gokhan-guler-

Gökhan Güler

Türk Dili Konuşan Ülke ve Topluluklar Medya Platformu (Turkmep) kurucusu,

Kıbrıs Türk Basın Konseyi Yönetim Kurulu Üyesi,

KKTC Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Genel Sekreteri,

KKTC ASAM Genel Sekreteri

Turkıcmedia Yönetim Kurulu Üyesi,

1992 Yılında Halkınsesi Gazetesi'nde gazetecilik mesleğine başladı, 

Çalıştığım gazete ve televizyonlar; Halkınsesi, Vatan, Ortam, Kıbrıs, Birlik, Kıbrıslı, Güneş, MilliyetKıbrıs, Kıbrıs Postası, BRT, Kanal T, ART, Akdeniz, Haber Türk,  

GAÜ Türk Dili Edebiyatı Öğretmenliği mezunu,

GAÜ Eğitim Master mezunu,

2009 - 2013 KKTC Cumhuriyet Meclisi Özel Kalem Müdürü,

Rauf R. Denktaş Düşüncelerini Yaşatma Derneği kurucusu ve Disiplin Kurulu Başkanı,

Dr. Fazıl Küçük Hareketi Disiplin Kurulu Başkanı,

Yunanistan’ın Eastmed blöfü(!) ve Türk Akımı

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, Moskova ziyareti öncesinde Rus basınına verdiği röportajda Türk Akımı doğalgaz boru hattı projesinin Yunanistan topraklarından diğer AB ülkelerine uzatılması konusunda Brüksel ile diyalog halinde olduğunu söyledi! Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Yunanistan Başbakanı Çipras’a ne söyleyeceği büyük merak konusu! Öyle anlaşılıyor ki Yunanistan Eastmed konusunda blöf çekerek Rusya ve Türkiye’yi bu sayede eğer ikna edebilmeyi başarabilirse Türk Akımı projesine dâhil olmayı amaçlıyor! Yunanistan komşusu AB üyesi Bulgaristan’ı devre dışı bırakarak ya da etkisini azaltarak mı Türk Akımı projesine dâhil olmaya çalışıyor? Bulgaristan, Yunanistan’ın bu girişimi karşısında ne yapıyor? Yunanistan Eastmed projesinden vazgeçmesi halinde Türk Akım’ı projesine dâhil olmayı başarırsa Eastmed projesindeki ortakları İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’a ne diyecek? AB ne diyecek? Yoksa AB’de mi bu işin içinde?  Uluslararası kamuoyunda Easmed projesinin TANAP (Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi) projesine alternatif olarak tasarlandığı gibi bir algı oluşturulmuştur! TANAP projesinin amacı Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki Şah Deniz 2 Gaz Sahası ve Hazar Denizi’nin güneyindeki diğer sahalarda üretilen doğal gazın öncelikle Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya taşınmasıdır. TANAP projesine ilerleyen süreçte Türkmenistan ve diğer bölge ülkelerinin de eklenerek yıllık sevk edilmesi öngörülen hidrokarbon rezerv miktarının artırılacağı öngörülmektedir.  Yunanistan bir taraftan Eastmed projesini gerçekleştirmek için AB’den para bulmaya çalışıyor. Bu yönde son 3 yılda onlarca defa gösterişli imza törenleri düzenlemiştir. Bir diğer yandan ise Yunanistan TANAP’ın Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) ile projenin de içerisindedir! Bir diğer yandan ise Türk Akımı projesine de dâhil olmaya çalışmaktadır!Son 3 yıl içerisinde Eastmed projesi ile ilgili birçok yazı yazdım. Eastmed projesi rekabet edebilirlikten uzak siyasi bir projedir. İzleyeceği açıklanan güzergâh bakımında projenin fiziki ve güvenlik durumları göz önünde alındığında uygulanabilirliği konunun uzmanları açısından çok ciddi riskler içermektedir.   Esastmed projesinin 25 milyar Dolar civarında bir maliyeti olacağı öngörülmektedir. Projeye göre boru hattının denizin 3,3 km derinliğinde ve 2 bin kilometre olarak inşa edilmesi hedefleniyor. Gerek fiziki gerek güzergâh ve gerekse bölgedeki sınırlı rezerv miktarı bakımından ciddi riskler içermesi nedeniyle de Eastmed projesi konunun uzmanlar tarafından rasyonel görülmemektedir.  Dünyadaki kanıtlanmış gaz rezervlerine baktığımızda, Rusya’nın 45 trilyon m3, İran’ın 30 trilyon m3 ve Katar’ın ise 25 trilyon m3 bir kaynağa sahip olduğu görülecektir. Dünyadaki gaz piyasası Rusya’nın elinde bulunmaktadır. Esat-Med projesi ile sözde Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır Gazı Avrupa’ya taşınmak isteniyor.  Bu üç ülkenin hidrokarbon kaynakları birleşse dahi Rus gazı ile boy ölçüşmesi ve dolayısı ile rekabet edebilmesi mümkün görünmemektedir. Leviathan (İsrail) ve Afrodit (Güney Kıbrıs) gaz rezervlerinin TANAP(Türkiye) dışında bir boru hattı ile İtalya’ya 1000m3 gazı en az 380 – 400 Dolar’a taşıyabileceği iddia edilmektedir. Buna karşın İtalya’ya diğer gaz üreticilerinin 1000m3 gazı 250 - 300 Dolar’a taşıdıkları ifade edilmektedir! 1000m3’de 100 Dolardan fazla bir fark görülmektedir! Peki, öyleyse Eastmed projesi neyin nesi? Bu projenin asıl amacı ve hedefi nedir? Eastmed projesi ile Ortadoğu’daki bazı ülkelere ait hidrokarbon kaynakları mı Avrupa’ya taşınmak istenmektedir! Ya da bilmediğimiz gizli başka niyetler mi vardır? Diye tam bir yıl önce yazmış ve bu hayali proje hayata geçecek olsa bile farklı plan ve projelere dayanıp dayanmadığını sorgulamaya çalışmıştım! Eastmed projesinin bu saatten sonraki geleceğinin ne olup olmayacağını şimdilik bilemeyiz! Ancak, öyle anlaşılıyor ki Yunanistan Eastmed kartını ileri sürerek Türk Akımı projesine dâhil olmaya çalışıyor! Türk Akımı projesi ile Rusya’nın Karadeniz’in altından birbirine paralel boru hatları ile Türkiye’ye Lüleburgaz’daki mevcut doğalgaz ağına yılda 63 milyar metreküp kapasitenin taşınması hedefleniyor. Türkiye, Türk Akımı Projesi ile yılda 15,75 milyar metreküp doğalgaz alacak ve geriye kalan doğalgaz miktarı ise Avrupa'ya ihraç edilecek. Türkiye’den sonra güzergâhın Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Slovakya üzerinden olacağı Rus gazetelerinde yazılmaktadır. Bu arada Türk Akım'ın toplam maliyetinin 19 milyar dolar olduğu açıklanmıştır.Doğu Akdeniz’de Rum Yönetimi’nin bir taraftan kışkırtıcı girişimleri devam ederken Yunanistan’ın bu hamlesi bakalım Güney’de nasıl yankı bulacak? Unutulmamalıdır ki Ada etrafında var olduğuna inanılan hidrokarbon rezervlerinin kuru olduğu belirtiliyor. Yani sıvılaştırılarak taşınması mümkün değil. Ancak, boru hattı ile taşınabilir. Bunun en için en güvenilir ve en ekonomik yol ise TANAP boru hattı olarak görülmektedir! Eastmed boru hattı öyle görülüyor ki blöf olarak Rusya ve Türkiye’ye karşı ileri sürülmüştür!Sonuç olarak; Doğu Akdeniz’de yapılması öngörülen Eastmed projesinin rekabet edebilir bir proje olmaktan uzak siyasi bir proje olduğunu kabul etmek gerekir. Yunanistan her ne kadar Tanap projesine alternatif olarak nitelendirilen Eastmed projesinin içerisinde yer alsa da TAP proje ile TANAP projesinin fiili olarak içerisindedir! Hatta içerisinde bulunduğumuz süreçte Yunanistan Eastmed kartını ileri sürerek Türk Akımı projesi içerisine de dâhil olma peşindedir! Yunanistan, Bulgaristan’ı devre dışı bırakarak ya da etkisini azaltarak Türk Akımı projesine dâhil olursa ne olacak? Bulgaristan, Yunanistan’ın bu girişimi karşısında ne gibi tedbirler alacak? Yunanistan, Eastmed projesinden vazgeçmesi halinde Türk Akım’ı projesine dâhil olmayı başarırsa Eastmed projesindeki ortakları İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır’a ne diyecek? AB bügüne kadar Eastmed projesine destek verecek şekilde görülüyordu! Bakalım bundan sonra ne yapacak? Eastmed projesinin parlamentolar arası imzaları atılacağı açıklanmıştı!  Bakalım o imzalar atılarak AB’nin milyarlarca Euro’su rekabet etme şansı bulunmayan siyasi bir projeye atılabilecek mi? Bu konuda ne gibi gelişmelerin yaşanacağını ilerleyen süreçte bekleyip hep birlikte göreceğiz…  

Kıbrıs’ta ortak "federasyon" vizyonu var mı?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 16 Ekim 2018 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs Raporu’nda öncelikle tarafların ortak vizyon konusunu netleştirmeleri gerektiğine dikkat çekmişti. Peki, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk tarafları arasında BM Genel Sekreteri Guterres’in ifade ettiği gibi Ada’nın geleceğine ilişkin ortak bir vizyon şu an için var mıdır? Ya da bu yönde en küçük pozitif bir girişim söz konusu mudur?   Kıbrıs konusuna "federasyon" temelinde bir çözüm bulunabilmesi amacıyla 1977’den bu yana yaklaşık 40 yılı aşkın süredir çok ciddi çaba ve enerji harcanmıştır. Peki, arzu edilen yönde bir sonuç elde edilebildi mi? 77-79 Doruk Anlaşması, 1984 Viyana Çalışma Noktaları, 1986 Taslak Çerçeve Anlaşması, 1992 Gali Fikirler Dizisi, 1993 Güven Artırıcı Önlemler Paketi, 1997 Troutbeck (ABD) ve Glion'da (İsviçre) Görüşmeleri, 1999-2000 Cenevre ve New York’ta 5 Tur Aracılı Görüşmeler, 2004 Annan Planı, Cenevre Görüşmeleri ve en son olarak da Crans Montana’da yapılan müzakerelerde federasyona yönelik tüm çabalar Rum Yönetiminin katı ve uzlaşmaz tutumları nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Rum tarafının oldum olası amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti unvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır! Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın, Rum Yönetimi Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığını 40 yıldır söylüyor. İtiraf ediyor ve açık açık söylemeye de devam ediyor!  Anastasiadis kısa bir süre önce düzenlediği basın toplantısında özetle; "Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Türkiye’nin garantörlüğü sona ermeli ve Türk askerleri tamamen çekilmeli. Doğal gaz konusunda Kıbrıs Cumhuriyeti haklarından vazgeçmeyecek. Bu konuyu asla müzakere masasına getirmeyeceğiz." dedi! Görüldüğü üzere Rum Yönetimi zihniyet olarak Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini bir kere daha açıkça ifade etmiştir.Rum tarafının siyasi eşitliğe dayalı, etkin katılımımızın olacağı adil ve paylaşımcı federasyon temelinde bir anlaşma yapma gibi bir niyeti olmadığını artık herkes görerek kabul etmelidir. Bu bağlamda bazı kesimlerin hala daha federasyon modelini tabulaştırmaya çalışarak fanatik futbol severler gibi sahiplenmelerini anlamak mümkün değildir! Bu kesimler neredeyse damarımı kesseniz federasyon akacak diyecek şekilde siyaseten marjinalleşme sürecine doğru hızla kaymaya devam etmektedirler!  BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ifade ettiği gibi Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak bir vizyon var mıdır? Esas konuşulup tartışılması gereken konu budur! Federasyon dışındaki seçenekleri de içerecek şekilde ortak bir zemin arayışı içerisine artık girebilmeliyiz.    Geçtiğimiz 30 Nisan 2017’de Crans Montana sürecinde ve 23 Kasım 2017’de GKRY’de yapılacak Başkanlık seçimleri sürecinde yazmış olduğum köşe yazılarımda Rum lideri Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin kapalı kapılar ardında yaptıkları bazı gizli değerlendirmelerde "anlaşmalı ayrılık" konusunu gündemlerine alarak Kıbrıs Rum paradigmasında(değerler sisteminde) meydana gelen radikal değişime dikkat çekmeye çalışmıştım!Bu bağlamda BM Genel Sekreteri Guterres’in Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak bir vizyon var mıdır? Yaklaşımına federasyondan başka seçenekler pek mümkün görünmüyor yaklaşımı ülkemizde sık sık dillendirilmeye çalışılmaktadır.Rum Yönetimi ile federasyondan başka seçenekler mümkün gerçekçi değil yaklaşımına ne enteresandır cevap Güney Kıbrıs’tan Akel Genel Sekreteri ve DİSİ Genel Başkanından geliyor!AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu konuyla ilgili olarak diyor ki; Anastasiadis "iki devletli çözümü görüşüyor." Aslında AKEL Genel Sekreteri Kiprianu açıklamasında Anastasiadis iki devletli çözüme açık demeye getiriyor! Bunu hem Kıbrıs Rum Toplumuna hem de Kıbrıs Türk toplumuna bu şekilde ifade ediyor!DİSİ Genel Başkanı Aerof Neofitu ise Kıbrıslı Türkler Konfederal ve İki Devletli Çözümü konuşmaktan korkuyor diye açıklamada bulunuyor! Görüldüğü üzere DİSİ(Anastasiadis’in partisi)  Genel Başkanı Neofitu demek istiyor ki korkmanıza gerek yok. Konfederal ve İki Devletli Çözümü konuşarak tartışmaya artık başlayalım. Pazarlıklarımızı bu yönde yapalım!Öncelikle şunu bilmeliyiz ki diplomaside bir ülke içerisindeki aktörler kendi başlarına buyruk gelişigüzel tesadüfî şekilde hareket etmezler! Bu bağlamda Akel Genel Sekreteri ve DİSİ Genel Başkanı’nın açıklamalarının Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin almış oldukları kararlar dışında olması beklenmemelidir! 30 Nisan 2017 tarihinden bu yana Rum Ulusal Konseyi ve Anastasiadis’in federasyon dışındaki seçenekler üzerinde tüm partiler ile çeşitli senaryo ve stratejiler geliştirmiş olduklarını artık görüp anlamalıyız!Öyle anlaşılıyor ki Anastasiadis içerisinde bulunduğumuz süreçte Türkiye’ye başka, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya başka şeyler söylüyor. Durum böyle olsa da Anastasiadis ve Rum Ulusal Konseyi’nin federasyon dışındaki seçenekleri görüşüp bu yönde müzakere yapmaya hazır oldukları artık ortaya çıkmıştır! Bu aşamadan sonra BM Genel Sekreteri Guterres’in Ada’nın geleceğine ilişkin iki taraf arasında ortak vizyon bulunup bulunmadığına Kıbrıs Türk tarafı olarak nasıl bir yaklaşım göstereceğiz? Biz sadece federasyon konuşuruz. Bunun dışında bir şey konuşmayız. Ancak, bu şartlarda Rum Yönetimi ile federasyon yapmamız da pek mümkün görünmüyor mu diyeceğiz? Hükümet bu konuda ne düşünüyor? Hükümette federasyon dışındaki seçenekleri görüşmeye kapalı mı?Kıbrıs Türk Halkının geleceği sadece federasyon modeline endekslenebilir mi?  Bazı kesimler federal çözüm olmuyorsa mevcut statükonun devam etmesini mi savunuyor?    Kıbrıs Türk tarafı olarak bir an önce tüm seçenekleri masaya koyarak konuşmalıyız. Bu yönde alternatif senaryo ve stratejiler geliştirmeliyiz. Ortak vizyon bulabilmek için tüm fikir ve görüşlere açık olmak gerekir. Ucu açık olmayacak bir süreç sonunda nihai bir sonuca ulaşılma arifesinde olduğumuzu artık kimse göz ardı etmemelidir! Sonuç olarak; Rum Yönetimine 40 yılın ardından uluslararası baskı ve zorlama ile federasyon zemininde bir anlaşma yapmasını beklemenin kime ne faydası olur? Atalarımız ne demiş; Zorla Güzellik Olmaz…      

