadəyə görə, bu anlamda nüfuzlu şəxlər, tacirlər, sənətkarlar, ruhani alimlər bu məsələdə əlbir olub yalnız millətin mənafeyini düşünməlidir. Maraqlıdır ki, əvvəlki dövrlərlə müqayisədə 1906–1907-ci illərdə yazdığı bəzi məqalələrində Talıbzadə artıq Rusiya və İngiltərəni müsəlman-türk dövlətlərinə, o cümlədən Qacarlara düşmən kimi görmədiyini yazaraq Qərb mədəniyyətini əvvəlki kimi tənqid etmirdi. O yazır: “Mən ərz edirəm ki, bu iki dövlət əvvəllər bizim düşmənimiz idi, indi isə dostlarımızdırlar. Bu nə deməkdir?! Dünən İranın düşməni, bu gün dostu: bu necə oldu? Bəli, bu iki inkişaf etmiş ölkə dünən bizim elmsizliyimizin, bizim bekarçılığımızın, bizim fərasətsizliyimizin düşməni idilər. Onlar məəttəl qalmışdılar ki, biz nə üçün bu qədər zülm-fəsadın pəncəsində əsir qalmışıq, nə üçün süduri-binur (Nazirlər Kabineti) ölkənin və xalqın məhvinə bu qədər çalışır? Məgər bu, ölüm yuxusudur ki, bunlar ayılmırlar: Bu necə şiddətli ölümdür ki, min İsrafil şeypuru çalındı, lakin cəhalət qəbirlərində yatmış bunlar hələ də ayağa qalxmadılar?! Həmən iki dövlət bizim bu cəhalətlərimizin düşməni idilər, yoxsa ölkəmizin düşməni deyildirlər. İndi ki iranlı bircə “ədalət” şeypurundan ayıldı, onlar bizə ancaq məhəbbət, köməklik və inkişafımıza yardım edəcəklər; nə indi, nə də gələcəkdə bizimlə heç bir ədavətləri olmayacaqdır. Çünki ayıq və fərasətli xalqla dostluq, məhəbbət və ticarət əlaqəsi qafil, cahil, süst və tənbəl xalqdan yüz dəfə yaxşıdır”. Bizcə, Talıbzadənin Qərb mədəniyyətinə münasibətdə mövqeyinin xeyli dərəcədə dəyişməsi təsadüfi ola bilməzdi. Əvvəllər Qərb mədəniyyətini süni mədəniyyət adlandırıb onu təqlid etməyin mənasızlığından bəhs edən Talıbzadənin artıq onları tamam başqa bir formada təqdim etməsi çox düşündürücüdür. Hər halda ömrünün son çağlarında onun dünyagörüşündə Qərb mədəniyyətinə və irançılığa meyilliliyin bir qədər artması hiss olunur.Talıbzadə əvvəlcə bir məsələni də çox doğru müəyyənləşdirmişdir ki, İslam dünyasının mövcud problemlərdən xilas olması üçün çıxış yolu nə xaçpərəstləri düşmən elan edib onlarla müharibəyə girmək, nə də Qərb dəyərlərini kor-koranə şəkildə təqlid yoluyla İslam Şərqi ölkələrində tətbiq etmək də dogru ola biilməz. O, bütün bunlardan ən doğru yol kimi, birincisi milli-dini dəyərləri yenidən gözdən keçirib onlara olunmuş əlavələrdən xilas olmağı vacib hesab etmişdir. Talıbzadəyə görə, əgər İslam dini və milli adət-ənənələr bütövlükdə hər hansı müsəlman xalqının varlığıyla birbaşa bağlıdırsa, o zaman onları yenidən nəzərdən keçirib yanlışları və doğruları obyektiv şəkildə ortaya qoymaq lazımdır. Xüsusilə də İslam dininə və onun qayda-qanunlarına münasibətdə həssas olmaqla yanaşı, Talıbzadə hesab edirdi ki, əgər bu gün müsəlman xalqlarında, onun dövlətlərində bir geriləmə, tənəzzül varsa, bunu ilahi təqdirlə bağlayıb qeyri-adi dini-mistik üsullarla həllinə ümid etmək doğru deyildir. Çünki bu cür düşüncə tərzi müsəlman xalqlarını düşdüyü bəladan xilas etmək əvəzinə, əksinə, inkişaf yolunu tutmuş Qərb dövlətlərinin köləsi halına gətirir. Deməli, müsəlman xalqları da mahiyyətinə varmadan bütün milli-dini adət-ənənələrdən möhkəm yapışmaqdansa, rasional şəkildə onları müzakirəyə çıxarıb saf-çürük etməyi bacarmalıdır. Çünki yalnız o xalqlar daim dünyada varlıqlarını qoruyub saxlaya bilirlər ki, dünyanın real şərtlərinə uyğun olaraq zəmanə ilə ayaqlaşır, milli-dini adət-ənənələri ilə dövrün tələb etdikləri arasında uzlaşmanı tapmağı bacarırlar. Maraqlıdır ki, Sovetlər Birliyi dövründə bəzi tədqiqatçılar Talıbzadənin bu cür islahatçı fikirlərindən çıxış edərək onu ateist və kommunist kimi qələmə verməyə çalışmışlar. Əsl həqiqət isə ondan ibarətdir ki, Talıbzadənin dünyagörüşündə səmavi dinlərin inkarı deyil, həmin dinlərə, o cümlədən İslam dininə olunmuş əlavələrin, dini xurafatın və dini mövhumatın tənqidi, eyni zamanda isə Qərb mədəniyyətinin də müsbət və milli xüsusiyyətlərə zidd olmayan cəhətlərindən faydalanmaq mühüm yet tutmuşdur. Bu baxımdan Talıbzadəyə görə, islam dünyasının mövcud problemlərdən xilas olması üçün ən vacib məsələlərdən biri də Qərb dövlətlərinin tənəzzüldən tərəqqiyə, sxolastik fəlsəfi təfəkkürdən dünyəvi fəlsəfi təfəkkürə hansı üsullardan istifadə edərək yol almasını müəyyənləşdirmək idi. Bizcə, bu məsələdə də Talıbzadə xeyli dərəcədə haqlı idi ki, müsəlman xalqları, onun dövlət başçıları və mütəfəkkirləri Qərb mədəniyyətini ya qara, ya da tamamilə ağ rəngdə görməkdən əl çəkib, onların əldə etdikləri uğurların əsl mahiyyətinə varmalı və bundan özlərinə müəyyən bir nəticə çıxarmalıdırlar. Bu dövrdə Qərb mədəniyyətinin, Qərb fəlsəfəsinin əsl mahiyyətinin aşkara çıxarılması ilə yanaşı, onun müsəlman xalqları arasında nə cür başa düşülməsi, hansı anlamda tətbiqinin mümkünlüyü, ya da mümkünsüzlüyü detallarına qədər analiz edilməlidir. Ümumilikdə, Talıbzadənin, əsasən, həm milli-dini dəyərlərə münasibətdə, həm də Qərb dəyərlərinin hansı şəkildə mənimsənilməsi məsələsində doğru yol tutması qənaətindəyik. Hesab edirik ki, Talıbzadə də Əfqaninin, Zərdabinin müəyyənləşdirdiyi kimi, milli-dini dəyərlərlə Qərb dəyərlərinin hansı formada və üsulda uzlaşdırılması məsələsində əsasən doğru bir yol izləməyi bacarmışdır. Sadəcə, o, yuxarıda da qeyd etdiyimiz kimi, yalnız ömrünün son çağlarında Qərb mədəniyyətinə və irançılığa bir qədər çox meyil göstərmişdir. Ancaq ömrünün son dövrlərində onun Qərb mədəniyyətinə və irançılığa müəyyən qədər meyil göstərməsi ümumilikdə Azərbaycan türk fəlsəfi və ictimai fikir tarixinə verdiyi töhfələrə ciddi xələl gətirməmişdir.AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi,dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu) 