Teşekkürler TÜRKPA

20-21 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) 8. Genel Kurulu Sonuç Bildirgesinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gözlemci üye olarak kabul edilebilmesi için değerlendirme sürecinin başladığı duyuruldu.Öncelikle KKTC’nin gözlemci üye olabilmesi için gerek 8. Genel Kurul’da destek vererek bu sürecin başlamasına vesile olanlara, gerekse TÜRKPA’nın kurulduğu günden bugüne kadar geçen süre zarfında emekleri geçen tüm herkese teşekkür ediyorum. Teşekkürler TÜRKPA. Teşekkürler Türk Dünyası…TÜRKPA, bilindiği üzere 21 Kasım 2008’de Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ile Kırgızistan Meclis Başkanları tarafından kurulmuş ve merkezi Bakü’dedir. TÜRKPA ve Türk Konseyi (Türk Cumhurbaşkanları seviyesindeki kuruluş) kurulduğu yıllarda henüz Dışişleri Bakanlığında çalışıyordum. O dönemde KKTC’nin her iki yapıya da çok kısa bir süre içerisinde üye alınacağını düşünmüştüm. Lakin öyle olmadı…Uluslararası kurumsal bir kimliğe dönüşen her iki yapı içerisine girebilmek için bir takım diplomatik girişim ve faaliyetlere ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. 2009’da Cumhuriyet Meclisi’nde görev yaptığım süre zarfında her iki organizasyon ile de yakın ilişki içerisinde olmaya özel gayret gösterdim. Ülkemize bu bağlamda resmi ve gayrı resmi ziyaretlerin gerçekleşmesine vesile oldum. Kurulan temaslarda bize yapılan önerilerin hayata geçirilebilmesi yönünde birçok çabamız söz konusu oldu. Yıllar içerisinde gerek sivil toplum örgütlerindeki yönetici kimliğimle, gerek resmi olarak görev yaptığım Dışişleri ve Mecliste, gerekse sonrasındaki süreçlerde davet edildiğim tüm toplantılarda KKTC’nin de bu yapı içerisindeki yerini alması gerekliliğine yıllar içerisinde sıklıkla vurgu yapmış biriyim.Örneğin bu bağlamda İstanbul’da TÜRKPA’nın 2012 yılında düzenlediği Genç Liderler Zirvesi’ne katıldığımı da anımsıyorum… TÜRKPA’nın 10. Kuruluş Yıldönümü’nde gerçekleştirilen 8. Genel Kurulu’na konuk olarak davet edilen KKTC’nin gözlemci üyelik sürecinin başlatılmış olması bizlere büyük bir moral vererek ümitlendirmiştir. Böylesine önemli ve tarihi bir genel kurulda davetli olarak yer aldığım için ülkemiz adına büyük bir heyecan ve mutluluk duydum. Teşekkürler TÜRKPA. Teşekkürler Türk Dünyası…TÜRKPA Genel Kurulu’nun almış olduğu bu tarihi karar ile KKTC’nin önce 2019 Eylül ayı içerisinde TÜRKPA’yagözlemci üye olması kararı alınabilecek ve ardından da öyle ümit ediyorum ki Türk Konseyi’ne gözlemci üyelik müracaatında bulunabilmemizin böylelikle önü açılmış olacaktır. 1963/4’den buyana ambargolar altında yaşamak zorunda bırakılan Kıbrıs Türk Halkı için uluslararası alandaki her üyelik ve veya gözlemci üyelik çok büyük bir önem taşımaktadır. KKTC bilindiği üzere İslam İşbirliği Teşkilatı ve TÜRKSOY’da gözlemci üye, WAPC Dünya Basın Konseyi’nde ise kurucu üye olarak yer almaktadır. KKTC’nin önümüzdeki süreçte TÜRKPA ve Türk Konseyi’ne gözlemci üye yapılması bu anlamda çok önemli gelişmeler olacaktır… TÜRKPA 8. Genel Kurulu21 Kasım 2008’de kurulan TÜRKPA’nın 10 Kuruluş Yıldönümü’nde 20-21 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirdiği 8. Genel Kurulu ile birlikte TÜRKPA Dönem Başkanlığı Kırgızistan’dan Türkiye’ye TBMM’ye geçti. TÜRKPA Genel Kurulu’na bu yıl kurucu üyeler olarak Azerbaycan Milli Meclisi Başkanı Oktay ASADOV, Kazakistan Meclis Başkanı Nurlan NİGMATULİN, TÜRKPA Dönem Başkanı ve Kırgızistan Meclis Başkanı Dastanbek CUMABEKOV ve TBMM Başkanı Binali YILDIRIM yanında gözlemci üye olarak Macaristan Ulusal Meclisi Başkanı László KÖVÉR ile konuk olarak KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Teberrükken ULUÇAY ve Özbekistan Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı Hatancan Ketmanov katıldı.TBMM Başkanı Binali Yıldırım, TÜRKPA Genel Kurulunda yaptığı konuşmasında “Devletlerimizin kaderi birbirine bağlıdır. Türk tarihinin en bahtlı dönemindeyiz. Tarihimizde hiçbir zaman bu kadar yakın olma imkânı bulamadık. Ortak dil, ortak kültür ve medeniyet şuuruna sahip olan bir milletin mensupları olarak tarihi birlikte yazıyoruz” dedi.Yıldırım ayrıca; "Türk dünyası mensupları aynı tastan su içmiş, bir ekmeği bölüşüp yemiş ecdadın torunlarıdır. Aramızda tarih, kültür, dil ve inanç birliği vardır, aynı atanın evlatları olarak uzun yıllar birbirimizden uzak kalmanın hasretini yaşadık. Tarihi şartlar sebebiyle aramızda bazı farklılıklar oluştu. Bu farklılıklar her zaman bizim zenginliğimize dönüştü şimdi ümitlerimize, hedeflerimize ulaşmak için birlikte çalışıyoruz" şeklinde konuştu.Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) 8. Genel Kurulu toplantısının ardından açıklama yapan TÜRKPA Dönem Başkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım, "Toplantı sonunda ittifakla kapsamlı bir ortak bildiri kabul ettik. Bu, ’İzmir Bildirgesi’ olarak adlandıracağımız ortak bildirge. İki gündür devam eden TÜRKPA Genel Kurulu 10. kuruluş yılı etkinlikleri ve konferanslarda Türk dünyasının bütün sorunları bütün boyutlarıyla ele alınmıştır ve gelecek vizyonu, hedefleri nelerdir, bunlar ortaya konmuştur. Ancak çalışmalar bununla sınırlı kalmamıştır. Göç meselesi, bölgesel barışın ve güvenliğin korunması, ayrıca ülkelerin egemenlik haklarına yönelik tehditler, ülkeler arasındaki ortak dil kültür ve tarih bilincinin geliştirilmesi gibi hayati öneme sahip konular tek tek ele alınmıştır. Karabağ gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi itilafların da çözümlenmesi konusundaki irade ortaya konmuş ve bu konudaki düşünceler açıklıkla ifade edilmiştir.  Genel Kurul’da yapılan konuşmalarda ve İzmir Bildirgesi’nde TÜRKPA ve Türk Konseyi Türk dünyasının doğal parçası olan tüm kardeş ülkelerin katılımlarıyla daha da güçlenerek yoluna devem edecektir ifadelerine sıklıkla yer verildi. TÜRKPA 10 yılda gerçekleştirdiği 8.Genel Kurul toplantısında aldığı kararlarla kurumsallaşma sürecinde önemli kararlara imza atmıştır.TÜRKPA 8. Genel Kurulu sonunda İzmir Bildirgesi olarak nitelendirilen sonuç bildirgesinde; "Kıbrıs Adası'nda iki halkın eşitlik ve ortak sahipliğinin görüşmeler aracılığıyla siyasal çözüme ulaşmasına vurgu yapılarak, TÜRKPA Kıbrıslı Türklerin barış, güvenlik ve refah içerisinde gelecek taleplerine güçlü destek vermeye devam etmektedir. Bu bağlamda KKTC'nin TÜRKPA’da gözlemci üye olarak yer alması gündeme gelmiş ve bu anlamda değerlendirme süreci başlamıştır" ifadelerine ayrı ayrı yer verildi! Eylül 2019’da Bakü’de gerçekleştirilecek TÜRKPA 9. Genel Kurulu’nu büyük bir heyecan ile beklemeye başladık. Hakkımızda hayırlısı…

Varoluş ve Özgürlük Mücadelemiz Devam Ediyor…

Kıbrıs Türk Halkının çok ağır bedeller ödeyerek vermiş olduğu varoluş ve özgürlük mücadelesi sonucunda bağımsızlık, egemenlik ve özgürlüğünün simgesi olarak ilan ettiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti 35’inci kuruluş yıl dönümünü kutluyor.Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesi tamamlanmış bir süreç değildir. Bilakis ilk günkü azim ve kararlılıkla yoluna devam etmekte olan canlı bir süreçtir… Kıbrıs konusuna bir çözüm bulunabilmesi amacıyla 50 yılı aşkın süredir aynı yöntemlerle devam ettirilmeye çalışılan müzakereler en son olarak Crans Montana’da Rum lideri Nicos Anastasaides’in de geçtiğimiz hafta itiraf ettiği üzere Rum tarafınca sabote edilerek çökertilmiştir!  BM Genel Sekreterinin kısa süre önce BM Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda da belirttiği üzere Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebi söz konusu olmuştu! Anlaşılan o ki BM Genel Sekreterinin taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebi daha ilk andan itibaren görüldüğü gibi Rum tarafınca kesin bir dille geri çevrilerek reddedilmiştir!KKTC’nin 35’inci yıl kutlamalarının tam da arifesinde Rum lider Nicos Anastasiades basın mensuplarının karşısına çıkarak; Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlikten kaynaklanan tüm kurumlarda karar alma mekanizmalarına etkin katılım hakkına karşıyız. Türkiye’nin garantörlüğü sona erdirilerek Türk askerleri Ada’dan tamamen çekilmelidir. Doğal gaz konusunu müzakere masasına getirmeyiz. Doğal gaz federal devletin konusudur! Şeklinde bir dizi açıklamalarda bulunmuştur!Anastasiades, görüldüğü üzere olası bir federasyon temelindeki çözümde federal devletin sadece Rumlara ait olacağı gibi hâkimiyetçi bir düşünce yapısına sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır! Rum tarafı federal ortaklığı birlikte yönetilecek bir sistem olarak değil de sadece Rumlara ait bir hak olarak görmektedir!  Anastasiadis bununla da yetinmeyip her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Bu gerek bakanlar kurulu gerekse de diğer federal kurumlar için geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere verilecek geniş hakların devletin işlevselliğini bozacağını düşünüyorlar” diyerek, Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini açıkça bir kere daha ifade etmiştir.Rum tarafı siyasi eşitlik, yönetime etkin katılım, dönüşümlü başkanlık, güvenlik ve garantiler gibi konuları kabul etmeyeceklerini açık açık söylüyor. Söylemeye de devam ediyor. Üniter Rum devleti içerisinde federal devlet organizasyonunun Rumlara ait bir hak olduğu ve bu bağlamda otonom bir bölgede Kıbrıs Türkleri olarak bizden azınlık haklarını kabul etmemiz bekleniyor. Rum tarafının böyle bir durumu asla kabul etmeyeceğimizi bile bile dile getirmeleri ne anlama geliyor?Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın Anastasiades’in dolayısı ile Rum toplumunun, Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığı bir kere daha açıkça ortaya konmuştur!Elli yılı aşkın süredir Kıbrıs konusunun çözülebilmesi için yapılan müzakereler, Rum lideri Nicos Anastasiades’in geçtiğimiz hafta düzenlediği basın toplantısında itiraf ettiği üzere Rum tarafının katı ve uzlaşmaz yaklaşımları nedeniyle mümkün olmamıştır!Anastasiadis, dolayısı ile Rum tarafı bizden federasyon görünümlü otonom/üniter Rum devletini azınlık olarak kabul etmemizi bekliyor! Rum tarafının bütün amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır! Kıbrıs Türk Halkı çok ağır bedeller ödeyerek vermiş olduğu varoluş ve özgürlük mücadelesini Rum üniter devleti içerisinde azınlık haklarını kabul etmek için mi vermiştir? BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda da belirttiği, taraflarının ortak şekilde bir vizyon ve müzakere yöntemi belirleme talebinin gerçekleşmesi Rum tarafının ortaya koymuş olduğu düşünce yapısı itibarı ile yakın bir tarihte pek mümkün görünmemektedir. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Crans Montana sonrasında sık sık dile getirdiği Rum tarafında zihniyet değişikliği beklentisinin oluşmadığı ve yakın bir gelecekte de olmasının mümkün olmadığı açıkça Anastasaides tarafından açıkça ifade edilmiştir.Peki, bundan sonra Kıbrıs Türk tarafı olarak ne yapacağız? Bizi Rum lideri Anastasiades’in açıklamaları ilgilendirmez! Biz BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyine sunduğu raporu dikkate alıp tek taraflı olarak kendi vizyon ve müzakere yöntemimizi belirleyerek Rum tarafında zihniyet değişikliği olmasını mı bekleyeceğiz? Bir toplumda zihniyet değişikliği acaba ne kadar sürede gerçekleşir hiç düşündünüz mü? Müzakere tarihi boyunca yani 50 yılı aşkın süredir değişmeyen katı ve uzlaşmaz Rum zihniyetinin ne kadar sürede değişeceğini öngörebiliriz? Federal çözümden başka hiçbir öneriyi görüşmez ve müzakere etmeyiz diyerek Rum tarafının oluşturduğu statükonun devamına hizmet etmiş olmaz mıyız? Kıbrıs Türk Halkı, Rum tarafında pozitif yönde bir zihniyet değişikliği olması için acaba ne kadar bir süre daha bu şekilde ambargolar altında yaşamaya devam edecektir?  Rum tarafında bir zihniyet değişikliği olmasını beklemek ucu açık olmayacak bir müzakere süreci anlayışı ile çelişmez mi?Artık bir yol ayrımına geldiğimizi herkes görmelidir! Var olan yalın gerçekleri görmemezlikten gelmeye çalışmak ne yazık ki Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesine zarar verir!Kıbrıs Türk Halkının beklentisi 50 yılı aşkın süredir devam eden bu belirsizliğin artık ortadan kalkmasıdır. Kıbrıs Türk Halkı Rum üniter devleti içerisinde asla azınlık olmayı kabul etmez! Kıbrıs Türk Halkının bir 50 yıl daha beklemeye tahammülü yoktur.  Tüm iyi niyetli uyarılara rağmen Rum tarafı hala Doğu Akdeniz’de katı ve uzlaşmaz tavırlarını devam ettirerek bir çatışma ortamı oluşmasına hizmet eder şekilde davranmaya devam ediyor! Rum tarafının saldırgan ve tehditkâr tavırları umarım kötü bir durumla karşı karşıya kalmamıza neden olmaz!  Sonuç itibarı ile;Kıbrıs Türk Halkı olarak Birleşmiş Milletler yetkililerinden beklentimiz bir an önce durum tespiti yaparak ambargoların kaldırılması yönünde somut adımlar atmalarıdır! Kıbrıs Türk Halkı asla Rum tarafının peşinden sürüklenmek istememektedir. Kıbrıs Türk Halkının beklentisi uluslararası alanda hak ettiği haklarını alabilmektir. Anastasiades ve Rum tarafı şunu iyi bilmelidir ki, Kıbrıs Türk Halkının varoluş ve özgürlük mücadelesi tamamlanmış bir süreç değildir. Bilakis azim ve kararlılıkla devam etmektedir…Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletimizin 35’inci kuruluş yıl dönümü hepimize kutlu olsun.   