Varoluş ve Özgürlük Mücadelemiz Devam Ediyor…

Kıbrıs Türk Halkının çok ağır bedeller ödeyerek vermiş olduğu varoluş ve özgürlük mücadelesi sonucunda bağımsızlık, egemenlik ve özgürlüğünün simgesi olarak ilan ettiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti 35’inci kuruluş yıl dönümünü kutluyor.Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesi tamamlanmış bir süreç değildir. Bilakis ilk günkü azim ve kararlılıkla yoluna devam etmekte olan canlı bir süreçtir… Kıbrıs konusuna bir çözüm bulunabilmesi amacıyla 50 yılı aşkın süredir aynı yöntemlerle devam ettirilmeye çalışılan müzakereler en son olarak Crans Montana’da Rum lideri Nicos Anastasaides’in de geçtiğimiz hafta itiraf ettiği üzere Rum tarafınca sabote edilerek çökertilmiştir!  BM Genel Sekreterinin kısa süre önce BM Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda da belirttiği üzere Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebi söz konusu olmuştu! Anlaşılan o ki BM Genel Sekreterinin taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebi daha ilk andan itibaren görüldüğü gibi Rum tarafınca kesin bir dille geri çevrilerek reddedilmiştir!KKTC’nin 35’inci yıl kutlamalarının tam da arifesinde Rum lider Nicos Anastasiades basın mensuplarının karşısına çıkarak; Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlikten kaynaklanan tüm kurumlarda karar alma mekanizmalarına etkin katılım hakkına karşıyız. Türkiye’nin garantörlüğü sona erdirilerek Türk askerleri Ada’dan tamamen çekilmelidir. Doğal gaz konusunu müzakere masasına getirmeyiz. Doğal gaz federal devletin konusudur! Şeklinde bir dizi açıklamalarda bulunmuştur!Anastasiades, görüldüğü üzere olası bir federasyon temelindeki çözümde federal devletin sadece Rumlara ait olacağı gibi hâkimiyetçi bir düşünce yapısına sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır! Rum tarafı federal ortaklığı birlikte yönetilecek bir sistem olarak değil de sadece Rumlara ait bir hak olarak görmektedir!  Anastasiadis bununla da yetinmeyip her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Bu gerek bakanlar kurulu gerekse de diğer federal kurumlar için geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere verilecek geniş hakların devletin işlevselliğini bozacağını düşünüyorlar” diyerek, Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini açıkça bir kere daha ifade etmiştir.Rum tarafı siyasi eşitlik, yönetime etkin katılım, dönüşümlü başkanlık, güvenlik ve garantiler gibi konuları kabul etmeyeceklerini açık açık söylüyor. Söylemeye de devam ediyor. Üniter Rum devleti içerisinde federal devlet organizasyonunun Rumlara ait bir hak olduğu ve bu bağlamda otonom bir bölgede Kıbrıs Türkleri olarak bizden azınlık haklarını kabul etmemiz bekleniyor. Rum tarafının böyle bir durumu asla kabul etmeyeceğimizi bile bile dile getirmeleri ne anlama geliyor?Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın Anastasiades’in dolayısı ile Rum toplumunun, Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığı bir kere daha açıkça ortaya konmuştur!Elli yılı aşkın süredir Kıbrıs konusunun çözülebilmesi için yapılan müzakereler, Rum lideri Nicos Anastasiades’in geçtiğimiz hafta düzenlediği basın toplantısında itiraf ettiği üzere Rum tarafının katı ve uzlaşmaz yaklaşımları nedeniyle mümkün olmamıştır!Anastasiadis, dolayısı ile Rum tarafı bizden federasyon görünümlü otonom/üniter Rum devletini azınlık olarak kabul etmemizi bekliyor! Rum tarafının bütün amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır! Kıbrıs Türk Halkı çok ağır bedeller ödeyerek vermiş olduğu varoluş ve özgürlük mücadelesini Rum üniter devleti içerisinde azınlık haklarını kabul etmek için mi vermiştir? BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda da belirttiği, taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebinin gerçekleşmesi Rum tarafının ortaya koymuş olduğu düşünce yapısı itibarı ile yakın bir tarihte pek mümkün görünmemektedir. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Crans Montana sonrasında sık sık dile getirdiği Rum tarafında zihniyet değişikliği beklentisinin oluşmadığı ve yakın bir gelecekte de olmasının mümkün olmadığı açıkça Anastasaides tarafından açıkça ifade edilmiştir.Peki, bundan sonra Kıbrıs Türk tarafı olarak ne yapacağız? Bizi Rum lideri Anastasiades’in açıklamaları ilgilendirmez! Biz BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyine sunduğu raporu dikkate alıp tek taraflı olarak kendi vizyon ve müzakere yöntemimizi belirleyerek Rum tarafında zihniyet değişikliği olmasını mı bekleyeceğiz? Bir toplumda zihniyet değişikliği acaba ne kadar sürede gerçekleşir hiç düşündünüz mü? Müzakere tarihi boyunca yani 50 yılı aşkın süredir değişmeyen katı ve uzlaşmaz Rum zihniyetinin ne kadar sürede değişeceğini öngörebiliriz? Federal çözümden başka hiçbir öneriyi görüşmez ve müzakere etmeyiz diyerek Rum tarafının oluşturduğu statükonun devamına hizmet etmiş olmaz mıyız? Kıbrıs Türk Halkı, Rum tarafında pozitif yönde bir zihniyet değişikliği olması için acaba ne kadar bir süre daha bu şekilde ambargolar altında yaşamaya devam edecektir?  Rum tarafında bir zihniyet değişikliği olmasını beklemek ucu açık olmayacak bir müzakere süreci anlayışı ile çelişmez mi?Artık bir yol ayrımına geldiğimizi herkes görmelidir! Var olan yalın gerçekleri görmemezlikten gelmeye çalışmak ne yazık ki Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesine zarar verir!Kıbrıs Türk Halkının beklentisi 50 yılı aşkın süredir devam eden bu belirsizliğin artık ortadan kalkmasıdır. Kıbrıs Türk Halkı Rum üniter devleti içerisinde asla azınlık olmayı kabul etmez! Kıbrıs Türk Halkının bir 50 yıl daha beklemeye tahammülü yoktur.  Tüm iyi niyetli uyarılara rağmen Rum tarafı hala Doğu Akdeniz’de katı ve uzlaşmaz tavırlarını devam ettirerek bir çatışma ortamı oluşmasına hizmet eder şekilde davranmaya devam ediyor! Rum tarafının saldırgan ve tehditkâr tavırları umarım kötü bir durumla karşı karşıya kalmamıza neden olmaz!  Sonuç itibarı ile;Kıbrıs Türk Halkı olarak Birleşmiş Milletler yetkililerinden beklentimiz bir an önce durum tespiti yaparak ambargoların kaldırılması yönünde somut adımlar atmalarıdır! Kıbrıs Türk Halkı asla Rum tarafının peşinden sürüklenmek istememektedir. Kıbrıs Türk Halkının beklentisi uluslararası alanda hak ettiği haklarını alabilmektir. Anastasiades ve Rum tarafı şunu iyi bilmelidir ki, Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesi tamamlanmış bir süreç değildir. Bilakis azim ve kararlılıkla devam etmektedir…Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletimizin 35’inci kuruluş yıl dönümü hepimize kutlu olsun.   

SANAT ENGEL TANIMAZ...

SİVAS’TA BİR İLKE DAHA İMZA ATILIYOR…  “ZOR ZANAAT İNSAN OLMAK” KOMEDİ OYUNUENGELLİLER TARAFINDAN SAHNELENECEK…  Sende Gülümse Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ile Sivas Sanat Konağı-Sanat Evi’nin (Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği) birlikte oluşturduğu “Sanat Engel Tanımaz Projesi” kapsamında, tamamı engelli bireylerden oluşan Replikhane Tiyatro Gurubu 04 Aralık 2018 Salı günü Saat:19.30’da Sivas Atatürk Kültür Merkezi’nde Vedat Çiftçi’nin derlediği “Zor Zanaat İnsan Olmak” adlı komedi oyunuyla seyirciyle buluşuyor.  Proje bu güne kadar ülke genelinde yapılan engelli projelerinden çok daha farklı. Bu gurupta, oyuncusundan rejisine, makyözünden suflörüne kadar gurubun tamamı engelli arkadaşlardan oluşuyor. Ayrıca oyunu izlemeye gelecek olan sağır ve dilsiz arkadaşlar için bir Türk İşaret Dili Eğitmeni sahnenin köşesinden oyunu onlara anlatıyor.  Projenin kabul edilmesi halinde gurup bu oyunu, ülke genelinde tüm şehirlerde seyirciyle buluşturacak. Oyunu, Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği Başkanı Sema Çiftçi yönetiyor. Sende Gülümse Derneği Başkanı Pehlül Polat projenin amacını şöyle açıklıyor:  “Projenin amacını engelli bireylere bireysel becerilerinin farkında olmaları konusunda yardımcı olmak, sosyal ortamlarda iletişim kurmaları konusunda cesaretlendirmek ve özgüvenlerini artırmak, yaratıcılıklarını ve yeteneklerini sergileyebilecekleri ortamlar oluşturmak, günlük hayatta yaşadıkları sorunları sahneden anlatarak diğer bireyleri bilinçlendirmek ve daha duyarlı hale getirmek olarak sayabiliriz. “ Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği Başkanı Sema Çiftçi ise şöyle diyor:  “Sanat dalları içerisinde en zor dallardan biri olan tiyatro sanatının gücünü engelli arkadaşlarımızın gücüyle birleştirerek onların yeteneklerini ve özgüvenlerini açığa çıkarıp sanatsal faaliyetlerin engel tanımadığını ispat edeceğiz. Tüm sanat severleri 4 Aralık 2018 günü saat 19:30’da Sivas Atatürk Kültür Merkezi’ne bekliyoruz.”  Formun Üstü Formun Altı  