Federasyon görünümlü otonomi/üniter devlet!

Federasyon yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmaktadır. Kıbrıs’ta bu güne kadar neden federal bir çözüme varılamadığının nedenlerini Rum lider Nikos Anastasiadis geçen gün düzenlediği basın toplantısında tek tek sıraladı! Anastasidis, basın toplantısında “gevşek federasyon” ya da diğer bir ifade ile “merkezden uzaklaştırılmış federasyon” görüşünü “Adem-i Merkeziyet“ olarak tanımlamaya çalıştı.Anastasiadis itiraf niteliğindeki basın toplantısında özetle;”Kıbrıs Türklerinin yönetime etkin katılımını kabul etmiyoruz. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlikten kaynaklanan tüm kurumlarda karar alma mekanizmalarına etkin katılım hakkına karşıyız. Türkiye’nin garantörlüğü sona ermeli ve Türk askerleri tamamen çekilmeli. Doğal gaz konusunda Kıbrıs Cumhuriyeti haklarından vazgeçmeyecek. Bu konuyu asla müzakere masasına getirmeyeceğiz. Doğal gaz konusunda en iyi model Norveç Modeli’dir. Gazdan elde edilecek olan gelir bir banka hesabına konur ve çözümden sonra değerlendirilir.” dedi!Anastasiadis’in açıklamalarının Rum Ulusal Konseyi ile Kilisenin bilgisi ve onayı olmadan yapılamayacağını öncelikle bilmemiz gerekir. Açıklama bu anlamda müzakere tarihi açısından da son derece önemli itiraflar içermektedir. Anastasiadis’in açıklaması ile bir kere daha Rum tarafının Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliği ve kararlara etkin katılımını bir türlü hazmedemediği gerçeği açıkça görülmüş oldu.Anastasidis, “Adem-i Merkeziyet“ olarak tanımlamaya çalıştığı önerisinde özetle Kıbrıs Türkleri otonom azınlık haklarını kabul ederek bu anlamda bizden ne siyasi eşitlik ne de dönüşümlü başkanlık beklemesinler. Federal merkezi yönetimin kontrol ve idaresi eskiden olduğu gibi Rum tarafının elinde olacak. Kimse bu konuda sakın boşuna hayaller kurmasın demeye getirmiştir! Rum Yönetimi, Avrupa Birliği’nde bir milyondan az nüfusuna rağmen, 80 milyonluk nüfusa sahip Almanya ile eşit statüde olabiliyor. Ancak buna karşın benzeri siyasal eşitlik ilkesini federal bir çözümde Kıbrıs Türkleri için mümkün olamayacağını söylüyor!Anastasiadis, ”her kurumda etkin katılım aramak, azınlığın bu hakkını kötüye kullanması, çoğunluğun hakkını engellemesi tehlikesini getirir. Bu gerek bakanlar kurulu gerekse de diğer federal kurumlar için geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere verilecek geniş hakların devletin işlevselliğini bozacağını düşünüyorlar” diyerek, Kıbrıs Türkleri olarak bizleri en başından buyana azınlık olarak gördüklerini böylece bir kere daha açıkça ifade etmiştir.Federal çözümün yönetim, yetkiler ve tüm zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılarak birlikte yönetme prensibine dayanmasına karşın Anastasiadis’in dolayısı ile Rum toplumunun, Kıbrıs Türkleri ile yönetimi, yetkileri ve doğal zenginlikleri paylaşma niyetinde olmadığı açıkça bir kere daha ortaya konmuş oldu.Anastasiadis, basın toplantısında gündeme getirdiği Adem-i Merkeziyet önerisi ile Crans Montana’da kabul ettiği siyasi eşitlik ilkesinden de geri adım atmış oldu!Yine en başından buyana karşı olduğu dönüşümlü başkanlık konusuna da değinmeyerek bu konuya da olumsuz baktıkları mesajını verdi.Kıbrıs Türklerinin güvenlik endişeleri ciddiye alınmayıp garantörlüğün kaldırılarak Türk askerinin tamamen çekilmesinin şart olduğu yinelendi. Anastasiadis netice itibarı ile söyledikleriyle federasyon modeline ne kadar uzak olduklarını tüm kamuoyunun bilgisine bir kere daha getirmiş oldu.Kıbrıs konusunun bu kadar yıldır bir çözüme ulaşamamasının en büyük nedeni Rum tarafının federal çözümü algılama ve tanımlama farklılığından ileri gelmektedir. Rum tarafı bu bağlamda en başından buyana federal çözümü Kıbrıs Türklerinin azınlık haklarını kabul etmesi halinde otonom bir bölge içerisinde üniter Rum devletini kabul etmesi olarak görmektedir.Anastasiadis, dolayısı ile Rum tarafı bizden federasyon görünümlü otonom/üniter Rum devletini azınlık olarak kabul etmemizi bekliyor! Anastasiadis’in son yaptığı açıklama bunu teyit etmektedir.Rum tarafının bütün amacı 1963’de gasp ederek üniter Rum Devleti’ne dönüştürdükleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanını ve bu durumun kendilerine sağladığı tüm ayrıcalıkları korumaktır!Anastasiadis’in konuşmasında dikkat çeken diğer bir önemli nokta da BM Genel Sekreteri Guterres’in, BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda altını çizerek ortaya koymuş olduğu ’’Kıbrıs’ta var olan statükonun sürdürülebilir olmadığı, Kıbrıs ve etrafındaki doğalgazın iki topluma da ortak fayda sağlaması gerektiği, sonuç getirmeyen ve sonu gelmeyen görüşmelerin artık geride kaldığı, artık ucu kapalı kısa zamanda sonuç almaya yönelik bir sürece ihtiyaç olduğu ’’görüşlerini reddedercesine müzakerelere Crans Monatana’da kaldığı yerden devam edilmesi gerektiğini inatla dile getirmiştir.BM Genel Sekreteri Guterres BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda her iki taraf Kıbrıs Ada’sının geleceğine dair ortak bir vizyonu paylaşıp paylaşmadıklarını tartışsınlar. Bu konuda herhangi bir uzlaşmaya varılması halinde nasıl bir müzakere olacağı konusunda konsensüs olursa müzakerelerin başlayabileceğinden söz etmişti. Anastasiadis’in yapmış olduğu açıklamalara bakıldığında her şeyden önce BM Genel Sekreteri Guterres’in BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporu dikkate almadığı açıkça görülmektedir.    Anastasiadis, uluslararası kamuoyunun beklentilerini dikkate almayarak görüldüğü üzere zamana oynamaya devam ediyor!Anastasiadesayrıca basın toplantısında söyledikleri ile Crans Montana’da süreci çökertenin de kendisi dolayısı ile Rum tarafı olduğunu bu şekilde itiraf etmiş oldu!Görünen o ki, Rum tarafının eşit, adil ve paylaşımcı bir (federal) anlaşma yapma gibi bir niyeti bulunmamaktadır. Bu süreçte bu saatten sonra bize düşen görev varoluş ve özgürlük mücadelemizin neticesinde eşitlik, egemenlik ve özgürlüğümüzün simgesi olarak kurmuş olduğumuz devletimize sahip çıkarak uluslararası alanda hak ettiğimiz yere gelebilmek adına mücadelemizi sürdürmek olmalıdır.KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı, 28 Ağustos 2017 günü Crans Montana’da çöken müzakere süreciyle ilgili olarak  ‘benim samimi inancım odur ki, benzeri süreçlerle varacağımız sonuç da diğerlerinin aynı olacaktır. Aynı anlayışlarla ve aynı metotlarla farklı bir sonuca ulaşmamız olanaksız görülmektedir.’ demişti.  O günden buyana yaşanan gelişmeler ortadadır! Pozitif yönde ne yazık ki bir gelişme söz konusu olmamıştır! Anastasaidis’in yapmış olduğu bu önemli itiraflardan sonra Kıbrıs konusunda ne gibi gelişmelerin yaşanacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz.  Fo

Gerçeklerle yüzleşme vakti!

Yunanistan ve Rum Yönetimi tarih boyunca bazı devletlerden aldıkları örtülü desteklere güvenerek gerek Ege’de gerekse Doğu Akdeniz’de uzlaşmacı olmak yerine uluslararası hukuku hiçe sayarak Bizans oyunları oynamayı tercih etmişlerdir!Acaba Yunanistan ve Rum Yönetimi tarih boyunca uzlaşmaz tavırlar takınmak yerine akılcı bir şekilde hareket edebilmiş olsalardı bugüne kadar neler yaşanabilirdi?  Yunanistan 1960’lı yıllarda Türkiye’nin tüm iyi niyetli uyarılarını göz ardı ederek Ege’de Türk karasularını ihlal edecek şekilde petrol arama faaliyetlerine başlamış. Türkiye’de yaşanan olumsuz gelişmelerin artarak devam etmesi üzerine 1976'da Sismik I adlı araştırma gemisi ile Ege'de araştırma yapmaya başlamıştı. Yunanistan BM Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'na başvuruda bulunarak Türkiye’nin arama yapmasını durdurmak istemiş. Lahey Adalet Divanı ise Yunanistan'ın, Türkiye’nin petrol arama işinin durdurulması yönündeki isteğini reddetmişti! Yunanistan yaşanan bu gelişme üzerine Türkiye ile uzlaşma yoluna gitmek durumunda kalmıştı! Türkiye ile Yunanistan İsviçre'de Bern Deklarasyonu'na imza atarak Ege'de kıta sahanlığı ile ilgili olarak hiçbir faaliyette bulunmamayı bu anlaşma ile kabul etmişlerdi! Ancak anlaşılan o ki Yunanistan içerisinde bulunduğumuz süreçte yeniden Ege’de kıta sahanlığı sorunu yaratmaya yönelik girişimler peşinde.  Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’ın Ege ve Girit çevresinde karasularını 12 mile çıkarmaya hazırlandığı açıklandı. Yunanistan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Aleksis Çipras konuyla ilgili olarak ülkesinin bazı bölgelerinde karasularının 6 milden 12 mile çıkarmasına ilişkin hazırlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini durdurarak, yasa tasarısı olarak meclise getirilmesini kararlaştırdığını bildirildi. Yunanistan’da yaşanan bu girişimin barışçı ve uzlaşmadan yana olduğunu kim iddia edebilir? Yunanistan Ege’de ne yapmak istiyor?   Unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı’nın ardından Anadolu’yu işgal eden Yunan hükümetlerinin sorumluları “vatana ihanet” suçundan idama mahkûm edilmişlerdi! Suçlu bulunanlar, Yunan Mahkemesinin 28 Kasım 1922 tarihli kararından 2 saat sonra kurşuna dizilerek infaz edilmişlerdi. Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz yanında Doğu Fırat ve Menbiç’ten Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan alanda çatışma alanın tam ortasında ateşle oynadığının farkında mı? Yunanistan bir karar vermek zorundadır. Ya tam gaz savaşın içerisine girerek kendisini ateşe atacak. Ya da bu ateş çemberinden çıkarak Türkiye ile barış ve uzlaşma ile sorunlarını çözüme kavuşturma yolunu tercih edecektir! Yunanistan artık Bizans oyunları oynamaktan vazgeçerek barışçı ve uzlaşmadan yana hareket ederek gerçeklerle yüzleşmelidir. Yoksa yarın Yunanistan için çok geç olabilir! Rum Yönetimi Bir Karar Vermeli! Aynı şekilde Rum Yönetimi de gerek Kıbrıs konusunun çözümü gerekse Doğu Akdeniz’de Bizans oyunları oynamayı bir kenara bırakarak artık biran önce gerçeklerle yüzleşmeye başlamalıdır.  Rum Yönetimi bugüne kadar ne yazık ki federal çözümü 1963’te gasp ederek Rum üniter devleti haline dönüştürdükleri yapı içerisine Kıbrıs Türklerinin azınlık haklarını kabul etmesi olarak görerek bu hayal peşinde koştu durdu! Rum Yönetimi bu çerçevede BM’nin hazırladığı planları bugüne kadar kabul etmediği gibi Annan Planı’nı da reddederek Avrupa Birliği içerisine girerek Kıbrıs sorununu bu şekilde kendi lehlerine çözmek istedi.  Rum Yönetimi bu bağlamda Annan Planı’nın gündeme geldiği süreçte Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Türk ve Rumlarına eşit oranda ait olan Münhasır Ekonomik Bölgeleri tek yanlı gayrı meşru şekilde gasp ederek parselleme girişimlerine başladı! Öyle ki Rum Yönetimi 13 parsele böldükleri gayri meşru sözde münhasır ekonomik bölgelerinin çeşitli parsellerini Fransız Total, İtalyan ENI, ABD'li Nobel ve ExxonMobil, İngiliz BG ve Güney Koreli Kogas şirketleri ile sözde anlaşmalar yaptılar!Gerek Doğu Akdeniz gerekse Orta Doğu merkezli enerji kaynaklarının Avrupa ülkelerine en güvenli ve en ekonomik şekilde taşınabilmesi ancak Türkiye üzerinden TANAP boru hattı ile olabilir.Yunanistan, Rum Yönetimi ve İsrail’in gündeme getirdikleri Esat-Med boru projesinin gerçekleşmesi ekonomik ve güvenlik açısından fazlasıyla maliyetlidir. Gerek fiziki gerek güzergâh ve gerekse bölgedeki sınırlı rezerv miktarı göz önünde bulundurulduğunda ciddi riskler içermesi nedeniyle de East-med projesi uzmanlar tarafından da rasyonel olarak görülmemektedir.  Bilindiği üzere Türkiye ve KKTC ise ilk günden itibaren yürütülmekte olan müzakere süreçlerine zarar vermemek adına aktif olarak bir girişimde bulunmasalar da uluslararası hukuk bağlamında ne yapılması gerekiyorsa gereğini yaparak gerekli tedbirleri müştereken almışlardır! Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda taraflar arasında 1968'de başlayan diplomasi trafiği bugüne kadar Rumların çözüme yanaşmayan katı ve uzlaşmaz tavırları nedeniyle her defasında sonuçsuz kalmıştır.Yakın müzakere tahini kısaca hatırlayacak olursak 1986'da BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar'ın "Taslak Çerçeve Anlaşması." 1992'de BM Genel Sekreteri Butros Ghali'nin "Fikirler Dizisi."  2004’de BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın "Annan Planı." En son olarak da BM Genel Sekreteri Antonio Guterres döneminde Crans Montana’da gerçekleştirilen "Kıbrıs Konferansı" her defasında Kıbrıs Türk tarafınca kabul edilmiş buna karış Rum tarafınca tümü de reddedilmiştir!Guterres’in, en son olarak BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda ‘’Kıbrıs’ta var olan statükonun artık sürdürülebilir olmadığını, kalıcı çözüm umudunun hala hayatta olduğunu, Kıbrıs ve etrafındaki doğalgazın iki topluma da ortak fayda sağlaması gerektiğini, sonuç getirmeyen ve sonu gelmeyen görüşmelerin artık geride kaldığını, artık sonuç odaklı ve stratejik bir yaklaşım anlayışına ihtiyaç bulunduğunu’’ açıkça ifade etmiştir.Bu saatten sonra Kıbrıs’ta ancak son kez karşılıklı bir uzlaşıya bağlı olarak tespit edilecek müzakere yöntemi çerçevesinde başı sonu belli bir takvime dayalı müzakere süreci gündeme gelebilir. Belirlenecek müzakere sürecinin olumsuz sonuçlanması halinde ise Kıbrıs Türklerinin durumunun ne olacağı müzakere yönteminde açıkça belirtilecektir.Bu durum Rum Yönetimi ve Yunanistan’ı bugüne kadar oynadıkları Bizans oyunları çerçevesinde ciddi anlamda rahatsız etmişe benziyor. Bugüne kadar oynanan oyunlar bitmiş gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmiştir. Rum lideri Nikos Anastasiadis’in son bir yıldır Federasyon dışındaki seçenekleri Güney Kıbrıs kamuoyunda tartışmaya açtığını duymayan ve bilmeyen kalmamıştır. Anastasadis’in son olarak gündeme getirmeye çalıştığı Gevşek Federasyon önerisini de bu çerçevede ele almak gerekir.Rum Yönetimi bu saatten sonra Kıbrıs konusunda bulunacak bir çözüm modelinde avantajlı çıkabilmek istiyor. Bu bağlamda da Güvenlik ve Garantilerin sadece Kıbrıs Türklerini kapsamasını, Ada etrafındaki enerji kaynaklarının büyük bir kısmının da bu çerçevede kendilerine bırakılmasını istiyor! Rum Yönetimi ve Yunanistan biran önce Bizans oyunlarından vazgeçip, gerçeklerle yüzleşerek akılcı, barıştan ve uzlaşmadan yana hareket etmeye başlamalıdır. Gün karar verme günüdür. Rum Yönetimi ve Yunanistan artık bundan sonraki süreçte ciddi bir yol ayımı ile karşı karşıyadır! Ya Bizans oyunlarına devam edecekler. Ya da gerçeklerle yüzleşerek barıştan yana akılcı ve uzlaşma yolunu tercih edeceklerdir. Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın hangi yolu tercih edeceklerini ilerleyen süreçte yaşayarak hep birlikte göreceğiz… 

Anastasidis’i Yalnız Bırakmamak Gerek!

Rum lideri Nikos Anastasiadis’in yeni çözüm önerisi anlaşılan o ki bazı kesimlerin Kıbrıs konusunda yaratmaya çalıştıkları tabuların yıkılmasına neden olmuştur! Kırk yılı aşkın süredir müzakere masasında bulunan federasyon modelinin tabu olmadığı artık Anastasiadis’in önerisi ile açıkça görülmüş oldu!Anastasiadis’in gündeme getirmiş olduğu "Gevşek Federasyon" önerisi ayrıntıları belli olduktan sonra detaylı bir şekilde değerlendirilebilir. Ancak, burada gözden kaçırılmaması gereken esas önemli konu federasyonun farklı çeşitlerinden başlayarak farklı çözüm modellerinin artık tartışamaya açılmış olmasıdır!Bu bağlamda Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın, Dışişleri Bakanı NikosKocias'ın istifasının ardından Başbakanlığın yanı sıra Dışişleri Bakanlığı görevini de üstlendiği gün(!) "Kıbrıs  konusunda, çözüm istemeyen taraf olma lekesinden kurtulduk, adil ve kalıcı bir  çözüme çok yaklaştık" şeklinde açıklamada bulunması son derece manidardır! Yunanistan Başbakanı Çipras bu açıklaması ile neredeyse "Gevşek Federasyon" önerisini Anastasiadis’le beraber birlikte hazırladık demeye getirmiştir! Öyleyse Kıbrıs müzakerelerinde 40 yılı aşkın süredir masada olan federasyon modeli Rum Yönetimi ve Yunanistan tarafından tabu olmaktan çıkartılarak farklı çözüm modellerinin konuşulmasının da önünü böylelikle açılmış oldu!Crans Montana sonrasında KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı "Rum tarafında zihniyet değişikliği olmadan çözüm imkânsız" demiş, buna karşılık olarak Rum lideri Nikos Anastasiadis ise " esas Türkiye ve Kıbrıs Türkleri zihniyet değiştirmeden bu sorun çözülmez" şeklinde açıklamalarda bulunmuştu!CransMontana sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri AntonioGuterres’in, Geçici Özel Temsilcisi JaneHoll Lute’a hazırlattığı Kıbrıs Raporu’nu BM Güvenlik Konseyi’ne sunmasına günler kala Anastasiadis’in ansızın "Gevşek Federasyon" önerisinde bulunması Kıbrıs müzakere tarihi açısından milat olmuştur!Anlaşılan o ki, Anastasiadis BM Genel Sekreteri Guterres’in Kıbrıs Raporu’nu açıklayarak inisiyatifi ele almasını engellemek adına acele ile "Gevşek Federasyon" önerisinde bulunmuş.Bu vesile ile federasyon modeli dışındaki seçeneklerin gündeme gelmesinin de önünü açmıştır!Mademki kırk yıldır federal çözüm olmuyor, artık yeni bir anlayışla alternatif çözüm modellerini gündeme getirerek tartışmaya başlamalıyız. Anastasiadis’in yeni çözüm önerisinde bulunmasıyla beraber oluşan yeni süreci zaman kaybetmeden doğru şekilde kendi lehimize kullanmalıyız. Bugüne kadar federasyon temelinde bir çözüme ulaşılamamasının asıl nedenini Türk ve Rum taraflarının farklı algılamaları oluşturmuştu. Rumlar oldum olası federal çözümü 1963’de gasp ederek üniter Rum devletine dönüştürdükleri yapı içerisine Kıbrıs Türklerini azınlık statüsü ile yamalayabilme olarak görmüşlerdi.Rum tarafı, müzakere tarihi boyunca ne yazık ki hiçbir zaman Kıbrıs Türklerini kendilerine eş değer, siyasi eşit taraf olarak görmeyerek yetki paylaşımına gidip, federal bir çatı altında ortaklık kurmaya yanaşmadılar. Rum tarafında federal bir çözüm isteği olmadığı artık açıkça görülmüştür. Rum toplumu bir türlü federal çözümü sahiplenmemiştir.  Rum tarafı bugüne kadar üniter devletinden vazgeçmeyip,  siyasi eşitliği bir türlü kabullenmedi.Bu federasyon  ilkelerine ters bir durumdur. Federal bir çözüme varılamayacağı anlaşıldığına göre artık çatışma ortamı yaratmak yerine yeni anlayış ve formüllerin ortaya konma zamanı gelmiştir. Esas olan Türk ve Rum halklarının barış ve huzur içerisinde yaşayabilmeleridir. Dayatmalar sonucunda imzalanacak bir çözümün uzun süre yaşaması mümkün değildir. İki tarafın kabullenmeyeceği çözüm modellerinin yaşama şansı yoktur!Sonuç olarak, Anastasiadis’in gündeme getirmiş olduğu yeni çözüm önerisi ile federasyon modeli tabu olmaktan çıkmış ve bu anlamda yeni çözüm önerilerinin de önü açılmıştır. Anastasiadis’i yapmış olduğu öneri konusunda yalnız bırakmamak gerekiyor. Türk tarafı olarak biz de BM Genel Sekreteri Guterres’in BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs Raporu’nda da belirttiği üzere, ucu açık olmayan bir takvime dayalı, karşılıklı olarak uzlaşılacak yeni bir müzakere yöntemi çerçevesinde farklı çözüm önerilerimizi zaman kaybetmeden gündeme getirmeliyiz. Bu konuda bakalım ilerleyen süreçte ne gibi gelişmelerin yaşanacağını yaşayarak hep birlikte göreceğiz…  

Müzakere Yönteminde Olsun Uzlaşı Sağlanabilecek mi?

Elli yılı aşkın süredir aynı yöntemlerle bir sonuç elde edilemeyen Kıbrıs müzakere sürecinde yeni bir dönem içerisine girmiş bulunmaktayız! Eski müzakere yöntemleri artık ortadan kalktı! Kıbrıs müzakere süreci hatırlanacağı üzere 14 ay önce CransMontana’da Rum tarafının her zaman olduğu gibi uzlaşmaz ve katı tutumlarını sürdürmesi neticesinde çökerek sonlanmıştı. Rum tarafı, elli yılı aşkın süredir Kıbrıs Türklerinden federal çözüm adı altında mevcut Rum üniter devleti içerisinde azınlık olmayı kabul etmesini bekledi! Zamana oynayarak mevcut oluşturduğu statükoyu daha da güçlendirmeye çalıştı. En son olarak da Ada etrafındaki doğal kaynakları uluslararası hukuka aykırı, gayrı meşru bir şekilde tek taraflı olarak gasp etme girişimleri içerisine girdi! Rum lideri NikosAnastasiadis, CransMontana sonrasında,siyasi eşitlik ve dönüşümlü başkanlık konularına sıcak bakmadıklarını, 0 Asker ve 0 Garanti anlayışında müzakerelere eskisi gibi kalındığı yerden başlanacağı görüşlerini sıklıkla dile getirip durdu! Türk tarafı iseCransMontana sonrasında ilk andan itibaren bugüne kadar gelen müzakere anlayışının artık çökerek ortadan kalktığını, bundan sonra yeni bir süreç başlatılmak istenirse, yeni bir müzakere anlayışına ihtiyaç olacağını sıklıkla dile getirdi. Türk tarafı bu bağlamda, belirlenecek yeni yöntemin, ucu açık olmayacak şekilde bir takvime dayanması gerektiğini, olumsuz bir sonuçla karşı karşıya kalınması durumunda Kıbrıs Türk tarafının durumunun ne olacağı gibi konuların açıkça yazılması gerektiğini net bir biçimde ortaya koydu. CransMontana sonrasında Birleşmiş Milletler Genel SekreteriAntonioGuterres’in, Geçici Özel Temsilcisi JaneHoll Lute aracılığı ile tarafların nabızlarını tutmak amacıyla hazırlanan Kıbrıs Raporu en sonunda 15 Ekim 2018 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sundu. Guterres’in, BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda ‘’Kıbrıs’ta var olan statükonun sürdürülebilir olmadığını,kalıcı çözüm umudunun hala hayatta olduğunu,Kıbrıs ve etrafındaki doğalgazın iki topluma da ortak fayda sağlaması gerektiğini, sonuç getirmeyen ve sonu gelmeyen görüşmelerin artık geride kaldığını,artık sonuç odaklı ve stratejik bir yaklaşım anlayışınaihtiyaç bulunduğunu’’ ifade etmesi anlaşılan o ki Rum lider NikosAnastasiadisve Rum tarafını ciddi manada tedirgin etmişe benziyor! Guterres’in,BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs raporu, aynı zamanda Anastasiadis’in müzakerelere kalındığı yerden devam edileceği vb yöndeki söylemlerinin de doğru olmadığını net bir şekilde ortaya koymuş oldu! Katı ve uzlaşmaz tavırlarıyla tanınan Rum lider Anastasiadis’inBM Genel Sekreteri Guterres’in, Kıbrıs raporunu sunmasına günler kala ‘Gevşek Federasyon’ konusunu gündeme getirmesi öncelikle kafa karıştırıcı ve zaman kazanmaya yönelik bir girişim olarak nitelendirildi! Anastasiadis‘Gevşek Federasyon’ hamlesi ile BM Genel Sekreteri Guterres’in girişimleri ve yeni müzakere yöntemi belirleme sürecini sabote etmeye mi çalışılıyor?  Anastasiadis’in‘Gevşek Federasyon’ hamlesinde bulunması hem rapordan rahatsız olduğu, hem de gizli bir ajandası bulunduğu gibi bir algıya neden olmuştur! Anastasiadis anlaşılan o ki gizli ajandasında yürüttüğü süreçte köşeye sıkışmışa benziyor!  Anastasiadis’in asıl gayesinin Guterres raporu ışığında BM’nin inisiyatif üstlenmesini engellemek.Bu süre zarfında zaman kazanmak. Tek yanlı ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde gasp etmeye çalıştıkları  Münhasır Ekonomik Bölgelere meşruiyet kazandırmak ve veya bu durumu gizli bir pazarlığa dönüştürebilmek olduğu düşünülmektedir!  Rum liderliğiKıbrıs Adası etrafında tek yanlı ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Türk tarafını yok sayarak gasp etmeye çalıştığı Münhasır Ekonomik Bölgelere meşruiyet kazandırabilmek için bilindiği üzere Fransız TOTAL, İtalyan ENI ve Amerikan EXXONMOBİL şirketleri yanında İsrail ve Mısır ile çeşitli anlaşmalar yaptıkları bilinmektedir! Türk tarafı en başından beri Doğu Akdeniz’deki meselesinin barış ve uzlaşı zemininde Kıbrıs konusuna zarar vermeyecek bir şekilde uluslararası hukuk ve hakkaniyet çerçevesinde çözümlenebilmesi için çaba göstermektedir.  Doğu Akdeniz’de günümüzde yaşanmakta olan mevcut tartışma ve gergiliminana nedenini Rum Yönetimi’nin hukuken tek taraflı olarak ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları oluşturmaktadır. Rumlar 1963’de nasıl silah zoru ile Kıbrıs Cumhuriyeti’ni gasp ederek üniter Rum devletine dönüştürmüşlerse, günümüzde de Ada’nın etrafındaki tüm yetki alanlarını(MEB) benzeri şekilde gasp ederek bu duruma meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.  Türk tarafı, Rum tarafının tüm uyarılara rağmen tek yanlı gayri meşru girişimlerini inat ve ısrarla sürdürmesi nedeniyle artık‘’Doğu Akdeniz’de ne Türkiye’nin ne de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türk halkının hakkını kimseye yedirmeyiz’’ yönünde son derece kararlı ve ciddi açıklamalar yapmaya devam ediyor! Bu bağlamda 17 Ekim 2018 tarihi itibarı ile Barbaros Hayreddin Paşa Sismik Araştırma GemisiTürk Kıta Sahası ve KKTC MEB’i içerisinde bulunan ve Rum tarafının sözde ilan ettiği MEB’in 4 ve 5 numaralı parsellerinin sınırında 1 Şubat 2019’a kadar Navtex ilanedereksismik araştırmalar yapmaya başladı. Yunanistan Deniz Kuvvetleri zaman kaybetmeden daha ilk günden arama faaliyetini uluslararası hukuka aykırı bir biçimde taciz girişiminde bulundu! Yaşanan bu gelişme üzerine TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı derhal bir açıklama yaparak,‘’Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını sonuna kadar savunmaya devam edecektir. Yunanistan'a ikili ilişkilerin ve iyi komşuluk ilişkilerinin sürmesi adına hukuk dışı kurallara tevessül etmemesi ve bölgedeki gerilimi tırmandıracak her türlü girişimden uzak durmasını tavsiye ediyoruz.’’ İfadelerini kullandı! Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki süreçte çözümden daha çok Doğu Akdeniz’de yaşanacak karşılıklı gerilimler ve yeni müzakere yöntemi konusunda bir uzlaşıya varılıp varılamayacağı konusu önce çıkacak gibi görünüyor! Acaba Anastasiadis’in‘Gevşek Federasyon’ hamlesi fırsata çevrilerek Türk ve Rum tarafının birbirlerinden farklı şekilde algıladıkları federal çözüm seçeneği bir kenara bırakılarak artık yeni alternatifler gündeme getirilebilir mi?  Geçtiğimiz elli yılı aşkın süre zarfında Kıbrıs’ta bir anlaşmaya varılamadı! Bakalım önümüzdeki süreçte en azından müzakere yöntemi konusunda olsun bir uzlaşıya varılabilecek mi? Anastasiadis’inne doğal kaynaklar, ne de yeni müzakere yöntemi konusunda bir uzlaşıya şu aşamada sıcak bakmadığı aşikar! Bundan sonra neler yaşanacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz…    

Guterres şapkasından tavşan çıkarabilir mi?