Bişkek’te KKTC’nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlandı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 35’inci kuruluş yıl dönümü Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te düzenlenen programla kutlandı.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bişkek Temsilciliği tarafından 15 Kasım 2018'de düzenlenen programa büyükelçiler, müşavirler, akademisyenler ve basın mensupları katıldı.Program şehitler için saygı duruşu ve milli marşların okunmasıyla başladı ve ardından KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay’ın 15 Kasım Cumhuriyet Bayramı mesajının okunmasıyla devam etti. Özersay mesajında, “Kıbrıs Türk Halkının kendi kendini yönetme ve kendi geleceğini tayin etme hakkının en önemli simgesi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 35. yıl dönümü kutlu olsun. Bu topraklarda onurumuzla bir Halk olarak yaşayabilme ve kimliğimizi var etme mücadelemiz devletimizin kuruluşundan da önceye dayanmaktadır ve geçen süre zarfında bu uğurda çok bedeller ödenmiştir.” dedi.Türkiye Cumhuriyeti Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat, programda, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının Kıbrıs davasını yüreklerinde taşıdıklarını söyledi. Cengiz Kamil Fırat, “Saygıdeğer Büyükelçim, 35. yıl dönümümüzü kutluyoruz burada. Ana vatan, yavru vatan, hep bir aradayız. Size hem görevinizde başarılar diliyorum hem de Türkiye Cumhuriyeti Bişkek Büyükelçiliği olarak her zaman Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin buradaki temsilciliğiyle bir arada olacağımızı, her zaman birlikte hareket edeceğimizi bugün de dile getirmek istiyorum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı ve çoğulcu bir devlettir. Kıbrıs Türk Halkı bu aşamaya büyük güçlüklerden sonra birlik ve beraberliği korumak suretiyle gelmeyi bilmiş, tarihte pek az halkın karşı karşıya kaldığı çetin sınavları başarıyla vermiştir. Kıbrıs Türk Halkı’nın varlığını, hakkını ve eşitliğini muhafaza kararlılığı, geleceğin en büyük teminatıdır. Şüphesiz ana vatan bu yolda Kıbrıs Türkü’nün her zaman destek bulduğu, sonsuza kadar da bulacağı yerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin her vatandaşı Kıbrıs davasını yüreğinde taşımakta, sizlerle üzülüp sizlerle sevinmektedir. Gücümüz, birliğimizden ve sarsılmaz gönül bağımızdan ileri gelmektedir.” diye konuştu.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bişkek Temsilcisi Atınç Keskin de ata yurt Kırgızistan ile ilişkilerin geliştirilmesinin memnuniyet verici olduğunu ifade etti. Atınç Keskin, “Bugün ata yurt Kırgızistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda önemli bir köprü vaziyeti gören Temsilciliğimizin ata yurt Kırgızistan’daki faaliyetlerinin 12’inci yıl dönümünü kutlamanın da ayrıca haklı gururunu yaşamaktayız. Dile kolay tam 12 yıl önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’mizin Beşparmak Dağları ile ata yurt Kırgızistan’ımızın ulu Tanrı Dağları’nı bir araya getirdik. Başta turizmde nitelikli insan kaynağı ihtiyacı olmak üzere yüksek eğitim ve öğrenim alanlarında, sportif, sosyal ve kültürel faaliyetler çerçevesinde ata yurt Kırgızistan ile kurduğumuz ilişkilerimizin her geçen gün geliştiğini huzurlarınızda ifade etmek isterim.” sözlerini söyledi.Atınç Keskin, TRT AVAZ / MEDIAMANAS muhabirine verdiği röportajda da ülkenin kuruluş yıl dönümünü dostlarla birlikte kutlamaktan memnuniyet duyduğunu belirterek, “Bugün 15 Kasım 1983’te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 35. kuruluş yıl dönümü için burada bulunmaktayız. Temsilciliğimiz bugün bu konuyla ilgili resepsiyon verdi. Açıkçası çok da mutlu olduk. Dostlarımızı bir arada görmekten dolayı mutlu olduk. Kırgızistan’da bizi seven insanların bu anlamlı günde sevincimizi paylaşması bizi fevkalade onurlandırmıştır. Sizlerin aracılığıyla Cumhuriyetimizi tekrardan kutluyor, teşekkür ediyorum.” dedi.Resepsiyona katılanlar TRT AVAZ /MEDIAMANAS Muhabirine verdikleri röportajlarda duygularını dile getirdi:Türkiye Cumhuriyeti Bişkek Büyükelçiliği Üçüncü Kâtibi Ayşe Aydoğdu, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasının yıl dönümünü kutlamak için burada bir araya geldik. Bunu Kıgızistan’da ata yurdumuzda yaptığımız için çok memnunuz. Biliyorsunuz Kırgızistan’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir temsilcisi var. Burada bir Büyükelçimiz var. İlk defa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Büyükelçisi bu güzel günü Kıgızistan’da kutluyor. Bu da ayrıca memnuniyet verici bir durum.” dedi.Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) Bişkek Program Koordinatörü Ali Muslu, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 35. yılını Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı ve şahsım adına tebrik ediyorum. Malum, geçmişte çok acılar yaşandı. İnşallah bundan sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, dünya siyasetinde ve halklar arasındaki yerini alacaktır. Buna inancımız sonsuz. Bizim de Türkiye olarak, bir Türk vatandaşı olarak, bu konuda elimizden gelen gayreti göstereceğimizi ifade etmek istiyorum.” dedi.T.C. Bişkek Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtma Müşaviri Doç. Dr. Nuri Şimşekler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’mizin kuruluş yıl dönümünü bugün ata topraklarında, ata yurtta kutlamanın büyük sevincini ve gururunu yaşıyoruz. Bu vesileyle gönlümüzde her zaman en önemli yere sahip olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, kardeşlerimizi, vatandaşlarımızı saygıyla selamlıyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasında emeği geçen vefat etmişlere Allah’tan rahmet diliyoruz. Hep birlikte aynı gönülde, aynı güzelliklere hizmet etmek dileğiyle selamlıyor, herkese sağlık diliyorum.” dedi.Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Anvarbek Mokeyev, “Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bişkek Temsilciliği’nde hepimiz yavru vatanımız olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 35. yıl dönümünü kutlama törenine katılıyoruz. Ben çok gurur duyuyorum. Asırlar boyu bağımsızlık için mücadele eden Kuzey Kıbrıslı Türk kardeşlerimizin uluslararası kurumların tarafsızlığıyla inşallah gelecekte bağımsızlığı uluslararası düzeyde tanınan bir devlet olacağına inanıyorum. Tabii Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin halkı bu yolda büyük kayıplar, şehitler verdi. Kırgızistan’ın Türkiye Büyükelçiliği’nde çalıştığım dönemde, Kırgızistan’ın Tahran Büyükelçiliği’nde müsteşar olarak çalıştığım dönemde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin en kuvvetli, en kararlı ve ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş ile de birkaç defa görüşmüştük. Biz kendisinin bağımsızlık yolundaki mücadelesini ve kararlılığını biliyorduk. O da her zaman ‘İnşallah bir gün gelecek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olacaktır.’ diyordu. Biz de onun dilek ve temennilerini aynen destekliyorduk ve şimdi de desteklemeye devam ediyoruz. İnşallah rahmetli Cumhurbaşkanı’mızın dilekleri gerçekleşecek ve emellere ulaşılacak. Fırsattan yararlanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 35. yıl dönümünü kutluyor, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan kardeşlerimizi en kalbi duygularımla tebrik ediyorum.” dedi.Program ikramlarla sona erdi.KKTC Bişkek Temsilcisi Atınç Keskin aynı gün MEDIAMANAS'ın canlı yayın konuğu olarak, KKTC'nin 35. kuruluş yıl dönümü ve ülke hakkında bilgi verdi.MEDIAMANAS

Ekonomide faiz krizi...

NECDET BULUZŞu noktaya dikkat:Alınan onca önleme rağmen piyasalardaki durgunluk sürüyor. Halk deyimi ile “dal kımıldamıyor.”Pahalılık sürüyor, buna bağlı enflasyon yükseliyor.Bankalar % 15-20 arasında faiz yarışına girdi.Parası olan parasını faize veriyor. Harcamaktan kaçınıyor. Dövizdeki beklentiler faizlerdeki yükselmeye bağlı şimdilik olduğu yerde duruyor. Faizlerde inme beklendiği anda faizde yükselmenin olacağı endişesi halen giderilemedi.Faizlerin bu kadar tavan yaptığı bir ekonomide döviz belli noktada durabilir, bunu bu şekilde frenlemek mümkündür ama işte piyasalarda “dalın kıpırdamaması” buradan kaynaklanıyor.Bu durumda ekonomideki beklentilerde iyileşme olabilir mi?Bunun yanıtını İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan bakınız ne şekilde veriyor, kendisini dinleyelim:"Bazı ülkeler enflasyona, bazı ülkeler işsizliğe hassas. Türkiye ekonomisi, Türk toplumsal hayatı da dövize hassas. Dövizin mutlaka dengeye oturması çok önemliydi. Şu anda o konuda önemli, pozitif gelişmeler var. Bunun arkasından enflasyonu dengelememiz gerekiyor. Türkiye'nin yeniden hiper enflasyonu yaşama lüksü yok. Enflasyon bütün kötülüklerin anası-babası. Çift haneli enflasyonun en kısa zamanda hayatımızdan çıkması gerekiyor. Tabi biraz zaman alacak, burada biraz sabra ihtiyacımız var. Ardından da faizlerin dengeye oturması gerek. Faizlerin şu an en yüksek seviyesinden geriye doğru gidişini görmekteyiz ama bunun Türk sanayisi için rekabet edebilir faiz oranı olduğunu söylemek mümkün değil. Bu faiz oranları ile Türkiye'nin bırakın yeni yatırım yapması, mevcudu bile sürdürmesi mümkün değil. Bu yüzden mutlak suretle enflasyon ve faizleri, finansal istikrarın çizgisi içinde makule getirmemiz gerek. Belki Hazinenin faizleri bir iki puan düşüyor, bu sevindirici ama bankaların oluşturduğu kaynak noktasında henüz enflasyona bağlı olarak daha mevduat faizlerini düşürmesi adına elleri çok güçlü değil. Dışarıdan da henüz istenen ölçüde, güçlü, Türkiye'yi rahatlatacak maliyetli fon akışı sağlanmış değil".”Ekonomide sorunlar bu kadar mı?Hiç kuşkusuz değil.İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan'a göre Türkiye ekonomisini sıkıntıya sokan bazı başlıklar şunlar: Özel sektörün döviz borcu: Reel sektörün çok ciddi döviz yükümlüğü var. Dövizde oynama olduğu zaman Türk şirketlerinin bilançolarında ciddi bir tahribat oluşuyor. Tasarruf eksikliği: Temel problemimiz şu; ne yazık ki biz kendi tasarruflarımızla borçlanmıyoruz. Öyle olunca da tabii yurt dışındakilerin tasarrufuna ihtiyacınız var. Bu nedenle özel sektörün borç yükünün ötesinde bu borcun kaynağının yabancı finansman olması sorunu Türkiye’nin temel problemi. KDV yük oldu: Tüketim vergisi diye hayatımıza giren KDV, tüketim vergisi olmaktan çıkmış sanayicilerin üzerinde muazzam bir finansman yükü haline gelmiş. Geçen yılın en büyük 500 sanayi şirketinin 7-8 milyar lira seviyesinde KDV yükü var. Reel sektör üzerinde tahminimiz 70-80 milyar liralık KDV yükü var. Haksız rekabet, kayıt dışının en temel nedenlerinden birisi KDV. Bu haliyle KDV'nin Türkiye'nin menfaatlerine ve gerçek anlamda girişimciliğine fayda mı zarar mı getirdiği konusunda şüphelerim var. Bunun masaya yatırılması lazım.Konuyu toparlayalım:İçinde bulunduğumuz ekonomik durum kırılganlığını koruyor. Faizlerin yükselişinden yakınmamıza rağmen, dövizdeki yükselişi bu şekilde önleyebildiğimiz görülüyor.Demek ki ortada dengesizlik var. Alınması gereken önlemler var. “Günü kurtarmak” anlayışından vaz geçip, köklü önlemlerle ekonomimizi ancak düzlüğe çıkarabiliriz. Bugünkü anlayışla da bunun şu an için mümkün olmadığını görmekteyiz.Zaten İTO Yönetim Kurulu Başkanı Bahçıvan’ın Türkiye ekonomisini sıkıntıya sokan nedenlerine kulak verdiğimizde konuyu daha iyi anlayabiliriz.necdetbuluz@gmal.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

İşsizler sayısı artıyor...

Necdet Buluz  İçinde bulunduğumuz yılda 1 milyon 200 bin kişi işsizlik maaşı almak için başvuru yapmış.  Önemsenmesi gereken bir rakamla karşı karşıyayız. Bu, tam olarak işsizlik rakamlarını yansıtıyor mu? Hayır. Çünkü işsiz olduğu halde işsizlik maaşı almak için başvuruda bulunmayan bir o kadar daha işsizin olduğunu düşünüyoruz. Çeşitli nedenlerle başvuruda bulunmayanların var olduğu da zaten biliniyor. Bir önemli konu da üniversite mezunu işsizlerinin de işsizler ordusunda önemli bir noktaya gelmiş olmalarıdır. Yapılan son açıklamalarda Türkiye’de işsiz sayısının 3 milyonun üzerinde olduğu söyleniyor. Gizli işsizlerin ise bu sayının dışında olduğuna dikkat çekiliyor.  Bunun anlamı, işsizlik sıkıntısının giderek büyümesidir. Hemen her ay yapılan araştırmalarda işsizliğin giderek büyüdüğü ve önemsenmesi gereken bir konu haline geldiği açıklanıyor. Bu konuda sıkıntıların her geçen yıl daha da ağırlaşarak arttığını da gözlemliyoruz. İşsizlik sigortası Fonu konusu bu nedenle gündeme geldi.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, muhalefet milletvekillerinin işçilerin işsiz kaldıklarında maaş almaları için oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan kamu bankalarına kaynak aktarıldığı eleştirileriyle yapılan iddiayı yalanlamazken, “Kârlı işlemler yapıyoruz ki şu anda fonumuz 125 milyar liraya ulaştı” diyor.İşsizlik fonundan bugüne kadar sadece 27.7 milyar lirası işsizlere verildi.  Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken, Bakan Selçuk, işsizlik sigortasında 2002-2018 döneminde yaklaşık 6 milyon 470 bin kişinin işsizlik ödeneği almaya hak kazandığı bilgisini verdi.Milletvekilleri fondan Karayolları başta olmak üzere başka yerlere kaynak aktarıldığı eleştirisini dile getirdi. CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke ise eleştirilerinde, “gizli saklı bir operasyonla, işsizin ve çalışanların parasını kamu bankalarına aktardığınız ortaya çıktı” dedi.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt ‘ün açıklamalarına da göz atalım:“Fonun daha iyi değerlendirilmesi, fongelirinin artırılmasını sağlamak amacıyla da gerektiği zaman bu fonu doğru kullanmak adına çeşitli işlemler yapılıyor. Yapılan işlemler, İşsizlik Sigortası Fonu Kaynaklarının Değerlendirilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ve Kamu Haznedarlığı Genel Tebliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla, bütün bu işlemlerin, yapılan tüm işlemlerin sonucunda kârlı işlemler yapıyoruz ki şu anda fonumuz 125 milyara ulaşmış durumda” dedi. Bunun üzerine HDP milletvekili Garo Paylan, “Hayır, yönetmelikler kanunların üstünde değildir. Kanunda ‘İşsiz yararına kullanılır’ Hükümetin her fırsatta tasarruf söylemini dile getirmesine karşın, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 155 sayfalık bütçe sunum kitapçığının büyük bir bölümünün fotoğraflardan oluşuyor.İçerisinde yoksulluğu ortaya koyan sosyal yardım programlarının ayrıntılarının da yer aldığı kitapçıkta fotoğraflar geniş yer kapladı. Kitapçığın 24 sayfasında Bakan’ın faaliyetleri sırasında çekilen fotoğraflarına yer verildi. Kitapçıkta ayrıca Bakan’ın yanı sıra Cumhurbaşkanı ile eşinin programlarından çekilen fotoğrafların da yer aldığı görülüyor.Özetleyelim:Pahalılık, ardından gelen enflasyon giderek alım gücümüzü düşürüyor. Fakirleşiyoruz ve muhtaç duruma geliyoruz. Geçinme sıkıntısı içine düşenleri sayısı da her geçen gün katlanarak artıyor.Alınan tüm önlemlere rağmen çarşı-pazardaki pahalılık ve artan ithalatın getirdiği ağırlık açık biçimde görülüyor.Pahalılık önlenemediği süre içinde enflasyonu düşürmek mümkün değil. Bu nedenle bugün enflasyonla mücadele en önemli duruma gelmiştir. Dikkat edilecek olursa enflasyonun % 25’leri aşması ile işçi, memur, emekli, dul ve yetimler de yeni yılda maaşlarına en az % 25 oranında zam yapılmasını talep ediyorlar. “Geçinemiyoruz” yakınmaları artıyor. Bugün halen birçok yerde ihtiyaç sahiplerine belediyelerce kömür, odun, gıda yardımlarının sürmesi de yoksulluğun boyutunu ortaya koyması açısından önemsenmelidir.Zaten işsiz oldukları için işsizlik maaşı almak için başvuruda bulunanların sayısındaki yükseklik de ne durumda olduğumuzun açık bir fotoğrafı değil mi?necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Azərbaycan Türk fəlsəfəsindən yarpaqlar: MİRZƏ ƏBDÜRRƏHİM TALIBZADƏ (3.Yazı)