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs konusu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan mevcut gelişmeleri de ele alan ''Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar'' diye ayrıntılı bir köşe yazısı yazmıştım.KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in New York'taki görüşmesinin ardından AA muhabirine bir takım dikkat çekici açıklamalarda bulundu. Özersay, BM Genel Sekreteri Guterres'in Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği geçici özel danışmanı Jane HollLute'un birkaç hafta içinde sunacağı raporla ilgili olarak ''şapkadan tavşan çıkarmasını beklemediğini, o şapkada üç aşağı beş yukarı ne bulunduğunun belli olduğunu'' söyledi!50 yılı aşkın süredir belirli aralıklarla devam eden Kıbrıs müzakerelerinde Türk ve Rum tarafının görüşleri üç aşağı beş yukarı bellidir. En son olarak tarafların pozisyonları Crans Montana’da bir kere daha ortaya konmuştur. Crans Montana’da Türk tarafı yapabileceği tüm esneklikleri ortaya koyarken buna karşın Rum tarafı ise her zaman olduğu gibi katı ve uzlaşmaz tavırlarını bir kez daha ortaya koyuvermiş! Bunun üzerine de müzakere süreci çökerek ortadan kalkmıştı!Söylem anlamında Türk ve Rum tarafı son 50 yılı aşkın süredir iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelinde çözüm istediklerini ortaya koymaktadır. Lakin tüm mesele Türk tarafının iki bölgeli, iki toplumlu federasyondan anladığı ile Rum tarafının anladığının aynı olmamasından kaynaklanmaktadır!Rum tarafı her ne kadar iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelinde bir çözüm istiyor gibi görünmeye çalışsa da ortak yönetim, eşit paylaşım ve Ada’ya ait tüm zenginliklerin adil şekilde paylaşımını kabul etmedikleri açıkça görülmektedir. Crans Montana’da müzakere süreci kesintiye uğramamış, çökerek ortadan kalkmıştır! Rum lideri Anastasiadis ise hâlâ daha müzakerelere kalındığı yerden devam edileceğini söylüyor ve bu çerçevede de çeşitli öneriler yapmaya devam ediyor! Rum Lider Anastasiadis, hatırlanacağı üzere özellikle Crans Montana ve sonrasındaki süreçte dönüşümlü başkanlığı uygun görmediklerini “0” asker ve “0” garanti tezlerinin olmazsa olmazları olduklarını sık sık söyleyerek gündemde tutmaya çalışıyor! Birkaç gün önce “Haravgi” gazetesine röportaj veren Akel Genel Sekreteri Andros Kiprianu, Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’in Kıbrıs sorununda iyi bir ön hazırlık yapmadığını ve eski tutumunu tamamen değiştirdiğini ifade ederek; “garantileri kabul eden tek kişinin 2004’te Anastasiadis olduğunu” vurguladı!Anastasiadis’in Annan Planı’na taktik gereği evet demek durumunda kaldığını geçmişte pek çok kere yazarak bu duruma dikkat çekmeye çalışmıştım. Bu kez Akel Genel Sekreteri Kiprianu’nunda bu duruma dikkat çekmesi son derece ilginç bir durum!Daha da ilginç olanı ise bilindiği üzere Anastasiadis Rum Yönetimi Başkanı seçilene kadar uzun yıllar DİSİ Başkanlığı görevinde bulunmuştu. Anastasiadis’in partisi DİSİ’nin mevcut Başkanı Averof Neofitu iki gün önce Kıbrıs sorununa ilişkin olarak yaptığı açıklamada “iki toplumlu, iki kesimli federasyon çözümü temelinde yolun sonuna gelindiğini” söyledi!Güney Kıbrıs’ta bir taraftan AKEL ve DİSİ yetkilileri artık federasyon temelinde bir çözüm umutlarının kalmadığı yönünde birbiri ardına açıklamalarda bulunurken diğer bir taraftan Rum liderliği ise tek taraflı olarak sınırlandırdığı 7 numaralı sözde parsel için uluslararası şirketlere ruhsatlandırma davetinde bulundu!TC Dışişleri Bakanlığı, konuyla ilgili olarak dün akşam yaptığı açıklamasında, ''GKRY’nin vermeye teşebbüs edebileceği hükümsüz ruhsatlara dayanarak Türk kıta sahanlığında herhangi bir hidrokarbon arama çalışması yapılamayacağını belirtiyor ve ihaleye ilgi duyabilecek ülkeleri ve şirketleri, sağduyulu davranmaya ve bölgenin gerçeklerini dikkate alarak hareket etmeye davet ediyoruz'' denildi!Rum lideri Anastasiadis’in amacı görüldüğü üzere müzakere ediyor gibi görünerek zaman kazanmak. Bu süre zarfında da gayri meşru bir şekilde gasp etmeye çalıştıkları Kıbrıs Ada’sı etrafındaki Münhasır Ekonomik Bölgelerdeki parselleri tek tek uluslararası hidrokarbon arama şirketlerine ruhsatlandırarak üniter Rum devleti lehine kazanımlar elde etmektir! Rum liderliğinin BM ve AB üyesi üniter Rum devletinden vazgeçerek ortaklığa dayalı federal bir çözüm bulabilme gibi düşünceleri yoktur!Açıkça görüldüğü gibi Rum lideri Anastasiadis’in Kıbrıs Türklerinin kabul edeceği eşitliğe dayalı federal bir anlaşma yapma gibi en küçük bir niyeti yoktur! Rum liderliğinin Rum Devlet Dairelerinde bulunan resmi evraklarda Kıbrıs Türklerini azınlıklar bölümünde yer vermesi de bu yaklaşımın bir yansıması değil de nedir?Sonuç itibarı ile Kıbrıs müzakereleri kesintiye uğramamış bilakis Crans Montana’da sonlanmıştır. Bundan sonraki süreçte ancak tüm tarafların kabul etmesi durumunda başlangıcı ve sonu belli olan bir takvime dayalı, garantörlerin katılımıyla bir süreç belki gündeme gelebilir. Böyle bir durumda da müzakereler başarısızlıkla sonuçlanırsa Kıbrıs Türklerinin geleceği ile ilgili başta BM’nin haksız kararları olmak üzere tüm ambargoların kalkacağı bir durum en başta garantiye alınmalıdır. Velev ki tüm konularda uzlaşılarak takvimlendirilmiş bir müzakere sonucunda referanduma gidilir vebu süreç olumsuzlukla sonuçlanırsa Kıbrıs Türk tarafının statüsünün ne olacağının en baştan tanımlanması en önemli şartımız olmalıdır!Geçici özel danışman Lute'un Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak sunacağı raporun ardından BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in şapkasından ne çıkacağını kısa bir süre sonra hep birlikte göreceğiz! Guterres'in şapkasından tavşan çıkacak dahi olsa unutulmamalıdır ki ''Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar.''

İyi ki "Türksoy" var!

Türk Dünyası’nın UNESCO'su olarak kabul edilen Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı  "TÜRKSOY" bu yıl 25. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Bu vesile ile TÜRKSOY’un kurulmasına ve günümüze kadar geçen süre zarfında emekleri geçen tüm herkesi Genel Sekreter Sayın Düsen Kaseinov nezdinde kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum.  TÜRKSOY, 1993 yılında, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanları tarafından imzalanan anlaşmayla kuruluşunu tüm dünyaya ilan etmiştir.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu'na bağlı Tataristan, Başkurdistan, Altay, Saha, Tuva, Hakas Cumhuriyeti ve Moldova'ya bağlı Gagavuz Yeri, kuruluşunu müteakip süreçte TÜRKSOY’a gözlemci üye olarak katılmışlardır. "TÜRKSOY"; kurulduğu günden bu yana Türk halklarının gönül birlikteliğini ve kardeşliğini güçlendirmek, ortak Türk kültürünü gelecek nesillere aktarmak ve dünyaya tanıtmak için kurulmuş dünya çapında prestijli bir kültür teşkilatıdır. Bu bağlamda Türk Konseyi’nin kurucu ülke Cumhurbaşkanlarının da "TÜRKSOY"  teşkilatına ayrıca önem verdikleri en son olarak 3 Eylül 2018 günü Issık Göl’de yapılan 6. Devlet Başkanları Zirvesi’nde de bir kez daha teyit edilmiştir.  Uzun yıllardır her alanda ambargolar altında bulunan Kıbrıs Türkleri olarak, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı  "TÜRKSOY" sayesinde dünyaca ünlü sanatçılar, ressamlar, şairler ve yazarlar ile bir araya gelerek ortak kültürel organizasyonlara katılabilme imkânına sahip olabildik. Sanatçılarımız TÜRKSOY sayesinde dünyanın pek çok yerlerinde açılan sergilerde eserlerini sergileyebiliyor, sanatsal faaliyetlerde ve konserlerde ülkemizi temsil edebilme imkânına sahip oluyor. Yine TÜRKSOY sayesinde yıllar içerisinde dünyaca ünlü pek çok ünlü sanatçıları, tiyatrocuları, ressamları, yazarları, opera sanatçıları ve kültür insanlarını KKTC’de ağırlayarak sanat severlerimizin kendilerini yakından izleme imkanına sahip olabildik. Bu bağlamda iyi ki TÜRKSOY var diyoruz. Teşekkürler TÜRKSOY… Bu yıl Türksoy Opera Günleri KKTC’de 21. kere düzenlendi. Dile kolay 21 yıl. Bu yılki Türksoy Opera Günleri’nin açılış törenine katılmak üzere ülkemize gelen Türksoy Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Fırat Purtaş, sosyal medya hesabından konuyla ilgili olarak çok çarpıcı bir paylaşımda bulundu. Türksoy Genel Sekreter Yardımcısı Sayın Purtaş, paylaşımında "Türksoy Opera Günlerinin KKTC'de 21. defa düzenlenmesi, Girne'nin Türk dünyasının opera yıldızlarını 20 yılı aşkın süredir aralıksız ağırlaması Kıbrıs Türkleri için gurur kaynağıdır. KKTC Türk dünyası operacılarının buluşma noktası, Türksoy Opera Günleri ise Girne'nin markasıdır" diye yazdı. Sayın Purtaş’a bu güzel ve çarpıcı değerlendirmelerinden dolayı teşekkür etmek istiyorum. Kıbrıs Türk sanatseverleri Türksoy sayesinde yıllardır çok çeşitli zengin içerikli sanatsal etkinlikleri yakından takip edebilme olanağına sahip olmuştur. "TÜRKSOY"  ile KKTC arasındaki ilişkilerin kurulup geliştirilmesinde Sayın Güler Fedai’yi de bu arada anmadan geçemeyeceğim. Sayın Fedai, Ankara Büyükelçiliğinde Kültür Ataşesi olarak görev yaptığı yıllardan başlayarak tüm Kıbrıs Türklerinin gönüllerini fethetmiş önemli bir değerimizdir. Sayın Fedai’nin hâlâ Türksoy organizasyonu içerisinde görev almaya devam etmesi de bizler için çok büyük bir kazanımdır. Bu nedenle kendisine katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim.Uzun yıllardır Türksoy’u devraldığı yerden büyük bir başarı ile devamlı ileriye taşıyan Genel Sekreter Düsen Kaseinov beyefendiye de genelde Türk Dünyasına ve özelde de KKTC’ne vermiş olduğu desteklerinden dolayı teşekkür etmek isterim. Kıbrıs Türk kültürüne gönül vermiş insanları uzun yıllardır dünyanın pek çok yerinde yapılan uluslararası organizasyonlara "TÜRKSOY" sayesinde katılabilmektedir.    TÜRKSOY, ülkeler arasındaki işbirliği sayesinde Bilge Kağan'dan Dedem Korkut'a, Kaşgarlı Mahmut'tan Kutadgu Bilige, Alpamış'tan Köroğlu'na Türk Dünyası'nın sahip olduğu zengin kültürel mirasın canlandırması, Lefkoşa’yı Bişkek'i, Astana'yı Üsküp'ü, Bakü'yü Kazan'ı daha yakından tanıması, kalplerin birlikte atması hedeflenerek kurulmuş bir kültür organizasyonudur.TÜRKSOY’un kültürel çalışmaları sayesinde Yunus Emre'nin yaratılana Yaradan'dan ötürü sevgisi, Mevlana'nın bütün insanlığa kucak açan hoşgörüsü, Korkut Ata'nın öğütleri savunularak gün geçtikçe daha geniş kitlelere yaygınlaştırılmaktadır. Bunlar günümüzde tam da dünyamızın en çok ihtiyaç duyduğu değerlerdir. Ambargolar altında uzun yıllardır mücadele vermekte olan Kıbrıs Türkü Türksoy’un kültürel anlamda kendisine vermiş olduğu desteğe teşekkür eder ve bunu asla unutmaz. İyi ki "TÜRKSOY" var. 25. Doğum günün kutlu olsun. 

''Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar''

Tarihte Türklerle ilgili olarak söylenmiş pek çok atasözü bulunmaktadır. Bunlardan biri de Yunanlıların ''Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar'' atasözüdür. İnsanın aklına hemen, yaban tavşanı atik ve hızlı, kağnı ise bir o kadar ağır ve yavaş, öyleyse kağnı ile yaban tavşanı nasıl yakalanabilir sorusu geliyor! Unutulmamalıdır ki atasözleri, yaşanmışlıklar, engin tecrübe ve derin gözlemlere dayanılarak söylenmiş özlü sözlerdir. Yunanlıların ''Türkler yaban tavşanını kağnı ile yakalar'' sözü de geçmişte pek çok defa tecrübe edilmiş olmalı ki bu söz Yunan atasözü literatürüne girebilmiştir!Bu bağlamda günümüze gelecek olursak, Doğu Akdeniz’de son dönemde yaşanan bir takım gelişmeler göreceli olarak bazı çevrelerde Rum tarafını kazanan, Türk tarafını ise kaybeden tarafmış gibi bir hatalı bir algının oluşmasına vesile olmuştur!Rum tarafının, direk ve örtülü olarak kendisine destek veren devletlerden de güç alarak Ada’nın tek sahibi kendisiymiş gibi gayri meşru bir biçimde yapmış olduğu tüm hamleleri anlaşılan o ki bazı çevrelerce kazanım olarak görülmektedir!Türk tarafı en başından beri müzakere süreçlerine zarar vermemek ve uluslararası hukuk zemininde mücadelesini kararlılıkla sürdürmek adına bugüne kadar pasif bir politika izler gibi görünmüş olabilir. Türk tarafının sağduyulu bir şekilde pasif bir tutum takınması anlaşılan o ki bazı çevrelerde yanlış algıların oluşmasına neden olmuştur! Türk tarafı Doğu Akdeniz’de artık pasif politika izliyormuş görüntüsü vermeyi terk ederek uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm hak ve hukukunu ararken daha aktif tavır, tutum ve davranışlar ortaya koymalıdır!Rum Yönetimi’nin garı meşru ve tek taraflı olarak 2003’de Mısır, 2007’de Lübnan ve 2011’de de İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlama Anlaşmaları’nın geçerliliği ve bu anlaşmalar sonrasında parsellenen bölgeler Doğu Akdeniz’de yaşanmakta olan mevcut tartışma ve gergilimin de temelini oluşturmaktadır. Rum Yönetimi’nin tek yanlı ve adanın ‘tek hakimi’ gibi davranarak sözde parsellediği blokların 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı kısımları Türkiye’nin kıta sahanlığı ile ve ayrıca 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı kısımları ise KKTC’nin deniz sınır alanları ile örtüşmektedir. Yaşanan gelişmeler çerçevesinde KKTC kendi hükümranlık haklarını kullanarak 2011 yılında Türkiye’nin ulusal kuruluşu olan Türkiye Petrol Anonim Ortaklığı'na A,B,C,D,E,F,G diye 7 tane alan tanımlayarak ruhsat vermiştir. Bu bağlamda Türkiye mevcut kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeleri dolayısıyla Doğu Akdeniz’de hukuken sahip olduğu alanlar yanında bir de KKTC adına tüm adanın etrafında Türkiye Petrolleri aracılığı ile de hak ve söz sahibidir! Türkiye Cumhuriyeti yaşanan gelişmeler karşısında hem 32°16'18" doğu boylamından itibaren Kıbrıs Ada’sının batısında kalan deniz alanlarında meşru hak ve yetkilerini kayda geçirmiş. Hem de 32º 16′ 18″ meridyeninin batısı boyunca kendisine ait olan kıta sahanlığının dış sınırlarını oluşturan bölgelerin aynı zamanda Mısır ile deniz sınırını oluşturmakta olduğunu 2 Mart 2004 tarihinde BM belgesi olarak yayınlanan mektubuyla resmi olarak kayda geçirmiştir.  Türkiye Cumhuriyeti ayrıca Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesi hususunda, bölgede ikili veya üçlü deniz yetki alanlarının paylaşılması hususunun kabul edilemez olduğunu 2004 Turkuno DT/4739 (Mart 2004), 2005 Turkuno DT/16390 (Ekim 2005) ve UN.Doc. A/61/1011/-S/2007/456 (Temmuz 2007) sayılı notalarda açıkça ifade etmiştir. Türk tarafı, bölgede yapılacak olan MEB anlaşmalarının kıyıdaş bütün devletlerin katılımı ve uluslararası hukukun temel prensibini oluşturan hakkaniyet ilkesiyle yapılması gerektiğini sürekli vurgulamış ve vurgulamaya da devam etmektedir. Türk tarafı görüldüğü üzere pasif bir politika izlemeyerek yapması gereken ne varsa uluslararası hukuk zemininde yapmış ve yapmaya da devam etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Eastmed ve Pesco gibi konular da yakından takip edildiği gibi Rum yönetiminin açık ve gizli olarak yaptığı tüm girişimleri de yakinen takip edilerek gerekli tüm tedbirler uhulet ve suhuletle alınmaya devam etmektedir!Rum Yönetimi hala sağduyulu bir şekilde hareket etmek yerine Doğu Akdeniz’deki tek taraflı ve gayrimeşru faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Rum tarafı en son olarak Mısır ile denizaltından boru hattı ile doğalgaz taşınmasına ilişkin anlaşma imzalamıştır. Bir taraftan federal çözüm diye yırtınan Rum tarafı Annan Planı döneminden buyana görüldüğü gibi müzakere süreçlerinin dibine dinamit koyarcasına gayri meşru faaliyetlerine durmaksızın devam ediyor. Yaşanan gelişmeleri yok sayarak hala daha federal çözüm konusunda umut taşıyabilmek nasıl mümkün olabilir?Rum Yönetimi ile Mısır’ın Türk tarafını yok sayarak anlaşma imzalamaları üzerine, TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin onay vermediği, rızasının olmadığı hiçbir projenin oldu bittiye getirilmesine izin vermeyeceğiz. Tek taraflı, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin haklarının yok sayıldığı, adadaki tarafların eşit ve adil pay almadığı bir sisteme geçit vermeyeceğiz. Türkiye'nin bu konudaki tavrı ve duruşu nettir" açıklamasında bulundu!Doğu Akdeniz'deki enerji politiğinde, Türk tarafı dışlanmak istenerek bu çerçevede siyasal bir pozisyon geliştirilmeye çalışılmaktadır. Ortaya çıkan bu durumun arkasında her ne kadar Mısır, İsrail ve Yunanistan varmış gibi görünse de gerçekte enerjide Rusya'ya bağımlılığını azaltmak için AB ve Rusya'nın Orta Doğu'da ve Doğu Akdeniz'deki konumunu zayıflatmak isteyen ABD'nin olduğu görülmektedir.Sonuç olarak; Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz’de direk ve dolaylı olarak desteklerini aldığı devletlerden almış olduğu cesaretle gayri meşru bir şekilde tek taraflı ve adanın ‘tek hakimi’ gibi davranmaya devam ediyor. Buna karşın Türk tarafı ise uluslararası hukuk zemininde haklarını sonuna kadar kararlılıkla koruyarak armaya devam edeceğini üzerine basa basa söylüyor. Yaban tavşanı uzun zamandan buyana kaçıyor. Yorgun ve bitkin bir durumda. Türk tarafının yaban tavşanını yakalaması an meselesi!  Rum tarafı gayri meşru şekilde mücadele verirken, Türk tarafı ise uluslararası hukuk zemininde hak ve hukukunu arayarak mücadele veriyor! İlerleyen süreçte bakalım bizleri daha ne gibi yeni gelişmeler bekliyor?  

" Reçete "

Rum tarafının hâkimiyetçi, klasik katı ve uzlaşmaz tavırlarını sistematik bir biçimde sürdürmesi nedeniyle hatırlanacağı üzere Crans Montana’da Kıbrıs müzakere süreci 2017 Temmuz ayı başında sonlanmıştı. Birleşmiş Milletler, taraflı bir duruş sergileyerek geçmişte olduğu gibi Crans Montana sonrasında da Rum yönetiminin süreci bozduğunu açıkça ortaya koyamamıştı!  Bu durum Rumları çözüm yönünde motive edemediği gibi bilakis ne yaparsa yapsınlar 2004te olduğu gibi yanlarına kâr kalacağı gibi bir anlayışın daha da pekişmesine neden olmuştur! Müzakere sürecinin çökmesiyle ilgili olarak TC Cumhurbaşkanı Erdağan “KKTC ile beraber gerek Annan Planı’nda gerekse son süreçte daima söz verdiğim gibi bir adım önde olduk. Ancak tüm gayretlerimize rağmen Kıbrıs Konferansı’nın 28 Haziran’da başlayan ikinci oturumu sonuçsuz kaldı. Türkiye’nin ve Türk tarafının özverili çabaları, samimi ve ılımlı tavrı hak ettiği karşılığı almadı. Açıkçası sonuçtan büyük bir üzüntü duyuyoruz. Uzun çabalardan sonra geldiğimiz bu tablo, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler iyi niyet misyonu parametreleri çerçevesinde bir çözüm bulunmasının imkânsızlığını ortaya koymuştur. Artık bu parametrelerde ısrar etmenin bir anlamı yoktur” demişti. O günden buyana yaşanan gelişmeleri kısaca bir hatırlayacak olursak. Rum yönetimi sanki de hiçbir şey olmamış gibi eskiden gelen alışkanlıkları çerçevesinde müzakerelere kalındığı yerden devam edileceği yönde açıklamalar yapmaya devam ederek yaşanan gelişmeleri pek de ciddiye almamıştı!Garantörlük antlaşmasının kaldırılacağını, Türk Askerinin Ada’dan derhal gideceğini sık sık dile getiren Rum yönetimi, kendisini hâkimiyetçi bir anlayışla Kıbrıs’ın yegâne temsilcisi olarak göstererek Ada’nın tüm kaynaklarını istediği gibi kullanabileceği iddiası ile kışkırtıcı eylem ve söylemlerini artırarak devam etmiştir. Rum Yönetimi en son olarak geçtiğimiz gün bu çerçevede Mısır ile denizaltından boru hattı ile doğalgaz taşıma anlaşması imzalayarak kışkırtıcı girişimlerine bir yenisini eklemiştir.Rum yönetimi son dönemde her geçen gün yeni bir askeri antlaşma ve üs protokolü imzalayarak bunu dünya kamuoyu ile paylaşmaya devam etmektedir. Uluslararası aktörlerin güç ve desteklerini arkasına almaya çalışan Rum liderliği bu durumdan güç alarak provokatif eylem ve söylemlerde bulunmaya son sürat devam ediyor…Diğer bir yandan BM Genel Sekreteri Guteres’in Crans Montana sonrasında tarafların nabızlarını tutmak maksadı ile Bayan Lute’yi ataması ile başlayan değerlendirme süreci ise tamamlanamadığından henüz raporlaştırılması yapılamadı!Crans Montana sürecinin çökmesinin ardından yaşanan gelişmeler bu yönde iken geçtiğimiz gün TC Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’dan son derece önemli açıklamalar geldi. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Erdoğan’ın yapmış olduğu açıklamalar Kıbrıs’ta Crans Montna süreci sonrasında yaşanmakta olan değişimi anlamak istemeyenlerin kulaklarına kar suyu kaçmasına neden olmuştur! Batı basınında, TSK’nın KKTC’de kalıcı ve kapsamlı bir deniz üssü kurmak istediği iddiasına ilişkin, “Bizim KKTC’de üs diye bir sorunumuz yok. Niye? Bizim topraklarımızdan oraya ulaşmak, Doğu Akdeniz’e varmak dakikalarla konuşulacak bir şey. Orası bize çok yakın mesafede. Yunanistan’ın bu bölgeye öyle bir yakınlığı yok. Bizim böyle bir sorunumuz yok. O işin sadece psikolojik boyutu var. Bu açıdan ihtiyaç duyacak olursak üs de kurabiliriz. Oradaki varlığımız önemli. Araç gereç konusunda da güçlü olmak durumundayız. Yok efendim neymiş, asker sayımızı azaltmalıymışız! Kusura bakmasınlar, biz orada asker sayımızı azaltmayacağız. Artıracağız, azaltmayacağız. Laf dinlemiyorlar; dinleselerdi, Kofi Annan’la biz bu işi çözerdik. Annan planında biz her şeyi kabul ettik, ama onlar sattı. Referandumda verdikleri söz neydi, ne yaptılar? Biz evet dedik, onlar hayır dedi. Onları tuttular AB’ye aldılar bizi dışarıda bıraktılar. Bundan sonra bizim için orada kendi ilan ettiğimiz reçete ne ise biz bu reçeteyi uygulamaya koyarız.”TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM açılış töreni öncesi bir dönemde yapmış olduğu bu önemli açıklama Türk tarafının Kıbrıs konusunda bir reçetesi, dolayısı ile yeni bir yol haritası olduğunu da gündeme getirmiştir! Sayın Erdoğan’ın, ‘’Kusura bakmasınlar, biz orada asker sayımızı azaltmayacağız. Artıracağız, azaltmayacağız.’’ şeklinde yapmış olduğu açıklaması önümüzdeki döneme ilişkin önemli ipuçları vermektedir! BM Açılış Töreni’nde New York’ta ne gibi gelişmeler yaşanıp yaşanmayacağını önümüzdeki günlerde hep birlikte yakından takip edeceğiz. Rum medyası uzunca bir süredir kamuoyunda beklentileri yükseltecek yönde maksatlı şekilde yayınlar yapmaya devam ediyor! TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘’Bundan sonra bizim için orada kendi ilan ettiğimiz reçete ne ise biz bu reçeteyi uygulamaya koyarız.” sözünü hiç kimse yabana atmamalıdır…

Kırgızistan Notları 3 (Macaristan)

Kırgızistan’ın ev sahipliğinde 2 Eylül akşamı Issık Göl’de düzenlenen 3. Dünya Göçebe Oyunları’nın açılış töreninde 79 takım arasında en büyük ilgiyi şüphesiz Macar Turan Vakfı Başkanı Biro Andraş liderliğindeki Macaristan Takımı üzerinde toplamayı başardı.    3 Eylül günü Tanrı Dağları ile Issık Gölü arasında kalan Çolpon Ata kenti, Cengiz Aytmatov Ruh Ordo Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Devlet Başkanları Zirvesi’ne katılan ülkeler arasında da sanırım yine en büyük ilgi ve merak Macaristan üzerinde toplandı. Öyle ya nasıl olur da Macaristan, Türk Konseyi toplantısına gözlemci üye olarak başvuruda bulundu ve başvurusu kabul gördü? Aslına bakarsanız Macaristan tarihine biraz meraklı olanlar Macarların kendilerini hun olarak tanımladıklarını, Orta Asya’dan şu an yaşadıkları bölgeye geldiklerini ve Türk kökenli olduklarını bilir.Bizans İmparatoru 8. Constantine Porphyrogenitus, MS. 948-952 yılları arasında kaleme aldığı kitabında, Macarlar’dan Türk, ülkelerinden de “Tourkia” olarak söz etmektedir. Bizans İmparatoru, kitabında ”Arpad, Türkler’in büyük prensi” ifadelerini kullanmıştır.Orta çağ Macar tarih yazarları Arpad hanedanlığının yani Turul hanedanlığının Atilla’dan, Hun İmparatorluğundan geldiğini yazmışlardır. Avrupalı tarihçiler ve o dönemki Avrupa devletleri, özellikle Bizanslılar Macar devletini “Batı Türkiye” olarak adlandırmışlar, Macar hanedanına “Türklerin Prensi” olarak hitap etmişlerdir.  Macar tarihinde 896 yılında Arpad Orta Asya’dan göçe başlayan 7 kavimi bir araya getirerek bugün yaşadıkları bölgeye getiren büyük bir kahramandır. Macarlar hun köklerine bağlı oldukları gibi Orta Asya’dan gelirken tengri ve şaman inancı ile birlikte gelmişlerdi.Arpad’ın torunu olan İstvan 1000 yılında Macaristan Devletini kurarak ilan ettiği dönemde Bizans, Avrupa ve Papa kendilerini Hıristiyan olmaya davet etmiş. Kabul etmemeleri durumunda kendileri ile mücadele edecekleri mesajını iletmişti. Arpad mevcut durumu devam ettirebilmek için bu öneriyi kabul etmiş, amcası Koppany ise şiddetle buna karşı çıkarak ayaklanma başlatmıştır. Papa’nın emri ile Avrupa’dan yardım alan Arpad amcası Koppany’i yenerek Macarların Hıristiyanlaşma sürecini başlatmıştır. Papa, bu olay üzerine Macar hükümdarı Istvan’a bir taç gönderir. İstvan, Macar Kralı Geza’nın oğlu, Arpad’ın torunudur. İkinci bir taç da Bizans İmparatoru’ndan minnet ifadesi olarak hediye edilir. Bu iki tacın birbirine eklenmesiyle Macarlar’ın ”Szent Korona” dedikleri Kutsal Taçları meydana gelmiştir. Bu tacın Bizanslılarca gönderilen kısmında “Geobitzas Pistos Krales Tourkias” yazılıdır, yani “Türklerin ülkesinin İnançlı Kralı Geza’ya”   Macarların Türk kökene sahip oldukları sanırım son dönemde en yoğun şekilde Macar Turan Vakfı Başkanı Biro Andraş’ın girişimleri ile 2008’den bu yana Macaristan’ın Bugaç kasabasında yapılmakta olan Kurultaj (Hun ve Türk kökenli milletlerin soylar toplantısı) organizasyonu ile gündeme gelmeye başladı. Yeri gelmişken ifade etmek isterim ki Macar Turan Vakfı Başkanı Biro Andraş ile olabn yakın dostluğumuz sayesinde KKTC Kurultaj organizasyonuna 2010 yılından bu yana Genel Sekreterliğini sürdürdüğüm KKTC ASAM tarafından temsil edilmektedir.Macar Turan Vakfı’nın, Macaristan Parlamentosu ve Dışişleri Bakanlığı bilgi, himaye ve destekleri ile yapmış oldukları Kurultaj organizasyonuna her 2 yılda bir Türk kökenli yaklaşık 30 ülkeden katılım olmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Macaristan Başbakanı Viktor Orban 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Devlet Başkanları Zirvesi’ne başta Kurultaj organizasyonu ve Türk köklerine sahip olduklarını açık açık ifade etmeleri nedeniyle davet edilmiştir. Macaristan Başbakanı Viktor Orban 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Devlet Başkanları Zirvesi’nde yapmış olduğu konuşmasında, Macaristan’ın Türk kökenini koruduğunu ifade ederek, "Biz Macarca konuşuyoruz. Bu Türk diliyle bağlantısı olan eşsiz bir dil. Hıristiyan dinini aldık, fakat Kıpçak-Türk ilkeleri üzerinde duruyoruz.” dedi.Kırgızistan Notları ismi ile kaleme aldığım bu yazı dizisinde Macaristan’ın Türk Dünyası ile var olan bağ ve ilişkilerine dikkat çekmeye çalışarak konu hakkında bilgisi olmayanlara bir nebze olsun katkıda bulunmak için bu yazıyı yazma gereği duyduğumu belirtmek istiyorum. Türk Dünyasının görüldüğü üzere görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen yönleri mevcuttur. İlerleyen dönemde bakalım daha ne gibi ezber bozan bilgi ve süreçlerle karşı karşıya kalacağız…            

Kırgızistan Notları 2 (Türk Konseyi)

Türk tarihi ile ilgili olarak çocukluk yıllarımızdan itibaren gerek okullarda okuduğumuz ders kitaplarında, gerek roman ve makalelerde, gerekse film ve belgesellerde bizlere anlatılan Türklerin tarih sahnesine çıktığı Tanrı Dağları ile Issık Gölü’nü de içerisine alan coğrafyada bulunmanın insana büyük bir heyecan verdiğini ifade etmek isterim.  Öyle ki Divanı Lügati’t Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut ve Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib’in bu topraklarda yaşamış ve eserlerini bu coğrafyada yazmış olduğunu bilmek insanın farklı ruh hallerine girmesine sebep oluyor… Kırgızistan ziyaretim çerçevesinde Tanrı Dağları ile Issık Gölü arasında kalan Çolpon Ata kenti, Cengiz Aytmatov Ruh Ordo(ruhların yeri) Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Devlet Başkanları Zirvesi’ni yakından takip edebilme imkânı buldum. KKTC olarak belki resmi olarak masada yoktuk, ancak bir şekilde zirvenin yapıldığı salonda yer alarak zirveyi yakından takip edebilme imkânı bulabildik…Hatırlanacağı üzere Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi) 2006'da gündeme gelmiş ve Nahçıvan’da 3 Ekim 2009’da Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye tarafından kurulmuştur. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov'un ev sahipliğinde 3 Eylül 2018 Pazartesi günü gerçekleşen 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyovev ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban katıldı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Ceenbekov, ‘’Ortak tarih, kültür ve dil temelinde kurulan Türk Konseyi'nin bugünkü zirvesi Türk dünyasının yüzyıllarca süren dostluğunu yeni bir seviyeye çıkartarak yeni bir sayfa açacaktır.’’ dedi. Ceenbekov’un bu sözü bana Issık Gölü’nden ilham alarak kitaplarında sıklıkla Türk dünyasının birleşmesini öne çıkaran yazılar kaleme alan dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Atmatov’un ‘’gün olur asra bedel’’ kitabını hatırlattı…Kırgızistan’ın ev sahipliğinde “Gençlik İş Birliği ve Ulusal Spor” temasıyla düzenlenen 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne Özbekistan "onur konuğu" ve Macaristan ise "gözlemci ülke"  sıfatı ile ilk kez katıldılar. Özbekistan ve Macaristan’ın zirveye dâhil olmasının kurucu ülkeler tarafından memnuniyetle karşılandığını yakından gözlemleme imkânı bulduğumu özellikle belirtmek isterim.Gözlemci üyeliği onaylanan Macaristan Başbakanı Viktor Orban, zirvede yaptığı konuşmasında ‘’Türk Devletleriyle ortak kültürel ve tarihi bağlara sahibiz. Türk Konseyi ile yakın işbirliği içinde çalışmak istiyoruz’’ dedi.Yine zirveye ilk kez katılarak üyeliğe kabul işlemleri başlatılan Özbekistan’ın Cumhurbaşkanı Mirziyoyev ise ‘’Türk Konseyi'nin toplantı ve projelerine katılma konusunda istekliyiz. Türk Konseyi’nin Modern İpek Yolu Ortak Tur Projesi'ne Buhara ve Hiva gibi tarihi şehirleri dâhil etmeye hazırız’’ dedi.Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev ‘’Türk Konseyi'ne üye ülkeler arasındaki ticaret hacmi son iki yılda yüzde 22 arttı. Devletlerarasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri daha da geliştirmek gerekiyor. Batı ile Doğu'yu, Güney ile Kuzey'i birleştiren halklarız, bu bizler için büyük bir avantajdır.’’ dedi.Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise konuşmasında "Gelecekte, uluslararası kurumlarda karşılıklı destek konusunda ek adımlar atmamız gerektiğini düşünüyorum. Bölgesel güvenlik konuları büyük önem taşımaktadır.’’ dedi.  TC Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuşmasında  "Bugün bizleri bir araya getiren sadece dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz değil, güvenli ve müreffeh bir geleceği hep birlikte inşa etme arzu ve irademizdir. Refahımızı ilerletmek, kalkınma hamlelerimizi başarıya ulaştırmak ve yüzleştiğimiz sorunlarla etkin bir şekilde mücadele etmek için güç birliği yapmamız şarttır.’’Türk Konseyi'nin İslam İşbirliği Teşkilatı, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve diğer çok taraflı platformlar ile eşgüdüm içinde faaliyet göstermesine önem veriyoruz. Dolara bağımlılık uluslararası ticarete engel olmaya başladı. Kendi para birimimizle ticaret yapmaya yoğunlaşmayı öneriyoruz" dedi.Zirve sonunda Genel Sekreterlik görev süresi tamamlanan Azerbaycanlı Ramil Hasanov’un yerine Kazakistan'ın eski Tahran Büyükelçisi Bagdad Amreyev'in getirilmesine, bir sonraki zirvenin önümüzdeki yıl Eylül ayı başında Azerbaycan’da yapılmasına ve 4. Dünya Göçebe Oyunları’nın 2020’de Türkiye’de yapılması yönünde bir takım kararlar alındı.    KKTC olarak ne yazık ki henüz Türk Konseyi içerisinde yer almıyoruz. Türkpa( Meclis Başkanları seviyesinde) Türk Akademisi ve Türk Miras Kültür Vakfı içerisinde de yer almıyoruz.  Sadece Türksoy (Kültür Bakanları seviyesinde) içerisinde yer almaktayız. KKTC olarak başta Türk Konseyi olmak üzere bu organizasyon çatısı altında bulunan tüm kurum ve kuruluşlar içerisinde yer almak için ciddi çaba göstermemiz gerekiyor. Bu düşüncemi Türk Konseyi’nin kurulduğu 2009’dan bu yana mümkün olduğunca her ortamda dile getirdiğimi özellikle belirtmek isterim. Bu yapılar içerisinde yer alabilmenin yolu bu uğurda talepkar olmaktan, diplomatik girişimlerde bulunmaktan geçmektedir, diye düşünmekteyim. Yazımı TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirvede söylediği bir sözle sonlandırmak istiyorum.  Erdoğan, zirvede, Yusuf Has Hacip'in, Kutadgu  Bilig'de, "Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır; oradan çıkınca,  beylerin başında tuğ tokası olur." sözlerini anımsatarak, "Tıpkı kara toprağın  altındaki altın gibi fikirler de eyleme geçmediği sürece asıl değerini bulamaz."  dedi…

Kırgızistan Notları 1 (Göçebe Oyunları)

Kırgızistan Devleti’nin daveti üzerine geçtiğimiz hafta ‘’3. Dünya Göçebe Oyunları’nı‘’ izlemek üzere Bişkek üzerinden yaklaşık 5 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Issık Gölü’ne gittim. Issık Gölü (ılık göl) Türk tarihi açısından son derece büyük bir öneme sahiptir. Kaşgarlı Mahmut Issık Gölü’nü Divanı Lügati’t Türk’te Türk Gölü olarak nitelendirmiş, Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib ise 1019 yılı civarında Karahanlıların tarihi başkenti Balasagun’da (Issık Gölü yakınlarında) dünyaya gelmiştir.  Issık Gölü ayrıca dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un kitaplarına ilham kaynağı olmuş özel bir yerdir. Aytmatov, Issık Gölü’nden ilham alarak kitaplarında sıklıkla Türk dünyasının birleşmesini öne çıkaran yazılar kaleme almıştır.3. Dünya Göçebe Oyunları’nın Açılış Töreni 2 Eylül 2018 Pazar akşamı gösterişli büyük bir organizasyonla gerçekleşti. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov'un ev sahipliğinde gerçekleşenaçılış törenine, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban katıldı.3. Dünya Göçebe Oyunları’na bu yıl 74 ülkeden bin 986 sporcunun katıldığı açıklandı. Tarihteki Türk kavimlerin hayatına ve medeniyetine ışık tutmayı amaçlayan oyunlarda, 174 altın, 173 gümüş, 247 bronz olmak üzere toplamda 594 adet madalya ve 507 bin dolarlık ödül dağıtıldı. Kırgızistan’ın ev sahipliğinde 2-8 Eylül'de gerçekleşen 3. Dünya Göçebe Oyunları’nın galibi 103 madalya ile Kırgızistan oldu.Türk Devlet başkanlarının oluşturmuş olduğu Türk Konseyi’nde alınan bir kararla 2020 yılında 4. Dünya Göçebe Oyunları’nın Türkiye’de yapılması yönünde karar alındı. Bu doğrultuda 3. Dünya Göçebe Oyunları kapanış töreninde Kırgızistan Başbakanı Muhammedkalıy Abılgaziyev 2020’de Oyunlara ev sahipliği yapacak olan Türkiye Cumhuriyeti adına Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Hamza Yerlikaya’ya 3. Dünya Göçebe Oyunları’nın Bayrağını ve totemi olarak belirlenen buzul suyu koyulan kutsal şişe olan Köökör’ü teslim etti.3. Dünya Göçebe Oyunlarının kapanış programının başında, dev ekranlarda, oyunların sembolü haline gelen buzul suyunun, Kırgızistan’ın Issık Göl bölgesinin doğusunda yer alan Tanrı Dağlarının en yüksek buzulu olarak bilinen Han Tengri (Göklerin efendisi dağı) buzuldan alındığı gösterildi.Kırgızistan Devleti’nin Dünya Göçebe Oyunları’nın açılış, kapanış ve organizasyon süresi bakımından son derece ciddi bir hazırlık dönemi geçirdiğinin altını çizmek gerekir. Organizasyon Hipodrom, Kapalı Spor Salonu ve Kırçın Yaylasındaki etkinlikler çerçevesinde gerçekleştirildi. (Konuya daha fazla ilgi duyanlar yazılı bilgi için google‘da  ve  video görüntüleri için ise youtube ‘da arama yapmalarını tavsiye ediyorum.)Türk halkların örf, adet ve geleneklerinin yaşatılması maksadıyla organize edilen oyunların özellikle Kırçın Yaylası’nda yapılan kısmı kesinlikle görmeye değerdi.Bu yılki organizasyona Özbekistan ve Macaristan’ın katılması ayrıca bir renk ve moral kazandırdı. Macaristan’da uzun yıllardır Macar Turan Vakfı tarafından düzenlenen ve Macaristan Parlamentosu tarafından desteklenen Kurultay organizasyonu öyle anlaşılıyor ki bu davete önemli ölçüde vesile olmuşa benziyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın kendilerinin Kıpçak Türkü olduğunu ifade ederek yaptığı konuşma ise sanırım organizasyona damgasını vuran önemli gelişmelerin en başında gelmektir. Yeri gelmişken 3. Dünya Göçebe Oyunları’nda en ilgi çeken takımların başında Macaristan Takımı olduğunu da özellikle söylemeliyim. KKTC olarak 2010 yılından bu yana Macaristan’da yapılan Kurultay organizasyonuna KKTC ASAM olarak temsil edilmekte olduğumuzu belirtmek ve 3. Dünya Göçebe Oyunları’nda ise izleyici olarak yer aldığımızın altını çizmek isterim. Ambargolar altında bulunan gençlerimizin en azından güreş, okçuluk, bilek güreşi vb dallarda 2020’de Türkiye’ de düzenlenecek olan 4. Dünya Göçebe Oyunları içerisinde yaklaşık 80 ülke katılımcıları arasında yerimizi alacağımızı ümit ediyorum.Dünya Göçebe Oyunları’nda bugüne kadar belki bir şekilde yer alamamış olsak da en azından 2020’de Türkiye’de düzenlenecek olan 4. Dünya Göçebe Oyunları’nda yer alabilmek için girişimlerde bulunmamız gerekiyor. Bu yönde ilk girişimleri ülkemiz adına başlatmış olduğumu belirtir, devlet yetkililerimizin resmi olarak şimdiden girişimlere şimdiden başlamalarının yerinde olacağını önermek isterim.Bu duygu ve düşünceler ışığında 3. Dünya Göçebe Oyunları’nın gerçekleşmesinde emeği geçen herkese ve beni davet eden başta Kırgızistan Devleti yetkilileri adına Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’a, Kırgızistan Kültür ve Enformasyon Bakan Yardımcısı Aynura Temirbekova’ya, bizleri organizasyon boyunca bir an bile yalnız bırakmayarak her türlü sorunumuzu anında çözümleyen Camanak Musurukanov’a ve Kırgızistanlı genç üniversiteli gönüllüler ordusuna teşekkürlerimi sunuyorum.  

Azim, Kararlılık, İstikrar ve Başarı

Toplumların başarılarındaki en büyük etkenlerden biri de kuşkusuz onu oluşturan insanların azim, kararlılık ve istikrarlı bir şekilde verdikleri mücadeleleridir. Belirli bir amaç uğruna verilen mücadeleler ancak azim, kararlılık ve istikrarlı çalışmaların neticesinde kazanılabilir. Kazanılan her başarı toplumda moral, motivasyon ve yeni başarılara vesile olmaktadır…Türk Milli Takımı, Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda geçtiğimiz Pazar gecesi büyük bir başarıya imza atarak erkekler 4x100 bayrak yarışında ikinciliği kazanarak gümüş madalya almaya hak kazandı. Türk Milli Takımını canı gönülden kutluyorum. Türk Milli Takımı’nda mücadele veren dört kişiden biri olan Yiğitcan Hekimoğlu Kıbrıs Türkü. Yiğitcan Hekimoğlu ve ailesini yılladır tanırım. Yiğitcan, ilkokul döneminden başlayarak başarılı bir koşucu olmaya karar vermiş bir gencimiz.Azimli, kararlı ve istikrarlı bir şekilde yılmadan usanmadan çalışan Yiğitcan Hekimoğlu her kazandığı yeni başarısıyla Kıbrıs Türk toplumunun göğsünün kabararak gurur duymasına vesile olmaktadır. Teşekkürler Yiğitcan. KKTC seninle gurur duyuyor…Yiğitcan gibi dünyanın pek çok yerinde daha nice değerlerimiz var. Galatasaray Spor Kulübü A takımında forma giymeye başlayan Kıbrıs Türkü Ahmet Sivri kardeşimizde başka bir başarı öyküsü. Bu sezon Ahmet’in iyi bir çıkış yapmasını bekliyorum.Kıbrıs Türk toplumu yıllardır kendisine uygulanan haksız ambargoları yenebilmek için mücadele veriyor. Azimli, kararlı, istikrarlı ve akılcı şekilde mücadele verebilenler başarıyı yakalayabiliyor. Ada dışında birçok başarıya imza atmış daha nice akademisyen, iş adamı, sanatçı ve değerlerimizin olduğunu da unutmamak gerek. Yine bu bağlamda son yıllarda KKTC Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin çalışmalarını da unutmamak gerek. KKTC ASAM başta Macaristan olmak üzere, Kosova, Makedonya ve Orta Asya ülkelerinde KKTC’nin ve dolayısı ile Kıbrıs Türk kültürünün tanıtılması için çalışmalar yapıyor.KKTC ASAM bu çerçevede özelikle 2010 yılından buyana Avrupa Birliği üyesi Macaristan’da azim, kararlılık ve istikrarlı bir şekilde Türk Hun Kurultayı’na katılarak faaliyetler yapıyor. Macar Turan Vakfının organize ettiği organizasyon Macaristan Meclis Başkan Yardımcısı Lezsak Sandor himayelerinde yapılmaktadır. Bu yılki organizasyona Macaristan Meclis Başkanı Laszlo Köver’in katıldığının da altını çizmek isterim.Macaristan’daki organizasyon Macar Turan Vakfı öncülüğünde Macaristan Parlamentosu, Macaristan Hükümeti ve TİKA tarafından desteklenmekte. KKTC ASAM yetkilileri her organizasyonda Macaristan Meclisinde ağırlanmakta ve konuklar onuruna verilen yemeğe katılmaktadırlar. Ana organizasyon ortalama her dönem 500 binin üzerinde Macarın katılımı ile gerçekleşiyor. KKTC ASAM yetkilileri her organizasyona binlerce kg ağırlığında KKTC’yi tanıtıcı broşür ve materyaller götürerek Budapeşte, Keskemet, Bugaç ve Balaton’da Macarlara dağıtımını gönüllü olarak yapmaktadırlar. Sonuç itibarı ile spor ve kültür diplomasisiyle ambargoları esnettiğimizi görmemiz gerek. Kıbrıs Türk toplumu olarak bugüne kadar birçok insanlık dışı muamele ve ambargolara maruz kaldık. 21 Aralık 1963’de Rumlar Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni silah zoru ile gasp etti. Birleşmiş Milletler 4 Mart 1964 tarihinde 186 nolu kararı ile Kıbrıs konusuna eşit ve adil bir şekilde yaklaşmak yerine siyasi şekilde karar üretmeyi tercih etti! İşte ne olduysa BM’nin 4 Mart 1964 tarih 186 numaralı siyasi kararından sonra oldu. Rumlar muhatap alındı. Rumlar hemen bunu fırsat bilerek Kıbrıs Cumhuriyetini gasp etmekle kalmayıp, devleti Rum üniter devleti haline getirdiler. Uluslararası kamuoyu(devletlerin siyasi karar alma mekanizmaları) Kıbrıs Türkleri olarak bizi yok sayarak 1964’de siyasi bir karar üretti. Kıbrıs meselesinin özünü bu durumun oluşturmakta olduğunu bir türlü dünyaya ve muhataplarımıza anlatamadık. Siyasi karar alma mekanizmalarının başındakilere anlatamadığımız gibi başka yol ve yöntemlere de pek yönelemedik!Eğer 4 Mart 1964 tarihinden itibaren dünya genelinde Kıbrıs Türkleri olarak azim kararlılık ve istikrarlı şekilde diplomasi ve lobi faaliyetleri başlatmış olsaydık acaba ne olurdu? Dünya genelindeki insanları doğru şekilde o yıllardan başlayarak bilgilendirmeye başlasaydık bence bugün daha farklı olurdu diye düşünüyorum. Yıllar içerisinde doğru bilgilenen kamuoyu kendi siyasetine de yıllar içerisinde doğru yön verebilirdi! Bu uzun soluklu bir mücadele, sabreden kazanacaktır. Başarının doğru anahtarı; Azim, Kararlılık ve İstikrardır…

Kutuplaşma Tehlikesine Dikkat!

Kıbrıs Türk Halkı Annan Planı döneminde olduğu gibi yeniden bölünüp ayrıştırılarak kutuplaştırılmak mı isteniyor? İyi de bunu kim ve neden istiyor? İşte bütün mesele bu! Bir süreden buyana BAZI siyasiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, gazete ve televizyon yorumcularının ufak ufak halkımızı bölüp ayrıştırıp kutuplaştırmaya yönelik ön adımlar attıkları görülmeye başlandı! Sosyal medya aktörleri ayrıştırma ve kutuplaştırma konusundaki görevlerini dur durak bilmeden her an yerine getirmekte! Kıbrıs Türk Halkının bölünme, ayrıştırılma ve kutuplaştırılma konusunda Annan Planı döneminde ağzı yeterince yanmış vaziyettedir! Yeniden böyle bir dönem yaşamak istemez! Sütten ağzı yanan halkımız yoğurdu üfleyerek yemektedir. Bu nedenle de yapılan her türlü kışkırtıcı söylem ve eylemlere karşı daha dikkatlidir! Dikkatli olması da gerekir!    Annan Planı hemen öncesi ve süreci boyunca ülkemiz hatırlanacağı gibi deyim yerindeyse savaş alanına dönmüştü. Yaşanan ekonomik krizinde etkisiyle Meclis baskını gerçekleşmiş, polis arabaları devrilmiş, kardeş kardeşe, komşu komşusuna küsmüş, kahvehaneler bile ayrılmıştı!Annan Planı referandum sürecinde gerginlik tırmandırıldıkça tırmandırılarak kutuplaşma had safhaya çıkarılmıştı! Sanki de gizli bir el güzelim ülkemizi karıştırdıkça karıştırarak kaos ortamı yaratmaya çalışıyordu! Siyasiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri ve medya da bu kutuplaşma içindeki yerlerini ne yazık ki almıştı!Şükürler olsun ki Annan Planı sürecini en hafif yaralarla atlattık. Bir daha öyle günler yaşamamayı dilemiştik! Ancak, öyle anlaşılıyor ki birileri önümüzdeki süreçte yeniden Kıbrıs Türk Halkını bölerek kutuplaştırmayı hedefliyor gibi!  BM Genel Sekreteri A. Guterres’in Crans Montana’da çöken Kıbrıs Konferansı’nın üzerinden bir yıl geçmesinin ardından tarafların nabızlarını tutmak istemesiyle birlikte sanki de gizli bir el yıllar sonra yeniden sahneye çıkarak ülkeyi kutuplaştırma çalışmalarına ağır ağır başladığı gibi bir algı oluşmuş durumda! Bu gizli el, BAZI siyasileri, sendikaları, sivil toplum örgütleri, sosyal medya aktörleri, gazete ve televizyoncuları ülkemizde kutuplaştırma çalışmalarında aktif şekilde yönlendirdiği gibi bir algı söz konusu! BM Genel Sekreteri A. Guterres’in yeni girişimi en en son deneme olarak nitelendiriliyor! Rum tarafı bu en en son denemde ana hatları ile, Türkiye’nin garantörlüğü derhal kalkmalı, Türk askeri Kıbrıs’tan  çekilmeli, Güzelyurt, Maraş, Karpaz ve Maronit köyleri hemen iade edilmeli diyor. Siyasi eşitlik ve dönüşümlü başkanlık konularında ise Kıbrıs Türkleri azınlık olduklarını asla unutmamalılar demektedirler! BM Genel Sekreteri A. Guterres’in en en son deneme olarak nitelendirilen yeni girişimi tek seçenek federal çözümdür yaklaşımı Türk tarafınca tepki ile karşılandı! Bu konuda TC ve KKTC Dışişleri Bakanları konuyla ilgili görüşlerini açıkça dile getirdiler.   Türk tarafı bu en en son deneme eğer söz konusu olacaksa bunun ucu kapalı bir takvime bağlı olmasını ve sonuçsuz kalması durumunda ne olacağının açık açık yazılmasını özellikle istiyor! BM Genel Sekreteri A. Guterres bakalım önümüzdeki süreçte Türk tarafının ortaya koyduğu görüş ve tepkileri ne kadar dikkate alacak!Kıbrıs Türk Halkı her şeyden önce güvenliğiyle ilgili olarak yıllar içerisinde yaşamış olduğu acı tecrübeler ve BM Barış Gücü’nün gerek Kıbrıs’ta ve gerekse dünya genelindeki kötü karnesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin garantisinden vazgeçmeyi düşünmemektedir!Sonuç itibarıyla Kıbrıs Türk Halkı garantilerin kalkacağı, siyasi eşitliğinin sulandırılarak anlamsız bir hale dönüştürüleceği ve azınlık durumuna düşeceği bir anlaşmaya asla evet demez. Buna karşın Rum tarafının talebi bu yöndedir! Halkımızı ülkemizde hakim kılınmak istenen kutuplaştırma tuzağına karşı dikkatli olmaya davet etmek istiyorum. Kutuplaşma girdabı içerisine girmek yerine uzlaşı kültürü çerçevesinde kalarak birbirimize karşı sevgi, saygı ve hoşgörü ile yaklaşmalıyız. Halkımızın bölünme, ayrışma ve kutuplaşmasını engellemek için tüm paydaşların ortak bir kararda birleşmesi her zamankinden daha da önemlidir. Geleceğini bu topraklarda gören insanların, şiddete değil hoşgörüye, çatışmaya değil huzura ihtiyacı vardır. Gerginlik, bölünme, ayrışma ve kutuplaşma girdabı içerisine girersek hep birlikte kaybetme tehlikesi ile yüz yüze kalabiliriz. Kıbrıs Türk Halkının vermiş olduğu varoluş ve özgürlük mücadelesinde çok kritik bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu yolun sonunda kazanmakta var. Kaybetmekte! Birlik ve beraberliğimizi korusak kazanan biz oluruz. Bizi kutuplaştırarak birbirimize düşürmek isteyenlerin oyunlarına karşı hep birlikte hareket ederek buna asla müsaade etmemeliyiz!     ***Öğrenilmiş ÇaresizlikÜlkemizi kutuplaştırmak isteyen gizli el ve ona hizmet edenler diğer bir yandan da halkımıza öğrenilmiş çaresizliği aşılamaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede kendimizi hiçleştirmemiz, çaresiz durumda hissetmemiz ve kendine güveni olmayan nesiller yetiştirmemiz sağlanmaya çalışılıyor!Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin ve toplumların herhangi bir durum karşısında çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsalar da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrollerinde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşılamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir. Çaresizliği ya da başarısızlığı öğrenenler, bunu öğrenmekle kalmayıp çevresindekilere de aynı şekilde öğretmeye çalışıyorlar. Buna da “öğretilmiş çaresizlik” denmektedir!Yıllardır ülkemizde BAZI medya kuruluşları, siyasi partiler, sendikalar, vakıflar, dernekler ve kişiler tarafından her gün koro halinde halkımıza, felaket telalığına varan şekillerde haber, açıklama, konuşma ve dedikodular yolu ile telkin edilerek bilinçaltlarımıza çaresizlik kazınmaya çalışılmaktadır!Kıbrıs Türküne 1968’den buyana ’’Siz kendi kendinizi idare edemezsiniz. Rumlara mahkûmsunuz. Rumlarla federal bir anlaşma yapmaktan başka bir seçeneğiniz yok’’ denilerek öğrenilmiş çaresizlik zihinlerimize kazınmaya çalışılmıştır!   Telkin ve öğrenilmiş çaresizlik Kıbrıs Türkünün kaderi değildir. Örneğin kamudaki verimsizlik, trafikteki sorunlar ve iyi idare edilememekten şikâyet ediyor isek öncelikle halk olarak silkelenerek kendimize gelmeliyiz. Uzun yıllardır karamsar şekilde bilinçaltımıza kazınan öğrenilmiş çaresizlik anlayışından kurtulmaya çalışmalıyız! Halklar ve devletler için bazı özel ve kritik dönemler vardır. Kıbrıs Türkleri olarak içerisinde bulunduğumuz bu özel ve kritik süreçte varoluş ve özgürlük mücadelesi neticesinde kurmuş olduğumuz devletimize, bağımsızlık, özgürlüğümüz ile Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğüne sahip çıktığımızı tüm dünyaya göstermeliyiz. Kıbrıs Türkü çaresiz değildir! Çare SİZ siniz. Çare Kıbrıs Türk Halkının irade ve kararlılığıdır.