Hesab edirik ki, Mirzə Əbdürrəhim Talıbzadə Qacarlar dövlətini Avropa idarəçiliyini, özü də əsasən Nəsrəddin şah Qacarın dövründən başlayaraq, zahiri şəkildə yamsıladığına görə haqlı olsa da, ancaq bütün bunları “İran” adı altında ümumiləşdirib “qədim İran mədəniyyəti” ilə müqayisə etməsi çox da obyektiv olmamışdır. Çünki bu bölgədə qədim dövrdə və orta əsrlərdə hökm sürmüş türk dövlətçilik ənənəsi də olmuşdur ki, Talıbzadə “irançılıq” ideyasının təsiri altında burada “təbii, qədim və Kəyan dövrünü” Avropa idarəçiliyi ilə müqayisə etmişdir. Digər tərəfdən isə o, sübut etməyə çalışır ki, Qacarların Avropanı təqlidi zahiri xarakter daşımış və mahiyyət etibarilə ölkədə heç bir ciddi dəyişiklik baş verməmişdir. Mirzə Mahmudun Qacarlarda nazir olan atasının dilindən Talıbzadə yazır: “Bu nazirlərdən biri də mənəm. Səhər gəlib əyləşirəm, ətrafımda neçə nəfər möhtac yaltaq ayaq üstə dayanır və bəzisi də əyləşir. Söhbər edirlər, dinləyirlər. Mən öz vəzifəmə daxil olmayan işlərlə məşğul oluram. Nahar vaxtı çatır, nazirliyin əziz adına döşənmiş məcməyiləri qarınqulular yeyirlər və dağılırlar. Sabah da bu qayda ilə. Bəzən qəbula çağırırlar. Ya sədr-əzəm dalımca adam göndərir. Çox vaxt bir söz eşitmədən geri qayıdıram. Bəzən də əmr olunur ki, şah öz əyanları ilə şikara gedir, siz də əyanlar sırasındasınız, hazırlaşın... Bizim günümüz keçmiş və ölkənin işi bitmişdir. İndi baxın, vicdanı və fəaliyyət qüvvəsi olan hansı adam belə bir sənədsiz postu işğal etmək, yaxud bu məsul vəzifəyə yiyələnmək arzusunu çəkə bilər?..”. Ancaq bütün bunlarla yanaşı, burada maraqlı məqam odur ki, Talıbzadənin “iranlı” kimliyini farslardan az olmayaraq bir türk olaraq mənimsəməsi özünü büruzə verir. Yəni bizcə, o, M.F.Axundzadə və Z.Marağalıdan fərqli olaraq, farsdilli müsəlman olaraq deyil, bir türk kimi avropalıların uydurduğu ümumi “İran” vətəni və dövləti anlamında özünü “iranlı” kimi görür. Hər halda Qacarlar məmurunun kürdlərdən söhbət düşəndə özünü təəssübkeş “iranlı” kimi ondan ayırması məhz Qərb ideoloqlarının apardığı təbliğat və şiəlik nəticəsində türklərin xeyli dərəcədə “iranlılaşdığını” göstərir. Təxminən o dövrdə Azərbaycan türk mütəfəkkiri Məhəmməd Əmin Rəsulzadə də “İran türkləri” əsərində açıq şəkildə yazırdı ki, buradakı türklər əsasən şiəliyin, qismən də “İran mədəniyyətinin” təsiri altında xeyli dərəcədə farslaşıblar, ya da iranlılaşıblar: “Farslar türk ağalarını öz uluslarına yad bulmadıqlarından onları ulusal İran ağaları kimi bəyənmiş, türklər də fars uyğarlığını mənimsəmiş, fars dilini ulusal ədəbi dil saymışlar. Bu yolla 500 (1000) ildən bəri şahlıq taxtında bir Türk xanı otursa da, bu xanlar, eləcə də türklər iranlılaşmış, yəni fars kimi tanınmışlar. Az sayda türkmənlərdən başqa, türklərlə, yəni azərbaycanlılarla Qaşqaylar İranın rəsmi məzhəbi olan şiəliyə bağlıdırlar. Şiəlik İran türklərini elə farslaşdırmışdır, indi onlar özlərini türkləşmiş fars, yəni kökcə iranlı sayarlar...”. Çox ehtimal ki, xüsusilə Talıbzadə, bəlkə də haradasa Marağalı və Axundzadə də özlərini türk olmaqla yanaşı, bu anlamda özlərini iranlı saymış və “qədim İran mədəniyyəti”ni də türklüyə yad hesab etməmişlər. Ancaq bütün hallarda hesab edirik ki, Marağalı və Axundzadə bu məsələlərdə daha çox Qərb mədəniyyətinin və irançılığın (farsçılığın) təsiri altında olduğu halda, Talıbzadədə bu hal özünü çox da büruzə verməmişdir. Hər halda Talıbzadə açıq şəkildə yazırdı ki, ingilislər və ruslar Hindistanı müdafiə etmək, ya da oraya hücum etmək bəhanəsi ilə Qacarların başına açmadıqları oyun qalmamışdır. Çox maraqlıdır ki, Talıbzadə üzun müddət Qərb mədəniyyətinə tənqidi yanaşıb onu çox da təqdir etmədiyi halda, ancaq ömrünün son çağlarında xüsusilə də Qacarlarda baş verən məşrutiyyət dönəmində bu məsələyə bir qədər isti yanaşmışdır. Hər halda Talıbzadənin 20-ci əsrin ilk onilliyində azadlıq, parlament, hürriyyət, məşrutiyyət və bu kimi məsələlərlə bağlı  qələmə aldığı məqalələrində Qərb mədəniyyətinə müsbət yanaşma daha çox hiss olunur. Bu anlamda o zaman Qacarlarda tez-tez səslənən, daha sonra məşrutiyyətlə ortaya çıxan azadlıq, hürriyyət anlayışları ilə bağlı “Azadlıq nədir?” məqaləsində yazırdı: “Deyirlər ki, iranlıya hürriyyət vermişlər. Təzə zühura gəlmiş bu sözün mənasını mən başa düşmürəm. Bu nə deməkdir? Məgər biz qızıla alınmış qul idik ki, azad etdilər. Bəyəm biz başqasından asılı və dustaq idik ki, bizi sərbəst buraxdılar?! Bəs iranlıya necə azadlıq vermişlər ki, böyükdən kiçiyə kimi, hamı fövqalədə sevinclə bir-birini təbrik edir və onu qarşıladığına görə gözaydınlığı verirlər”. Bu sözlərin mənası haqqında indiyə qədər dolğun bir bilgi olmadığını iddia edən Talıbzadə yazırdı ki, əgər “iranlılar”ın bu anlayışlardan xəbərləri olsaydı şadlıqlarını, sevinclərini daha çox ifadə edər, məsuliyyətin yükünü də anlamış olardılar. Talıbzadə yazırdı: “Əgər ərəbcə “hürriyyət”, farsca “azadi”, türkcə “özdənlik” həmən təbii azadlıqdan ibarətdirsə, ümumbəşər övladı fitrətən və təbiətən işlərində və sözlərində azad və muxtardır, onun əmrverənindən (öz iradəsindən) qeyri heç kim sözünün və əməlinin qarşısını ala bilməz, ondan kənar elə bir qüvvə yaradılmamışdırsa, onda heç kimin qüvvəsi çatmaz ki, bizim bu azadlığımızı əlimizdən alsın. Deməli, bu cürə azadlığı alverə çevirmək olmaz”. Talıbzadəyə görə, Qacarlarda “azadlıq” anlayışını sözdə Avropanı təqlid edən Nəsrəddin şah öz bildiyi kimi yozmuş və hakimiyyətə gəlməsindən dörd il sonra ölkədə mütləqiyyəti tamamilə bərqərar etmişdir. Məhz bundan sonra Qacarlarda hər cür azadlıq boğulmuş və öz yerini mütləqiyyətə vermişdir. O yazır: “Nəsrədddin şah cülusundan dörd il sonra, saray politikası şəhid Əmiri-Kəbirdən mütləqiyyətin tam istiqlalından sonra belə lazım gəldi ki, ağıllı və bacarıqlı dövlət adamları mərkəzdən uzaqlaşdırılsın, əzazil və cahil bazar adamları eyşü–işrət gözəlliklərinə şərik olsunlar. Zira, bunların nə daxildə xəta törətmək istedadları vardır, nə də xaricdə aşub törətmək – yəni, nə də savab iş görmək gücləri vardır. Buna görə də mərkəzin məhvəri həmişə elmsiz, yaltaq və xain adamlarla əhatə olundu. Fəqət, xarici işlərin əhəmiyyətinə görə, bu idarədə nibətən qabiliyyətli şəxslər əyləşirdi. Ancaq bütün işlərdəki hərc-mərclik onu da nursuz sədarətin şəxsi mənfəəti ətrafında hərəkətə gətiridi”. Ancaq Qacarlarda yenidən hürriyyət ideyasının ortaya çıxdığını və millətə geri qaytarıldığını deyən Talıbzadə yazırdı ki, artıq azadlıq bir neçə nəfərin deyil, bütün insanların sərvətinə çevrilmişdir. Ancaq bundan sui-istifadə etməyin təhlükəli olduğunu da qeyd edən Talıbzadəyə görə, hər bir kəs ilahi ruhdan ona bir qismət kimi verilənin dəyərini bilməlidir: “İran əhalisinin hər biri bilməlidir ki, o, insandır. Yəni ilahi ruhdan bir qismət də ondadır. Elə iş görməməlidir ki, öz ülviyyəti önündə xəcalət çəksin. Bilməlidir ki, namusu vardır... qadağan olunmuş pis işlərdən uzaqlaşmalıdır. Hər kəs borcludur ki, babalarının ənənlərini sevsin, başqalarına kömək etməyi vacib saysın, öz sözündə və əməllərində sabit olsun. Azacıq fikirləşməklə aydın olar ki, bu müstəqim məsləkdə hamı gərək səhmdar və şərik olsun. Həqiqətən bu, ümumi sərvət olduğu üçün heç kim ona xəyanət etməməlidir. Qoymamalıdırlar ki, bir nəfər xəyanət etsin. Hər kəs bu məsləkdən kənara çıxsa, o, yolu azmış, xalq qarşısında nifrətlənmiş, qəzəbə gəlmiş və məsuliyyətsiz sayılır. Bu məsələdə millətin hər bir üzvü – o, istər ən böyük nüfuz sahibi olsun, ya da adi sıravi işçi – fərqi yoxdur, bərabər məsuliyyət daşıyır. Hərçənd ki, bu hədiyyəni iz verdilər və biz də qəbul etdik, ancaq yuxarıda dediyimzi kimi, indi o azadlığın adına çatdıq. On il səy və çalışmalardan sonra onun layihəsini çızmağa qədəm qoyarıq; otuz ildən sonra bizim xələflərimiz yükün və vəzifələrin ağırlığı, məqsədə çatmağın çətinlikləri üzündən çoxlu ağlaşmalardan rahat olduqdan sonra “axan suyu təzədən geriyə qaytarmaq” olmaz. O vaxt indiki boş səhralar meyvə bağlarına, qəbiristanlar gülüstanlara çevrilər”. Eyni zamanda o, ictimai-siyasi görüşülərində Parlament, ya da Milli Şura Məclisi ilə bağlı fikirlərini ifadə etmişdir. Ona görə Qacarlarda açılan ilk parlamentin sözün həqiqi mənasında xalqın və dövlətin mənafeyini ifadə etməsi üçün ilk növbədə azad və demokratik seçkilər keçirilməlidir. Talıbzadə yazırdı: “Qanunun əsası olan seçki mövhumidir. Məlum deyildir ki, İran əhalisinin nə qədəri seçki hüququna malikdir. Bu səsvermə neçə seçki dairəsinə bölünmüşdür. Bunların hamısı hədsi, qiyasi və təxmini düzəldilib hazırlanmışdır. Əhalini siyahıya alandan, əyalətləri dürüst müəyyənləşdirəndən sonra, həqiqətən, gərək bunların möhkəm əsası və həddi olsun. əsas budur ki, ədalətlə təyin olunmasında onların səs təsviyələrinə düzgün diqqət yetirilməli və riayət olunmaldır. Bununla da millətin vəhdət imarətinin özülündə boşluq qalmasın, gələcəkdə narazılıq və inciklik ortaya gəlməsin, əngəl törənməsin. Əgər indi bunlara göz yumsalar, xalq öz hüququnu başa düşəndən sonra tələb edər”. Talıbzadə hesab edirdi ki, Parlamentin nizamnaməsinə də ciddi diqqət yetirilməli, millət vəkillərinin konkret vəzifələri göstərilməlidir: “Məclis nizamnaməsi misilsiz, dünya məclislərinin əsərləri təsirindən xaric olduğu kimi, eləcə də məclis vəkilləri öz vəzifələrindən kənar işlər görürlər. Yəni bekar qalırlar, yaxud məclis işlərinə dəxli olmayan işlərə cəlb olunurlar, zehinləri qıcıqlandıran siyasi məsələlər, söhbətlər ortaya salırlar. Əlbəttə, məsələdən kənar iş görmək fikir zidiyyəti, söz ixtilafı törədər, əsəbiliyə sövq edər. Dünyanın heç bir yerində elə bir məclis yoxdur ki, əsas qanunsuz, bütün bunları çıxarmazdan əvvəl milli idarələrin şöbələri təşkil olunsun. Əgər olsa, təcili olaraq, qanun çıxarmadan nazirliklər təşkil etməkdən başqa məsələ qoymaz və başqa tələblər etməz”. Talıbzadəyə görə, indiki Parlament idarə üsulu Avropadan örnək alındığı halda, millət vəkillərinin bir çox məsələlərdə onları təqlid etməmək naminə ifrat hərəkət etmələri də doğru deyildir. Bizcə, hətta bu zaman Talıbzadənin özü də qeyri-obyektivliyə yol verərək yazırdı: “Min il azğın şəkildə cəhaləti təqlid etmişik, indi əgər elmi təqlid etsək, bizim cəhalətimizə nə zərəri olacaqdır”. Şübhəsiz, Talıbzadənin min il ərzində türk dövlətlərinin hökm sürdüyü bu bölgədə, cəhalətin hökm sürməsi fikri kökündən yanlışdır. Bizcə, son əsrləri çıxmaq şərtilə türk dövlətlərinin hakimiyyətləri dövründə bu ərazidə əsasən inkişaf olmuşdur. Əgər söhbət Qacarlar dövlətinin quruluşundan bir müddət keçdikdən, xüsusilə də Nəsrəddin şah Qacarın taxta oturduqdan dörd il sonra mütləqiyyətə əl atmasından gedirsə, burada müəyyən həqiqət vardır, ancaq bunuun özünü də ciddi şəkildə araşdırmaq lazımdır.  AMEA Fəlsəfə İnstitutunun aparıcı elmi işçisi, dosent, fəlsəfə üzrə fəlsəfə doktoru Faiq Ələkbərli (Qəzənfəroğlu)  

Federasyon görünümlü otonomi/üniter devlet!

Federasyon yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmaktadır. Kıbrıs’ta bu güne kadar neden federal bir çözüme varılamadığının nedenlerini Rum lider Nikos Anastasiadis geçen gün düzenlediği basın toplantısında tek tek sıraladı! Anastasidis, basın toplantısında “gevşek federasyon” ya da diğer bir ifade ile “merkezden uzaklaştırılmış federasyon” görüşünü “Adem-i Merkeziyet“ olarak tanımlamaya çalıştı.Anastasiadis itiraf niteliğindeki basın toplantısında özetle;”Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlikten kaynaklanan tüm kurumlarda karar alma mekanizmalarına etkin katılım hakkına karşıyız. Türkiye’nin garantörlüğü sona ermeli ve Türk askerleri tamamen çekilmeli. Doğal gaz konusunda Kıbrıs Cumhuriyeti haklarından vazgeçmeyecek. Bu konuyu asla müzakere masasına getirmeyeceğiz. Doğal gaz konusunda en iyi model Norveç Modeli’dir. Gazdan elde edilecek olan gelir bir banka hesabına konur ve çözümden sonra değerlendirilir.” dedi!Anastasiadis’in açıklamalarının Rum Ulusal Konseyi ile Kilisenin bilgisi ve onayı olmadan yapılamayacağını öncelikle bilmemiz gerekir. Açıklama bu anlamda müzakere tarihi açısından da son derece önemli itiraflar içermektedir. Anastasiadis’in açıklaması ile bir kere daha Rum tarafının Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliği ve kararlara etkin katılımını bir türlü hazmedemediği gerçeği açıkça görülmüş oldu.Anastasidis, “Adem-i Merkeziyet“ olarak tanımlamaya çalıştığı önerisinde özetle Kıbrıs Türkleri otonom azınlık haklarını kabul ederek bu anlamda bizden ne siyasi eşitlik ne de dönüşümlü başkanlık beklemesinler. Federal merkezi yönetimin kontrol ve idaresi eskiden olduğu gibi Rum tarafının elinde olacak. Kimse bu konuda sakın boşuna hayaller kurmasın demeye getirmiştir! Rum Yönetimi, Avrupa Birliği’nde bir milyondan az nüfusuna rağmen, 80 milyonluk nüfusa sahip Almanya ile eşit statüde olabiliyor. Ancak buna karşın benzeri siyasal eşitlik ilkesini federal bir çözümde Kıbrıs Türkleri için mümkün olamayacağını söylüyor!Anastasiadis, ”her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Bu gerek bakanlar kurulu gerekse de diğer federal kurumlar için geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere verilecek geniş hakların devletin işlevselliğini bozacağını düşünüyorlar” diyerek, Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini böylece bir kere daha açıkça ifade etmiştir.Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın Anastasiadis’in dolayısı ile Rum toplumunun, Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığı açıkça bir kere daha ortaya konmuş oldu.Anastasiadis, basın toplantısında gündeme getirdiği Adem-i Merkeziyet önerisi ile Crans Montana’da kabul ettiği siyasi eşitlik ilkesinden de geri adım atmış oldu!Yine en başından buyana karşı olduğu dönüşümlü başkanlık konusuna da değinmeyerek bu konuya da olumsuz baktıkları mesajını verdi.Kıbrıs Türklerinin güvenlik endişeleri ciddiye alınmayıp garantörlüğün kaldırılarak Türk askerinin tamamen çekilmesinin şart olduğu yinelendi. Anastasiadis netice itibarı ile söyledikleriyle federasyon modeline ne kadar uzak olduklarını tüm kamuoyunun bilgisine bir kere daha getirmiş oldu.Kıbrıs konusunun bu kadar yıldır bir çözüme ulaşamamasının en büyük nedeni Rum tarafının federal çözümü algılama ve tanımlama farklılığından ileri gelmektedir. Rum tarafı bu bağlamda en başından buyana federal çözümü Kıbrıs Türklerinin azınlık haklarını kabul etmesi halinde otonom bir bölge içerisinde üniter Rum devletini kabul etmesi olarak görmektedir.Anastasiadis, dolayısı ile Rum tarafı bizden federasyon görünümlü otonom/üniter Rum devletini azınlık olarak kabul etmemizi bekliyor! Anastasiadis’in son yaptığı açıklama bunu teyit etmektedir.Rum tarafının bütün amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır!Anastasiadis’in konuşmasında dikkat çeken diğer bir önemli nokta da BM Genel Sekreteri Guterres’in, BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda altını çizerek ortaya koymuş olduğu ’’Kıbrıs’ta var olan statükonun sürdürülebilir olmadığı, Kıbrıs ve etrafındaki doğalgazın iki topluma da ortak fayda sağlaması gerektiği, sonuç getirmeyen ve sonu gelmeyen görüşmelerin artık geride kaldığı, artık ucu kapalı kısa zamanda sonuç almaya yönelik bir sürece ihtiyaç olduğu ’’görüşlerini reddedercesine müzakerelere Crans Monatana’da kaldığı yerden devam edilmesi gerektiğini inatla dile getirmiştir.BM Genel Sekreteri Guterres BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda her iki taraf Kıbrıs Ada’sının geleceğine dair ortak bir vizyonu paylaşıp paylaşmadıklarını tartışsınlar. Bu konuda herhangi bir uzlaşmaya varılması halinde nasıl bir müzakere olacağı konusunda konsensüs olursa müzakerelerin başlayabileceğinden söz etmişti. Anastasiadis’in yapmış olduğu açıklamalara bakıldığında her şeyden önce BM Genel Sekreteri Guterres’in BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporu dikkate almadığı açıkça görülmektedir.    Anastasiadis, uluslararası kamuoyunun beklentilerini dikkate almayarak görüldüğü üzere zamana oynamaya devam ediyor!Anastasiadesayrıca basın toplantısında söyledikleri ile Crans Montana’da süreci çökertenin de kendisi dolayısı ile Rum tarafı olduğunu bu şekilde itiraf etmiş oldu!Görünen o ki, Rum tarafının eşit, adil ve paylaşımcı bir (federal) anlaşma yapma gibi bir niyeti bulunmamaktadır. Bu süreçte bu saatten sonra bize düşen görev varoluş ve özgürlük mücadelemizin neticesinde eşitlik, egemenlik ve özgürlüğümüzün simgesi olarak kurmuş olduğumuz devletimize sahip çıkarak uluslararası alanda hak ettiğimiz yere gelebilmek adına mücadelemizi sürdürmek olmalıdır.KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı, 28 Ağustos 2017 günü Crans Montana’da çöken müzakere süreciyle ilgili olarak  ‘benim samimi inancım odur ki, benzeri süreçlerle varacağımız sonuç da diğerlerinin aynı olacaktır. Aynı anlayışlarla ve aynı metotlarla farklı bir sonuca ulaşmamız olanaksız görülmektedir.’ demişti.  O günden buyana yaşanan gelişmeler ortadadır! Pozitif yönde ne yazık ki bir gelişme söz konusu olmamıştır! Anastasaidis’in yapmış olduğu bu önemli itiraflardan sonra Kıbrıs konusunda ne gibi gelişmelerin yaşanacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz.  Fo

Şifalı bitkilerle gelen zenginlik...

Necdet buluz  Cumalı Bora, bir bitki ustası. Bitkilerden elde ettiği deneyim ve araştırmaları da sabunlarda birleştirip bütünleştiriyor. Ürettiği sabunlarla da temizlik ve şifa kültürümüze katkı sağlıyor. Cumalı Bora’nın çalışmaları sadece ülkemizle sınırlı değil. Fransa başta olmak üzer,birçok ülke bu temizlik ve şifa kaynağı sabunları kullanıyor. “Sabunla bitkiler ve aromaterapiyi, şifa, huzur ve barışı bir araya getirdik. Sabuna bir sanatçı edasıyla baktık” diyor. Son çalışmalarını bir yazıda toplamış,bize de göndermiş. Çalışmalarını ilgi ile izlediğimiz ve takdir ettiğimiz Cumalı Bora’nın yazısı ile sizleri baş başa bırakıyoruz: “Bizler 5 bin yıllık sabun tarihinin bir parçası ve temsilcisiyiz. Anadolu bu tarihin en nadide mücevheridir. Yüce Yaratan keşfedilsin diye sanatını bu topraklara zengince serpiştirmiştir. Anadolu topraklarının üstünü binlerce endemik bitkiyi barındıran muazzam bir örtüyle örtmüştür. Bu zenginliğin üstüne Türk-İslam şifa kültürünü ekleyen ecdadımız çağın çok ötesine geçmişleridir.  Orta çağ Avrupa’sında hastalar cadılıkla suçlanıp ateşe atılırken, ecdadımız Bimarhaneler kurmuş; hastaları musiki, sabun, bitkisel ilaçlar ve su sesi gibi yöntemler kullanarak iyileştirmişlerdir. Anadolu Selçuklularından Osmanlılara önemli şehirlerde darüşşifalar, bimarhaneler açıldığını biliyoruz.  Edirne, Amasya, Bursa, Kayseri gibi şehirlerde çağının çok önünde hekimler ve hastaneler mevcuttur. Amasya’da meşhur hekim Sabuncuoğlu Şerafeddin bu hekimlere özel bir örnektir. Sabun, bitkisel ilaçlar ve cerrahiyi kullanmış, kobay hayvanlar üzerinde deneyler yapmış ve şifa kültürümüzü farklı bir noktaya taşımıştır.  İlaç yapacağı bitkileri dağlarda elleriyle toplayan Şerafeddin, kurtla kuşla, bitkilerle konuşarak şifa aramış. Günümüzde bu kültürün devamını sağlamaya ve tekrar güçlü şekilde ayağa kalkmasına yardımcı olmaya çalışmaktayız. Modernleşme sonrası her konuda geriden takip ettiğimiz dünyayı yakalamak ve hatta eskiden olduğu gibi öncülük etmek için çabalamaktayız.  Sabuncuoğlu Şerafeddin gibi bitkilerle konuşarak başladığımız ve devamında dünyanın en güzel sabunlarını pişirdiğimiz bir yolculuğa devam ediyoruz. Sabunla bitkiler ve aromaterapiyi, şifa, huzur ve barışı bir araya getirdik. Sabuna bir sanatçı edasıyla baktık. Emeğimizi, duamızı, ümidimizi, alın terimizi koyduk içine. Her insanın bam teline dokunacak kokular, frekanslar meydana getirdik. Tıpkı Vivaldi’nin, Bach’ın insan ruhuna notalarla dokunması gibi. Baharda kırlarda gezintiye çıkaran besteler benzeri sabunlarla Torosları, portakal bahçelerini, lavanta tarlalarını banyolara getiriyoruz. Sabun, bizim için bu millete, vatana, kültüre hizmete giriş kapımız oldu. Türkcistus gibi bir cevheri keşfedip gün yüzüne çıkarmamıza vesile oldu. Türkcistus, Anadolu bitki zenginliğinin lokomotif unsurudur.  Sadece bir bitki etrafında milyar dolarlık bir ekonomi oluşturmak; sağlık, turizm, üretim ve ticaret alanlarında yeni bir vizyon ortaya koymak, inşallah ülkedeki yeni fikir ve girişimlerinde önünü açacaktır.  Doğal kaynakların etkin kullanımı, ekonomik değer oluşturmak için Türkcistus katalizördür. Türkcistus bitkisi ve etrafında şekillenen yapı, 21.yüzyılın bitkisi ve fikridir. İnsanla tabiatı yeniden barıştırmanın formülüdür. İnşallah çiçekler bile mutlu olacaklar kaldı ki insanlar olmasınlar.  Çok kıymetli ve şifa kaynağı bir bitki olan Türkcistus, zengin polifenol, proanthocyanidin, bioflavonoid (P vitamin), kateşin, gallik asit ve diğer faydalı bioaktif bileşiklerden oluşuyor. Tüm bunların tek bir bitkide bulunuyor olması onu özel kılmaktadır.  Biz bu bitkiyi keşfettik; daha doğrusu bu bitkinin önemini fark ettik. Araştırmalar, okumalar, dağlarda geziler, gözlemler hatta küçük deneyler derken bu bitkinin memleket meselesi olduğuna tüm kalbimizle inandık. Bu noktada, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, değerli akademisyenler ve Orman Genel Müdürlüğü ve çalışanları devreye girdiler.  Uzun süren örnek toplama ve laboratuvar çalışmaları neticesinde Türkcistus’un kıymeti tescilllenmiş oldu. Güçlü antioksidan içeriği ile günümüzün korkutucu hastalıklarının şifası Türkcistus’tur. Viral hastalıklardan bakteriyel rahatsızlıklara, kişisel bakımdan gıdaya farklı alanlarda ülke ekonomisi ve menfaatleri için zengin bir kaynaktır.  Turizm ve ihracat kalemleriyle desteklendiğinde ekonomimize yakın gelecekte milyarlarca dolarlık girdi ve tasarruf sağlama imkanı doğacaktır. Bu sebeple Türkcistus Vakfı ve buna bağlı olarak Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Borsası ile TürkCistus Enstitüsü ve Akademisi kurulmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Borsa, fiyat belirleyebilme gücü, ürünün kontrollü şekilde toplanıp piyasaya sürülmesi gibi açılardan memleketimize avantajlar sağlayacaktır.  Enstitü ve akademi de Türkcistus üzerine bilimsel araştırmaların artması, yeni faydalarının keşfi, coğrafi işaretleme ve insan kaynaklarının eğitimi ve yetiştirilmesi için çok önemli bir adım olacaktır. Çin, ginseng üzerinden milyarlarca dolarlık ekonomi üretirken memleketimizde Türkcistusla bunu pek tabi gerçekleştirebilir. Cüzi fiyatlarla ülkemizde toplatılan Türkcistusun çay ve farklı baharatları ağırlaştırmak için dolgu malzemesi olarak kullanıldığı acı bir tablo mevcut.  Adeta bina yapmak için hazırlanan betonun içine altın, elmas gibi kıymetli madenler karıştırılıyor. Bu acı ve basiretsiz tablonun değişmesi ve Türkcistusun kıymetini bulması için yapısal adımların atılması elzemdir. Vakıf, enstitü ve borsa ile ilgili daha detaylı bilgiler ekteki dosya mevcuttur.  Sağlık alanında önemli değişimlerin arifesindeyiz. Bir yandan geleneksel tıp Sağlık Bakanlığı tarafından desteklenirken bir yandan da biyoteknolojik ilaçlar tıp dünyasına damga vuruyor. Her şey sağlık için, sağlıklı yaşam için.” necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz      

Gündemdeki konu: Doğu Türkistan...

 Necdet Buluz  Son günlerde Çin’in Doğu Türkistan Bölgesindeki Uygur Türklerine karşı yıllardır devam eden asimilasyon ve işkence uygulamaları dünya kamuoyunun gündemine oturmaya başladı. Biz de günlerdir bu konuda yazıyoruz. Tarihçi İlber Ortaylı da son günlerde gündeme oturan bu konuya parmak basan ve köşesine tanıyanlardan birisi oldu. İlber Ortaylı, Doğu Türkistan'daki Çin zulmüne dikkat çektiği yazısında, "Bu bölgelerdeki nüfus bilgileri doğru değil. Çok yakın gelecekte imha hareketleri vukua gelirse haritanın nasıl değişeceği belirsiz" ifadelerini kullandı."Çin’le barış ve kültür yılına giriyoruz. Bu gibi politikaların uygulandığı ve etnik bir grubun açıkça tahrip edilmesinin hedeflendiği bir ülkeyle hangi kültürel ilişki ve barış yılını birlikte kutlayacağız doğrusu çok merak edilir" diyen Ortaylı, bölgedeki zengin maden kaynakları için Uygur Türklerine büyük baskı yapıldığına dikkat çekti.Şu noktaya da dikkat:İlber Ortaylı Türkiye-Çin ilişkilerini değerlendiriyor ve bu ilişkilerde Uygur Türklerine uygulanan asimilasyonun görmezden gelinemeyeceğini vurguluyor. “Kültürel bağların yoğunlaştırıldığı yıllar ise ancak bunun layık olduğu ülkelerle yapılır “ diyerek noktayı koyuyor.Ortaylı Hoca, araştırmaları ve isabetli görüşleri ile gündem yaratıyor. Tarihi bilgisini ve öngörülerini şimdi de Doğu Türkistan üzerinde yoğunlaştırmış. Bu bölgeye dikkat çekerek önemli gelişmelerin olabileceği görüşlerini yansıtıyor.İlber Ortaylı'nın "Kamplar... İşkence korkunç" başlıklı yazısının ilgili bölümüne kısaca göz atalım: “Birleşmiş Milletler (BM) dünya nüfus hareketliliği haritasını elinde tutuyor. Bu sayede mevcut ülkelerin içindeki köyden şehre göçler gibi hareketlere müdahale etmenin dışında etnik göçleri veya göç zorlamalarını önlemeyi amaçlıyor. Tabii çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da BM mikrofonunun sesleri hakiki gücün çok üstünde. Teşkilat Afrika gibi karşılıklı katliamların (mukatelenin) görüldüğü, kiralık askerler vasıtasıyla Batı devletlerinin cirit attığı, kültürel ve etnik haritası değişiklikler gösteren Mali, Gine, daha önceleri Ruanda’da müdahaleyi doğrusu çok yapamadı, işler olacağına vardı.  Söz galiba daha çok birkaç ülkeye geçiyor ve ora hedefleniyor. Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde bu baskıyı görmek mümkün. Bölgeye herkes giremiyor. Ancak BBC gibi çok kuvvetli yayın organlarının getirdiği bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor. Çin’in açıklamaları çok sathi ve soranla alay edercesine üstü örtülü geçiliyor. Bu bölgelerdeki nüfus bilgileri doğru değil. Çok yakın gelecekte imha hareketleri vukua gelirse haritanın nasıl değişeceği belirsiz. Belirli olsa da BM gibi örgütlerin sözünü geçireceği şüpheli.Bazı nüfus gruplarının akıbeti meçhul. Bunların izlenmesinin ne faşist politikalara ne de emperyalist eğilimlere delil olmayacağı açık. Bu takip 21. yüzyılda insanlığın ve uluslararası demokratik normların işleyebilmesi için gereklidir.Çin’le barış ve kültür yılına giriyoruz. Bu gibi politikaların uygulandığı ve etnik bir grubun açıkça tahrip edilmesinin hedeflendiği bir ülkeyle hangi kültürel ilişki ve barış yılını birlikte kutlayacağız doğrusu çok merak edilir. Dünyada barış yılının kutlanması savaş yapanlar arasında görülür. Kültürel bağların yoğunlaştırıldığı yıllar ise ancak bunun layık olduğu ülkelerle yapılır. Çin tarihi ve dili bizim için önemli ama daha önemlisi varlık ve onurlarının korunması gereken kardeş akraba toplulukların bulunması keyfiyetidir. Doğrusu müzelerimizin gezdirileceği, değerli kültürel varlıkların sergileneceği yerlerin iyi tespit edilmesi gerekiyor.  “Özetleyelim:Biz, Türkiye ile Çin arasında her türlü işbirliğini destekliyoruz. Ancak, Doğu Türkistan’ da kanayan yaranın da tedavi edilmesini gerektiği görüşündeyiz. Bu konuda bizi yönetenlerin atması gereken önemli adımlar var. Ortadaki sorunların iletişim ve diplomatik yollardan çözümü var. Önemli olan cesur adımların atılması ve Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan soydaşlarımızın haklarının korunmasıdır.Dikkat edilecek olursa daha önce Çin ile ilgili köşemizde çok olumlu yazılar yazdık. Ticaret ve turizm alanlarında atılan adımların olumluluğuna dikkat çektik. Çin gibi süper bir ülke ile olan ilişkilerimizi daha da geliştirme yönünde adımlar atılmasını istedik. Hiç kuşkusuz bunları yaparken, soydaşlarımızın geleceğini güven içine almak ve haklarının korunmasında da etkili olmamız gerektiğini bugün bir kez daha yinelemek istiyoruz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz