necdet-buluz

Necdet Buluz


 

 

 

İş kazalarını neden önleyemiyoruz?..

Necdet Buluz  İş kazaları konusunda da sanıyoruz liderliği hiçbir ülkeye kaptırmıyoruz. Çünkü iş kazaları nedeni ile en çok can kaybının olduğu ülkelerden biri haline geldik. İş kazasız, bu kazalarda da can kaybının olmadığı gün yok gibi.  Artık iş kazaları öylesine çoğaldı ki, bunlara “iş kazasından çok” “iş cinayetleri” denilmeye başlandı.  Bu, bir kader midir yoksa bu konuda önlem eksikliği midir? Şurası çok açık: İş kazlarını önleme konusunda gereken önlemleri almıyoruz. Zaten, yapılan açıklamalarda da iş kazalarının % 90’ının önlemsizlik nedeni ile olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Geçenlerde e.mailimize düşen iş kazalarının ele alındığı bir bilgi notunu önce sizlerle paylaşmak istedik. Ülkemizde dikkat ve eğitim eksikliği gibi nedenlerden dolayı yılda birçok iş kazası meydana geliyor. Bu kazaların %98’i insan hatasından kaynaklanıyor. Bu oranın %50’sini kolay önlenebilen, %48’ini ise özenli çalışmalar sonucu önlenebilecek kazalar oluşturuyor. Önlenemiyor olmasının başında ise çalışanın riski yeteri kadar önemsememesi geliyor.  Önlem alınmayan iş ortamlarında, iş kazaları yaşanmaya devam ediyor. Ocak ayında 144, Şubat ayında 128, Mart ayında 130, Nisan ayında 189, Mayıs ayında 169, Haziran ayında 151 işçi, Temmuz ayında 201, Ağustos ayında 184, Eylül ayında 167 ve Ekim ayında 177 olmak üzere; Türkiye’de 2018 yılının ilk on ayında en az 1640 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. En çok kayıp verilen işkolları ise; inşaat, tarım, taşımacılık olarak sıralanıyor.  Alınması gereken önlemlerin başında elbette ki eğitim geliyor. İşe başlamadan önce çalışanların o işe uygun olup olmadığına dair sağlık kontrollerinden geçirilmesi, iş kollarına göre çalışanlara gerekli eğitimlerin verilmesi ve tehlikeler konusunda uyarıların yapılması gerekiyor. Günümüzde her alanda gelenekselleşen eğitimlerin yerini ise teknoloji ile bütünleşmiş, interaktif bir şekilde deneyimleme fırsatı sunan ve akılda kalıcılığı yüksek sanal gerçeklik eğitimleri alıyor. Sanal Sanatlar Stüdyosu Modern Innova da tasarladığı ‘Sanal Gerçeklik ile İş Güvenliği Eğitimleri, çalışanların risk algılarını artırarak, tehlikeyi zarar görmeden ve hissederek deneyimlemesine fırsat tanıyor. Uygulamalar, pek çok firma ve fabrikaların iş güvenliği eğitim modüllerine dahil edilmeye devam ediyor. İş güvenliği uzmanlarından alınan geri bildirimler ile farklı çalışma alanları için farklı iş güvenliği eğitim modülleri geliştiren Modern Innova, bugüne kadar uygulanan fabrika ve iş yerlerinden olumlu geri bildirimler aldıklarını ve yeni modüller geliştirmeye devam ettiklerini belirtiyor. Şimdi gelelim söyleyeceklerimize. Mesleki eğitimimiz nedeni ile uzun süre Japonya’da kaldım. Bu süre içinde de çeşitli gezi ve temaslarım oldu. Bunlardan biri de iş kazları ile ilgiliydi. Dünyanın en büyük tersanelerine sahip olan Japonya’da, yine sipariş üzerine yapılan en büyük yat ve gemilerin bulunduğu bir tersanede bizleri bilgilendirdiler. Son 3 yıl içinde meydana gelen iş kazalarında sadece bir can kaybının yaşandığını söylediler. İşin önemine gelince: Japonya, iş kazaları konusunda çok duyarı ve her önlemi alıyor. İşçileri bilgilendiriyor. Bir iş kazasında bile yer yerinden oynuyor. Kamuoyunun da bu konuda son derece duyarlı olduğunun da altını kalınca çizelim. Konu sadece tersanelerle sınırlı değil. Hemen her meslek grubunda iş kazalarını sıfıra indirebilmenin de çözüm yollarının arandığını gördük. Özetleyelim: Her konuda olduğu gibi, iş kazalarının önlenmesinde de eğitime büyük önem veriliyor. Eğitimin yerinin tartışılmaz olduğunu da söylemeden geçemeyeceğiz.  Japonya sonrası gezdiğim Güney Kore’de de aynı anlayış içinde iş kazalarının önenmesi konusunda çalışmaların yapıldığını gördüm. Güney Kore’liler de sanki bu konuda Japonya’yı örnek almışlar. Japonya ve Güney Kore’de iş kazalarını önleme konusunda ilkokullarda bile dersler veriliyor. İşçiler için de iş kazalarını önleme konusunda işe başlamadan önce kurslara devamlılık ve sertifika koşulu getirilmiş.  Anlayacağız işi sıkı tutuyorlar. Yazımızın başına aldığımız “Bu bir kader mi, yoksa önlem eksikliği mi?” sorumuz da bu örneklerle yanıt bulmuş oluyor. Bizler de iş kazalarını “kader” olmaktan çıkaracak günleri görebilecek miyiz? necdetbuluz@gmai.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Sosyal medyanın önemi...

Necdet Buluz Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda eski tarz propaganda faaliyetleri yerine sosyal medyanın kullanılacağını söyleyerek yeni bir sayfa açmış bulunuyor. Günümüzde sosyal medya hayatımızın her noktasına girmeye başladı. Zamanla yarışta, sosyal medyanın önemi zaten tartışılmaz. Kaldı ki, seçim çalışmaları sırasında daha önce başlatılan propagandalarda hem parasal, hem çevre kirliliği hem zaman kaybı nedeni ile siyasilerin yüzünü sosyal medyaya dönemeye başlamaları da yeni bir dönemin başlangıcı olarak öne çıkıyor.Ak Parti’nin seçim kampanyasının sosyal medyaya taşınma kararının diğer siyasi partileri de aynı noktaya çekecektir.Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın propaganda çalışmalarında neden sosyal medyaya yüzlerini döndüklerini açıklayan açıklamasına göz atalım:“Çok eskilerden beri yerleşmiş seçim kampanyası anlayışı vardır. Şehirlerimizin caddeleri, sokakları her yeri parti bayraklarıyla, afişlerle donatılır. Biz bununla ilgili bir düzenleme yaptık. Kimse buna riayet etmiyor. Partilerin ve adayların görünürlüğünü sağlamaya yönelik bu kampanya tarzı güç gösterisi olarak devam ettik. Günümüzde artık buna ihtiyaç yok. Bunu artık çok ilkel buluyoruz. Eski tarz kampanya yöntemleri şehirlerimiz kirleten, tepkiye yol açan bir hale geldi. Gürültü ve görüntü kirliliği oluşturan kampanya yöntemini tamamen terk ediyoruz. Çevreye ve insana saygılı seçim kampanyası yürütme kararı aldık. Parti teşkilatı ve seçim koordinasyon merkezilerinin olduğu yere bayraklar asılabilir, bunun dışına görüntü kirliliğine müsaade edilmeyecek, belirtilen saatler dışında otobüs dolaştırılmayacak. Partilere ve adaylara çok ciddi, maddi ve manevi maliyet getiren, şehirlerimizi kağıda boğan israf kaleminden de kurtulmuş olacağız. Tasarrufu sadece devlette aramayalım, bu da tasarruf. Çevreci bir parti olarak bu hassasiyeti gösterme kararı aldık. AK Parti her alanda olduğu gibi siyasetin dijital boyutunda da öncü bir partidir. Bunu da ispatlayacak.”Söz sosyal medyada açılmışken, konuyu biraz daha açalım:Dikkat edilecek olursa dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyal medya önemli bir yer edinmeye başladı. İletişim Fakültelerinde sosyal medya dersleri verilmeye başlandı. Bir anda birçok kinin ulaşabileceği sosyal medya ağları kuruldu. Özellikle internet ortamında hizmet veren sosyal medya ağlarına olan ilginin de artmakta olduğunu görüyoruz. Sosyal yaşantımızda artık tartışılmaz bir yere gelen sosyal medya, aynı zamanda okurlarına hızlı, güvenilir ve tartışılmaz haber ve yorumların ulaştırılmasında da önemli bir ağ olarak görülüyor.Şunu görmekteyiz:Sosyal medya iyi kullanılabilirse her alanda çok daha etkili olabilir. Yerel seçimlerden önce siyasi propagandalarda da kullanılacak olan sosyal medyanın önemini seçim sonrası daha net görebileceğiz.Yaşamımızın vaz geçilmez noktası haline gelen internet kullanımı, hem bir ihtiyaç, hem de eğlence gereksinimini karşılıyor. Farklı sosyal uygulamaların da, ekstra bir kazanç sağladığını görmekteyiz. Birçok insanın geçimini sağladığı bir meslek olması da öneminin ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi bu kitle araçlarının ortak özelliklerinden biri ücretsiz olarak sunulmasıdır. Olumlu ve olumsuz yönlerinin olduğu gibi, bilinçli ve doğru kullanıldığı zaman faydalarının tartışmasız olduğunu da söyleyebiliriz.Şimdi başa dönelim:Seçim propagandaları büyük paralarla yapılıyor. Sonrasında çevre kirliliği yaşıyoruz.Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medyaya dönülmesi ile hem harcamalardan, hem de çevre kirliliğinden kurtulabileceğimizin altını çiziyor.Doğal reklamın en kolay şekli, günümüzde sosyal medya araçlarını etkili şekilde kullanmaktan geçiyor.  Aynı şekilde reklam giderlerinin büyük bir bölümü sosyal medya kullanımı ile azaltmak da mümkün. Özellikle gerçeklik içeren hikâye tarzı reklamlar sosyal medya araçlarında oldukça ilgi görüyor. Yapılan bir araştırmaya göre Küçük işletmelerin % 78’i yeni müşterileri çekmek amacıyla sosyal medyayı kullanıyor. Ayrıca, müşterilerin % 33’ü, sosyal medyayı yeni marka ürün ve hizmetlerini nasıl tanımladıklarını belirledi.Bir başka yazımızda sosyal medya ile ilgili daha kapsamlı bir yazıyı sizlerle buluşturacağız.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Yerel gazeteler gazetecilik okulu gibidir...

Necdet Buluz Son günlerde yerel gazetelerin sıkıntıları gündem oluşturuyor. Ekonomik sıkıntılarla da mücadele etmek durumunda kalan yerel gazeteciliğin canlandırılması konusunda yapılan ve yapılmakta olan çalışmaları desteklediğimizi belirtelim.Söz yerel gazetelerden ve gazetecilikten açılmışken, biz yerel gazetelerin ne denli önemli bir boşluğu doldurduğuna dikkat çekmek istedik.Ahmet Özdemir hoca günlerdir İstanbul Gazetesi’ndeki köşesinde gazetecilik ve yerel basınla ilgili yazılar yayılıyor. “Gazeteciyi donanımlı kılma” başlıklı yazısında şu çok önemli noktalara vurgu yapıyor:“İletişim Fakültelerinin bir bütün olarak eğitim programının amacının gazeteci adayını mesleki donanımlı kılmak olduğu söylenebilir.  Oysa, teorik bilgilerle donanım yerine, pratik, ülke koşullarına adapte edici ve ülke koşulları içinde vücut bulmayı kolaylaştırıcı, donanımlara gerek olduğunu öne sürülebilir. Her ne kadar "Medya etiği" dersleri olsa da Özünü "Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi"nden alan her aşamasında karşı karşıya kalabileceği durumlarda rehber olacak mesleki ilkeler bilgiler ve pratiklerle gazeteci donanmalı. Eski deyime gazeteciliğin "Adab-ı muaşereti" öğretilmeli. Sözü edilen öğreti içinde Doğruluk İlkesi, Haberinin Doğruluğunun Kanıtı, Tarafsızlık İlkesi, Haber Kaynaklarıyla İlişki, Gazetecilik ve Çıkar İlişkileri, Ekonomi Gazeteciliği, Yargı Ve Sağlık Haberleri, Çocuklar ve Cinsel Saldırılar, Sosyal Ve Toplum Olguları ve Nefret Söylemleri Konusu, Özel Yaşamın Gizliliği İlkesi, Blogcular ve Etik İlkeleri benzeri başlıkların altı doldurulmalı. “Söylemek istediğimiz şu:Yerel gazeteler Özdemir Hocamızın özlemini çektiği görüş doğrultusunda mesleğe başlayanlara öncelikle bunları öğrenme fırsatı veriyor. Kısacası İletişim Fakültelerine başlamadan önce mesleki ilkeler bilgiler ve pratiklerle donanma sağlanıyor, gazeteciliğin "Adab-ı muaşereti" öğretiliyor.Mesleğe bir gün önce başlayana bile saygı gösteriliyor.Tarafsız yayın yapmanın, etik yayıncılığın özellikleri ve güzellikleri öğretiliyor. Kaldı ki, bugün en kıdemli, en seçkin ve en kaliteli gazetecilerin önemli bir bölümü dikkat edilecek olursa yerel medyadan yetişmiştir. Geçenlerde hayata veda eden gazeteci ağabeyimiz Güner Samlı ile ilgili çok değerli gazeteci ağabeyimiz Işın Erşen’in yazdığı bir yazı, yerel gazeteciliğin ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. “Türk Basın Hayatının “Babı-ı Ali” ve “Rüzgârlı Sokak” tarihidir.  İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Cumhuriyet Halk Partisi ve Ulus gazetesi sırt sırtadır. Rüzgarlı Sokak, Ankara Basınının Merkezidir.  Dostlar, her meslekte bazı insanlar vardır herkes tarafından tanınır, bilinir. “ Aaa o’nu tanımaz mıyım ?” derler. Bazı kişiler de vardır ki kimse onları tanımaz, bilmezler, aynen benim gibi… Kimi, reklamını bilir, kimi de işini, kimi meslektaşımızı her gece başbakanlar, bakanlar arar, kimini de haber kaynağı sade vatandaşlar…  “Dün gece tam yatacağım sırada Sayın Cumhurbaşkanı aradı, …. “ demek büyük itibardır da, çok önemli bir haberin pek değeri olmaz bu meslekte…  Rahmetli dostum, ağabeyim Güner Samlı, beni 50-53 sene öncesine götürdü, 1965- 1970 leri anımsattı. Benim gazetecilik mesleğine başladığım 1965 yılında, Ankara Ulus Meydanında, tam Atatürk Heykelinin karşısında, Ankara Han 4. Katta yayın hayatını sürdüren Havadis Gazetesi vardı, daha sonraları isim değiştirerek Tasvir Gazetesi oldu. Basın tarihimize bir bilgi notu düşmek amaçlı ile sizlerle paylaşıyorum. Bu vesile ile bilmeyen meslektaşlarımız da öğrenmiş olurlar, hatırımdan çıkan büyüklerim olmuşsa lütfen beni affetsinler.  Havadis Gazetesi Yazı Ailesi: İmtiyaz Sahibi Şahin Aymete Genel Yayın Müdürü Fahir Ersin (Çitçit Fahir) Yazıişleri Müdürü Tahir Zengingönül (Kel Tahir) İstihbarat Şefi Feridun Evrensel  Müessese Müdürü Güngör Aymete Levent Esmer, Müfit Çetin, Güner Samlı, Doğan Demirtaş, Emel Altuğ,  Orhan Gürdil, Güngör Acar, Sinan Atalar, Hıncal Uluç, Atilla Bartınlıoğlu, Bekir Çiftçi, Erdoğan Erentöz, Güngör Soyarı, İlhan Bardakçı, Faruk Erbil, Nalan Seçkin, Ali Çetin Şener, Işın Erşen, Necdet Buluz, Cem Cahit Vural, Salim Taşçı, Nur Gürkan, Turhan Buyurgan, Murat Taşkın, Ender Yoldar, Kemal Tuna (Piç Kemal), Muzaffer Evirgen,  Yazar Kadrosu: Alparslan Türkeş, Cemal Madanoğlu, Gökhan Evliyaoğlu, Orhan Seyfi Orhon, Mükerrem Kamil Su, Kamil Su, Münis Faik Ozansoy, Şeref Gensoy, Şahap Gensoy.  Ulaşım: Fevzi Müstahdem: Ahmet .”  Kadroyu görüyor musunuz?İsimlere dikkat ediniz.Bugün böyle bir kadroyu en donanımlı en büyük tirajlı bir gazetede bile göremezsiniz.Yerel basın işte böyle bir şeydir.Uzun söze gerek var mı?necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz      

Türkiye-Ukrayna ilişkilerinde stretejik yol haritası...

NECDET BULUZUkrayna Ankara Büyükelçiliği, Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği (EkoAvrasya) ve Keçiören Belediye Başkanlığı tarafından ortaklaşa olarak 26 Kasım 2018 tarihinde Ankara’da Ihlamur Kasrı’nda “Türkiye-Ukrayna İlişkilerinde Stratejik Yol Haritası” başlıklı çalıştayı düzenlendi.  Çalıştayın temel hedefinin Türkiye ve Ukrayna diplomatik ilişkilerinin iki ülke arasındaki ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel ilişkilerin mevcut potansiyeli ile bölge istikrarına sağlayacağı katkıları, bölgede yaşanan gelişmeleri ve sorunların çözümü yolunda önerileri sunmak olduğunu görüyoruz.  Türkiye-Ukrayna İlişkilerinde Stratejik Yol Haritası Çalıştayı’nda iki ülke ilişkilerinin siyasi, ekonomik, bilimsel ve kültürel boyutları ele alınarak bazı tahlillerde bulunulmuş ve öneriler aktarıldı. Bunların neleri kapsadığına bakalım: -Kurum ve kuruluşlar, bilim ve iş insanları, sanatçılar, eğitmenler, öğrenciler, dolayısı ile halklarımızın tüm katmanlarının birbirleri ile iletişiminin sağlanmasına yönelik çalışmalar yapılması, -Ortak tarihin detaylı araştırılıp, gelecek nesillere doğru şekilde aktarılmasının sağlanması, -Yanlış algı yaratarak ilişkilerin zedelenmesini isteyen her türlü yerli ve yabancı basın yayın organlarına karşı savunma mekanizmalarının iyi organize edilmesi, -Karşılıklı kazanma ilkesi çerçevesinde serbest ticaret anlaşmasının (STA) yürürlüğe girmesi için tüm dialog mekanizmalarının devreye sokulması, üçüncü ülkelerin müdahalesine izin verilmemesi, -Serbest Ticaret Anlaşmasıyla ürün çeşitliliğinde artış sağlanması ve karşılıklı yatırımların artırılması. -10 milyar dolar ticaret hacmi hedefine odaklanılması, -Ukrayna’da iş gücü, enerji ve lojistik problemi olmayan bir bölgede Türk-Ukrayna Organize Sanayi Bölgesi’nin (OSB) kurulması için proje geliştirilmesi, -Yatırım ortaklıklarının iyileştirilmesi, karşılıklı yatırımlarım güvenliği konusunda devletler ve iş dünyası ile devletlerarası etkileşim mekanizmalarının güçlendirilmesi. -Coğrafyamızın bize sunduğu transit Ticaret potansiyelleri detaylı analiz edilerek üçüncü ülkelere yapılacak ortak multi-taşımacılığın geliştirilmesi, -Limanların, aktarma boşaltma limanlar olarak karşılıklı çalışma yapmaları, -Lojistik alanda demiryolu taşımacılığının düzenlenmesi, -Bankacılık sektörünün sağlam temele oturtulması, -Karşılıklı yerel para birimleri ile alışveriş sistemine geçiş için çalışmaların hızlandırılması, -Doğrudan sermaye yatırımlarının iyileştirilmesi, karşılıklı yatırımların güvence altına alınması adına B&G dialogların artırılması. -Bölgeler arası beşeri ilişkilerin geliştirilmesi için sosyal ve kültürel etkinliklerin düzenli olarak planlanması, -Türkiye’nin askeri savunmasını güçlendirebilmesi, kendi savunma sanayini oluşturabilmesi için Ukrayna’daki mevcut teknolojiden ve sanayiden yararlanması için ortak projeler geliştirilmesi, -Kırım meselesi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin acilen bölgedeki ülkeler üzerine çalışmalar yapan uzmanlar ve akademisyenlerle  görüşmelerde bulunması, -Ülke toplantılarının çevrimiçi ortamlar aracılığıyla da, kolay ulaşılabilinir şekilde organize edilmesi, -Öncelikli hedeflere uygun projelerin belirlenmesi, -Ülkelerin Avrupa Birliği projelerine birlikte katılmaları, -Ülkelerin ortak bilim ve teknoloji  işbirliği için ofis ve TEKNOPARKLAR kurup, koordinasyon sağlayarak bilim insanı envanterini, alt yapı ve teknoloji seviyesini, stratejik ortaklık çerçevesinde paylaşmaları, -Bilim ve teknoloji ofislerinde verimli çalışmaların çıkması için maksimum 10’ar kişilik çalışma grupları oluşturulması, -Bilim ve teknoloji ofislerindeki gruplara araştırma merkezlerinden, üniversitelerden ve özel şirketlerden katılım sağlanması, -Bilim ve teknoloji çalışmalarında ortak bütçe planlanması ve proje süresi boyunca çalışabilmek ve yapılan çalışmalar da entegrasyonu sağlamak için karşılıklı laboratuvar ziyaretine uzun süre (en az 3 ay kadar) müsade edilecek yapının geliştirilmesi, -Bilim ve teknoloji alanı çalışma gruplarının verimliliği açısından her çalışma grubuna her iki ülkeden mentor atanması, 4 aylık raporlarla bu çalışmaların uygulanabilmesi, -Ülkeler bazında ve tüm illerde/ ilçelerde iş insanı olan birer ülke temsilcilerinin bulunması. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Amerika'dan yine tehdit...

Necdet Buluz Geçenlerde Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon) bir rapor hazırladı. Türkiye-Amerikan ilişkilerini kapsayan ve kongreye sunulan raporun içeriği ilişkilerin yeniden kötüleşebileceği yönünde ipuçları veriyor. Şu noktaya dikkat:Amerika, ne zaman Türkiye konusunda bir sıkıntıya düşse hemen gündemi değiştirecek bir şeyleri ortaya atıyor. Bu aslında bizi oyalamaktan başka bir şey değil. Son günlerde bu taktiğin sıkça sürdürülmesi müttefikimizin bölgedeki sıkıntılarından da kaynaklanmış olabilir.Çünkü Suriye konusunda Amerika, Türkiye’nin varlığından ve kararlılığından son derece rahatsız. Bu rahatsızlığını da çeşitli yollardan dile getiriyor. Türkiye’nin önünü tıkamaya çalışıyor.Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava sistemlerini alması durumunda F-35 programına olan dahlinin yeniden gözden geçirileceğinin belirtildiği raporda ayrıca sadece F-35 satışlarının değil, diğer Amerikan firmalarının ürettiği savunma sistemleri satışlarının da etkilenebileceği tehdidi dikkat çekiyor. Bilindiği gibi Amerika, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini almasının karşısına çıkıyor. Bu konuda da bugüne kadar Türkiye’ye üstü kapalı tehditler geliyor.Görüldüğü gibi Amerika, bugüne kadar ne müttefiklik, ne de dostluğa sığmayan hareketler içine girdi. Şimdi de Rusya ile olan ilişkilerimizden rahatsız. S-400’ler konusunda yeni tehditler savuruyor. Pentagon tarafından Senato ve Temsilciler Meclisine sunulan, Türkiye'nin S-400 ve F-35 sistemlerini aynı anda kullanmasının F-35'in hassas bilgilerinin ele geçirilmesine neden olabileceği kaygısının dile getirildiği 12 sayfalık raporda ayrıca Türkiye'nin NATO için kritik önemde olan bir ülke olduğuna da vurgu yapıldı.Şimdi raporun neleri kapsadığına kısaca bakalım: ABD'nin YPG/PKK ile işbirliği yapmasının ve Fetullah Gülen'i iade etmemesinin, Türkiye tarafından "iki ülke arasındaki ilişkilerin altını oyan unsurlar" olarak algılandığı belirtilen raporda Türkiye'nin defalarca ve kamuoyuna açık bir şekilde S-400 alım anlaşmasının tamamlandığını açıkladığı belirtilirken ilk S-400 teslimatının Temmuz 2019'da gerçekleşeceği ifade edildi. Buna karşın ABD hükümeti, Türk hükümetine S-400 alımının ABD-Türkiye ikili ilişkilerine ve Türkiye'nin NATO içindeki rolüne olumsuz etkisinin kaçınılmaz olacağını belirtmiştir" ifadelerine yer verildi. Bunların yanı sıra Türkiye'nin, Amerika Düşmanlarına Yaptırımlarla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında potansiyel yaptırımlara maruz kalabileceği, F-35 uçaklarındaki alım ve endüstriyel haklarını riske atabileceği, NATO ile ortak çalışabilirliğinin azalabileceği ve Rusya'ya artan bağımlılıktan kaynaklanan zafiyetlerinin ortaya çıkabileceği belirtildi. Rapor bizim için çok önemli. Ancak,kısaca hangi ifadelere yer verilmiş, biz bunlara bakalım:"Bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, F-35 Müşterek Taarruz Uçağı, PATRIOT Hava ve Füze Savunma Sistemleri, CH-47 Chinook ağır nakliye helikopteri, UH-60 Black Hawk helikopteri ve F-16 avcı uçağı da Türk alım programlarından etkilenecekler arasındadır. Türkiye S-400 alımına devam ederse yönetim, Türkiye'nin sekizinci ortak olarak katılımının devam edip etmeyeceğini tekrar değerlendirecektir. Yönetim, Türkiye'nin tüm savunma gereksinimlerini karşılayacak güçlü, kabiliyetli ve NATO ile çalışabilir bir hava ve füze sistemi sağlamak üzere bir paket hazırladı. Paketin bazı kısımlarının Kongreye tebliğ edilmesi gerekiyor. Kongrenin Türkiye'ye satış konusunda destek vermesi, Türkiye'ye S-400 alımından çekilmesini sağlayacak gerçek bir alternatif sunmak açısından önemlidir."Suriye’de terör örgütleri ile birlikte hareket eden Amerika aslında taktik uyguluyor. Gündem değiştirmek, dikkatleri başka taraflara çekmek için yeni tehdit unsurları ile Türkiye’yi sindirip, bölgede rahat hareket edebilmenin de yollarını arıyor.Bu tuzağa düşmemek gerekir.Türkiye’nin çıkarları konusunda gözlerini ve kulaklarını kapatan Amerika öyle görünüyor ki S-400 savunma sistemleri konusundaki endişelerini ve ısrarlarını bundan sonra da sürdürecektir.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Tavuk ve yumurtada sıkıntı büyüyor...

 Haberi okuyunca beyaz et sektöründe yaşananları daha iyi anlayabileceğiz. Bugünkü yazımızda beyaz ette yaşananları sizlerle paylaşmak istedik. Beyaz et fiyatlarının son bir yılda yüzde 100 zamlanmasına dayanamayan beyaz et üretici firmaları bir bir kapanmaya başladı. Marmara’da 470, Ege’de 400 beyaz et üreticisi, artan maliyetler nedeniyle kepenk kapattı. Rakamlar gelecekteki tehlikeyi açık biçimde gösteriyor.Türkiye Kanatlı Hayvan Eti Üreticileri Merkez Birliği’nden (TÜKEBİR), Sakarya-Kocaeli Bölgesi’ndeki 1465 üretici firmanın 470’i; Ege Bölgesi’ndeki 3 bin firmanın da 400’ü artan maliyetlere dayanamayıp üretimini sonlandırdı. Ülke genelinde toplam 14 bin üretici firmanın bulunduğunu söyleyen TÜKEBİR 2. Başkanı Osman Bayraklı, bu firmaların yüzde 50’sinin aralık ayı itibarıyla kapanacağını öngördüklerini aktardı.Eğer, kriz devam ederse beyaz et ve yumurta üretimi azalacak demektir. Bu da arz-talep doğrultusunda yeni zamları beraberinde getirecek. İçinde bulunduğumuz şu günlerde bile beyaz et ve yumurta fiyatları piyasada “el yakar” durumda pahalı satılıyor. Tüketiciler “Neredeyse tavuk eti et fiyatlarına yaklaştı” diye yakınıyor.Türkiye’nin kanatlı sektöründe bulunan Keskinoğlu, Şenpiliç ve Erpiliç gibi sermaye grupları, ülke genelinde 14 bin üreticiyi kapsayan 18 entegre tesiste üretim yaptırıyor. Sermayedarların karşıladığı tek girdi ise yem ve civciv. Entegre tesisler, elektrik, kömür, çeltik, işçilik ve altlık gibi diğer tüm giderleri kendileri karşılamak zorunda. Ancak son bir yılda yüksek kurun etkisiyle ortalama yüzde 52.5 artan girdi maliyetleri, bazı kalemlerde yüzde 100’ü bulunca, tesisler bu yükün altından kalkamamaya başladı. Marmara, Karadeniz ve Ege bölgelerindeki entegre tesislerde yıllardır fason üretim yapan firma yetkilileri, “Son 3 yılda hiç zam almadık ama artan maliyetlerle baş etmeye çalışıyoruz. Cebimizden verip, üretime devam etmeye çalışıyoruz” dedi.Piyasada tavuk eti fiyatı ve yumurta ikiye katlandı. Buna rağmen üreticiler “Girdi fiyatlarındaki artış nedeni ile yine de kar edemiyoruz” diye yakınıyor.Sadece beyaz et üreticileri değil, ekmekten, domatese kadar üretim yapanların ortak sıkıntısı girdi fiyatlarındaki artış olarak gündeme geliyor.Aslına bakılacak olursa her sektörde girdi fiyatlarında artış var. Bu durum karşısında üretilen mallara ya zam yapılacak, ya üretim azalacak, ya da sektördekiler kapılarına kilit vurmak durumunda kalacak.Geçen yıl 300 TL olan bir ton çeltiğin bu yıl 600 TL’ye; bir ton kömürün ise 600 TL’den 1000-1250 TL’ye çıktığını belirten TÜKEBİR 2. Başkanı Bayraklı, “Sektörün bir dönemi 45 gündür. Bu süre içinde yalnızca elektriğe ödememiz gereken miktar geçen yıl 4 bin lira iken, bu yıl 7 bin 500 liraya çıktı” dedi. Ege Bölgesi’nde üretim yapan, aynı zamanda TÜKEBİR Genel Başkan Yardımcısı olan Mazlum Öztürk de “Elektrik borcumu kapamak için 2 tane jeneratörümden birini, 70 bin TL değerinde iken 25 bin TL’ye satmak zorunda kaldım. Entegre tesisler borçlarını ödeyemediği için ekipmanını satıp, tek tek kapanıyor” diye konuştu.Kanatlı sektörü, artan maliyetlerinin yanı sıra son dönemde artan konkordatolarla tahsilât sıkıntısı yaşıyor. Sektörde sıkıntı yaşayanların sayısında da artışların olduğuna vurgu yapılıyor. Samsun Kavak Kanatlı Üreticileri Birliği İsmail Cengiz Belli, yalnızca Karadeniz Bölgesi’ndeki üreticilerin, toplam 5-6 milyon liralık alacağı biriktiğini söylüyor. Bölgede yalnızca bir tane entegre tesisin olduğunu, bu tesise de Köytür’ün (Yemsel Tavukçuluk AŞ) üretim yaptırdığını anlatan Belli, “2015’te iflas erteleme davası açmışlardı. Halen sürüyor. 35 bin TL alacağım var. Yalnızca 2018 Mayıs’ta 6 bin lira yatırdılar. Gerisi beklemede” dedi. Belli, bazı firmaların alacağının 200 bin TL’ye kadar çıktığını kaydetti.Sektörün önemli firmalarından Keskinoğlu, 11 Haziran’da konkordatoya başvurmuş, tanınan 5 aylık geçici mühlet, bu ay itibarıyla 12 ay daha uzatılmıştı. Şirketin Ege Bölgesi’nden alım yaptığı entegre tesis yetkilileri, konkordatoya rağmen şirketin üreticiye alacak sıkıntısı yaşatmadığını, ancak üretimin her geçen gün düştüğünü söyledi.Sıkıntıların asıl nedeninin daha önce kurdaki yükseklikten yaşandığı söyleniyordu. Şimdi ise kur normal seyrinde devam ediyor. Buna rağmen girdi fiyatlarındaki yükselişlerde bir indirime gidilmiyor.Önlem alınmadığı takdirde ette yaşanan sıkıtının daha kapsamlısı beyaz et sektöründe de yaşanacak gibi görünüyor. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

SANAT ENGEL TANIMAZ...

SİVAS’TA BİR İLKE DAHA İMZA ATILIYOR…  “ZOR ZANAAT İNSAN OLMAK” KOMEDİ OYUNUENGELLİLER TARAFINDAN SAHNELENECEK…  Sende Gülümse Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ile Sivas Sanat Konağı-Sanat Evi’nin (Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği) birlikte oluşturduğu “Sanat Engel Tanımaz Projesi” kapsamında, tamamı engelli bireylerden oluşan Replikhane Tiyatro Gurubu 04 Aralık 2018 Salı günü Saat:19.30’da Sivas Atatürk Kültür Merkezi’nde Vedat Çiftçi’nin derlediği “Zor Zanaat İnsan Olmak” adlı komedi oyunuyla seyirciyle buluşuyor.  Proje bu güne kadar ülke genelinde yapılan engelli projelerinden çok daha farklı. Bu gurupta, oyuncusundan rejisine, makyözünden suflörüne kadar gurubun tamamı engelli arkadaşlardan oluşuyor. Ayrıca oyunu izlemeye gelecek olan sağır ve dilsiz arkadaşlar için bir Türk İşaret Dili Eğitmeni sahnenin köşesinden oyunu onlara anlatıyor.  Projenin kabul edilmesi halinde gurup bu oyunu, ülke genelinde tüm şehirlerde seyirciyle buluşturacak. Oyunu, Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği Başkanı Sema Çiftçi yönetiyor. Sende Gülümse Derneği Başkanı Pehlül Polat projenin amacını şöyle açıklıyor:  “Projenin amacını engelli bireylere bireysel becerilerinin farkında olmaları konusunda yardımcı olmak, sosyal ortamlarda iletişim kurmaları konusunda cesaretlendirmek ve özgüvenlerini artırmak, yaratıcılıklarını ve yeteneklerini sergileyebilecekleri ortamlar oluşturmak, günlük hayatta yaşadıkları sorunları sahneden anlatarak diğer bireyleri bilinçlendirmek ve daha duyarlı hale getirmek olarak sayabiliriz. “ Sivas Görsel Sanatlar ve Kültür Derneği Başkanı Sema Çiftçi ise şöyle diyor:  “Sanat dalları içerisinde en zor dallardan biri olan tiyatro sanatının gücünü engelli arkadaşlarımızın gücüyle birleştirerek onların yeteneklerini ve özgüvenlerini açığa çıkarıp sanatsal faaliyetlerin engel tanımadığını ispat edeceğiz. Tüm sanat severleri 4 Aralık 2018 günü saat 19:30’da Sivas Atatürk Kültür Merkezi’ne bekliyoruz.”  Formun Üstü Formun Altı  

Ekonomide faiz krizi...

NECDET BULUZŞu noktaya dikkat:Alınan onca önleme rağmen piyasalardaki durgunluk sürüyor. Halk deyimi ile “dal kımıldamıyor.”Pahalılık sürüyor, buna bağlı enflasyon yükseliyor.Bankalar % 15-20 arasında faiz yarışına girdi.Parası olan parasını faize veriyor. Harcamaktan kaçınıyor. Dövizdeki beklentiler faizlerdeki yükselmeye bağlı şimdilik olduğu yerde duruyor. Faizlerde inme beklendiği anda faizde yükselmenin olacağı endişesi halen giderilemedi.Faizlerin bu kadar tavan yaptığı bir ekonomide döviz belli noktada durabilir, bunu bu şekilde frenlemek mümkündür ama işte piyasalarda “dalın kıpırdamaması” buradan kaynaklanıyor.Bu durumda ekonomideki beklentilerde iyileşme olabilir mi?Bunun yanıtını İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan bakınız ne şekilde veriyor, kendisini dinleyelim:"Bazı ülkeler enflasyona, bazı ülkeler işsizliğe hassas. Türkiye ekonomisi, Türk toplumsal hayatı da dövize hassas. Dövizin mutlaka dengeye oturması çok önemliydi. Şu anda o konuda önemli, pozitif gelişmeler var. Bunun arkasından enflasyonu dengelememiz gerekiyor. Türkiye'nin yeniden hiper enflasyonu yaşama lüksü yok. Enflasyon bütün kötülüklerin anası-babası. Çift haneli enflasyonun en kısa zamanda hayatımızdan çıkması gerekiyor. Tabi biraz zaman alacak, burada biraz sabra ihtiyacımız var. Ardından da faizlerin dengeye oturması gerek. Faizlerin şu an en yüksek seviyesinden geriye doğru gidişini görmekteyiz ama bunun Türk sanayisi için rekabet edebilir faiz oranı olduğunu söylemek mümkün değil. Bu faiz oranları ile Türkiye'nin bırakın yeni yatırım yapması, mevcudu bile sürdürmesi mümkün değil. Bu yüzden mutlak suretle enflasyon ve faizleri, finansal istikrarın çizgisi içinde makule getirmemiz gerek. Belki Hazinenin faizleri bir iki puan düşüyor, bu sevindirici ama bankaların oluşturduğu kaynak noktasında henüz enflasyona bağlı olarak daha mevduat faizlerini düşürmesi adına elleri çok güçlü değil. Dışarıdan da henüz istenen ölçüde, güçlü, Türkiye'yi rahatlatacak maliyetli fon akışı sağlanmış değil".”Ekonomide sorunlar bu kadar mı?Hiç kuşkusuz değil.İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan'a göre Türkiye ekonomisini sıkıntıya sokan bazı başlıklar şunlar: Özel sektörün döviz borcu: Reel sektörün çok ciddi döviz yükümlüğü var. Dövizde oynama olduğu zaman Türk şirketlerinin bilançolarında ciddi bir tahribat oluşuyor. Tasarruf eksikliği: Temel problemimiz şu; ne yazık ki biz kendi tasarruflarımızla borçlanmıyoruz. Öyle olunca da tabii yurt dışındakilerin tasarrufuna ihtiyacınız var. Bu nedenle özel sektörün borç yükünün ötesinde bu borcun kaynağının yabancı finansman olması sorunu Türkiye’nin temel problemi. KDV yük oldu: Tüketim vergisi diye hayatımıza giren KDV, tüketim vergisi olmaktan çıkmış sanayicilerin üzerinde muazzam bir finansman yükü haline gelmiş. Geçen yılın en büyük 500 sanayi şirketinin 7-8 milyar lira seviyesinde KDV yükü var. Reel sektör üzerinde tahminimiz 70-80 milyar liralık KDV yükü var. Haksız rekabet, kayıt dışının en temel nedenlerinden birisi KDV. Bu haliyle KDV'nin Türkiye'nin menfaatlerine ve gerçek anlamda girişimciliğine fayda mı zarar mı getirdiği konusunda şüphelerim var. Bunun masaya yatırılması lazım.Konuyu toparlayalım:İçinde bulunduğumuz ekonomik durum kırılganlığını koruyor. Faizlerin yükselişinden yakınmamıza rağmen, dövizdeki yükselişi bu şekilde önleyebildiğimiz görülüyor.Demek ki ortada dengesizlik var. Alınması gereken önlemler var. “Günü kurtarmak” anlayışından vaz geçip, köklü önlemlerle ekonomimizi ancak düzlüğe çıkarabiliriz. Bugünkü anlayışla da bunun şu an için mümkün olmadığını görmekteyiz.Zaten İTO Yönetim Kurulu Başkanı Bahçıvan’ın Türkiye ekonomisini sıkıntıya sokan nedenlerine kulak verdiğimizde konuyu daha iyi anlayabiliriz.necdetbuluz@gmal.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

İşsizler sayısı artıyor...

Necdet Buluz  İçinde bulunduğumuz yılda 1 milyon 200 bin kişi işsizlik maaşı almak için başvuru yapmış.  Önemsenmesi gereken bir rakamla karşı karşıyayız. Bu, tam olarak işsizlik rakamlarını yansıtıyor mu? Hayır. Çünkü işsiz olduğu halde işsizlik maaşı almak için başvuruda bulunmayan bir o kadar daha işsizin olduğunu düşünüyoruz. Çeşitli nedenlerle başvuruda bulunmayanların var olduğu da zaten biliniyor. Bir önemli konu da üniversite mezunu işsizlerinin de işsizler ordusunda önemli bir noktaya gelmiş olmalarıdır. Yapılan son açıklamalarda Türkiye’de işsiz sayısının 3 milyonun üzerinde olduğu söyleniyor. Gizli işsizlerin ise bu sayının dışında olduğuna dikkat çekiliyor.  Bunun anlamı, işsizlik sıkıntısının giderek büyümesidir. Hemen her ay yapılan araştırmalarda işsizliğin giderek büyüdüğü ve önemsenmesi gereken bir konu haline geldiği açıklanıyor. Bu konuda sıkıntıların her geçen yıl daha da ağırlaşarak arttığını da gözlemliyoruz. İşsizlik sigortası Fonu konusu bu nedenle gündeme geldi.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, muhalefet milletvekillerinin işçilerin işsiz kaldıklarında maaş almaları için oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan kamu bankalarına kaynak aktarıldığı eleştirileriyle yapılan iddiayı yalanlamazken, “Kârlı işlemler yapıyoruz ki şu anda fonumuz 125 milyar liraya ulaştı” diyor.İşsizlik fonundan bugüne kadar sadece 27.7 milyar lirası işsizlere verildi.  Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken, Bakan Selçuk, işsizlik sigortasında 2002-2018 döneminde yaklaşık 6 milyon 470 bin kişinin işsizlik ödeneği almaya hak kazandığı bilgisini verdi.Milletvekilleri fondan Karayolları başta olmak üzere başka yerlere kaynak aktarıldığı eleştirisini dile getirdi. CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke ise eleştirilerinde, “gizli saklı bir operasyonla, işsizin ve çalışanların parasını kamu bankalarına aktardığınız ortaya çıktı” dedi.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt ‘ün açıklamalarına da göz atalım:“Fonun daha iyi değerlendirilmesi, fongelirinin artırılmasını sağlamak amacıyla da gerektiği zaman bu fonu doğru kullanmak adına çeşitli işlemler yapılıyor. Yapılan işlemler, İşsizlik Sigortası Fonu Kaynaklarının Değerlendirilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ve Kamu Haznedarlığı Genel Tebliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla, bütün bu işlemlerin, yapılan tüm işlemlerin sonucunda kârlı işlemler yapıyoruz ki şu anda fonumuz 125 milyara ulaşmış durumda” dedi. Bunun üzerine HDP milletvekili Garo Paylan, “Hayır, yönetmelikler kanunların üstünde değildir. Kanunda ‘İşsiz yararına kullanılır’ Hükümetin her fırsatta tasarruf söylemini dile getirmesine karşın, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 155 sayfalık bütçe sunum kitapçığının büyük bir bölümünün fotoğraflardan oluşuyor.İçerisinde yoksulluğu ortaya koyan sosyal yardım programlarının ayrıntılarının da yer aldığı kitapçıkta fotoğraflar geniş yer kapladı. Kitapçığın 24 sayfasında Bakan’ın faaliyetleri sırasında çekilen fotoğraflarına yer verildi. Kitapçıkta ayrıca Bakan’ın yanı sıra Cumhurbaşkanı ile eşinin programlarından çekilen fotoğrafların da yer aldığı görülüyor.Özetleyelim:Pahalılık, ardından gelen enflasyon giderek alım gücümüzü düşürüyor. Fakirleşiyoruz ve muhtaç duruma geliyoruz. Geçinme sıkıntısı içine düşenleri sayısı da her geçen gün katlanarak artıyor.Alınan tüm önlemlere rağmen çarşı-pazardaki pahalılık ve artan ithalatın getirdiği ağırlık açık biçimde görülüyor.Pahalılık önlenemediği süre içinde enflasyonu düşürmek mümkün değil. Bu nedenle bugün enflasyonla mücadele en önemli duruma gelmiştir. Dikkat edilecek olursa enflasyonun % 25’leri aşması ile işçi, memur, emekli, dul ve yetimler de yeni yılda maaşlarına en az % 25 oranında zam yapılmasını talep ediyorlar. “Geçinemiyoruz” yakınmaları artıyor. Bugün halen birçok yerde ihtiyaç sahiplerine belediyelerce kömür, odun, gıda yardımlarının sürmesi de yoksulluğun boyutunu ortaya koyması açısından önemsenmelidir.Zaten işsiz oldukları için işsizlik maaşı almak için başvuruda bulunanların sayısındaki yükseklik de ne durumda olduğumuzun açık bir fotoğrafı değil mi?necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Şifalı bitkilerle gelen zenginlik...

Necdet buluz  Cumalı Bora, bir bitki ustası. Bitkilerden elde ettiği deneyim ve araştırmaları da sabunlarda birleştirip bütünleştiriyor. Ürettiği sabunlarla da temizlik ve şifa kültürümüze katkı sağlıyor. Cumalı Bora’nın çalışmaları sadece ülkemizle sınırlı değil. Fransa başta olmak üzer,birçok ülke bu temizlik ve şifa kaynağı sabunları kullanıyor. “Sabunla bitkiler ve aromaterapiyi, şifa, huzur ve barışı bir araya getirdik. Sabuna bir sanatçı edasıyla baktık” diyor. Son çalışmalarını bir yazıda toplamış,bize de göndermiş. Çalışmalarını ilgi ile izlediğimiz ve takdir ettiğimiz Cumalı Bora’nın yazısı ile sizleri baş başa bırakıyoruz: “Bizler 5 bin yıllık sabun tarihinin bir parçası ve temsilcisiyiz. Anadolu bu tarihin en nadide mücevheridir. Yüce Yaratan keşfedilsin diye sanatını bu topraklara zengince serpiştirmiştir. Anadolu topraklarının üstünü binlerce endemik bitkiyi barındıran muazzam bir örtüyle örtmüştür. Bu zenginliğin üstüne Türk-İslam şifa kültürünü ekleyen ecdadımız çağın çok ötesine geçmişleridir.  Orta çağ Avrupa’sında hastalar cadılıkla suçlanıp ateşe atılırken, ecdadımız Bimarhaneler kurmuş; hastaları musiki, sabun, bitkisel ilaçlar ve su sesi gibi yöntemler kullanarak iyileştirmişlerdir. Anadolu Selçuklularından Osmanlılara önemli şehirlerde darüşşifalar, bimarhaneler açıldığını biliyoruz.  Edirne, Amasya, Bursa, Kayseri gibi şehirlerde çağının çok önünde hekimler ve hastaneler mevcuttur. Amasya’da meşhur hekim Sabuncuoğlu Şerafeddin bu hekimlere özel bir örnektir. Sabun, bitkisel ilaçlar ve cerrahiyi kullanmış, kobay hayvanlar üzerinde deneyler yapmış ve şifa kültürümüzü farklı bir noktaya taşımıştır.  İlaç yapacağı bitkileri dağlarda elleriyle toplayan Şerafeddin, kurtla kuşla, bitkilerle konuşarak şifa aramış. Günümüzde bu kültürün devamını sağlamaya ve tekrar güçlü şekilde ayağa kalkmasına yardımcı olmaya çalışmaktayız. Modernleşme sonrası her konuda geriden takip ettiğimiz dünyayı yakalamak ve hatta eskiden olduğu gibi öncülük etmek için çabalamaktayız.  Sabuncuoğlu Şerafeddin gibi bitkilerle konuşarak başladığımız ve devamında dünyanın en güzel sabunlarını pişirdiğimiz bir yolculuğa devam ediyoruz. Sabunla bitkiler ve aromaterapiyi, şifa, huzur ve barışı bir araya getirdik. Sabuna bir sanatçı edasıyla baktık. Emeğimizi, duamızı, ümidimizi, alın terimizi koyduk içine. Her insanın bam teline dokunacak kokular, frekanslar meydana getirdik. Tıpkı Vivaldi’nin, Bach’ın insan ruhuna notalarla dokunması gibi. Baharda kırlarda gezintiye çıkaran besteler benzeri sabunlarla Torosları, portakal bahçelerini, lavanta tarlalarını banyolara getiriyoruz. Sabun, bizim için bu millete, vatana, kültüre hizmete giriş kapımız oldu. Türkcistus gibi bir cevheri keşfedip gün yüzüne çıkarmamıza vesile oldu. Türkcistus, Anadolu bitki zenginliğinin lokomotif unsurudur.  Sadece bir bitki etrafında milyar dolarlık bir ekonomi oluşturmak; sağlık, turizm, üretim ve ticaret alanlarında yeni bir vizyon ortaya koymak, inşallah ülkedeki yeni fikir ve girişimlerinde önünü açacaktır.  Doğal kaynakların etkin kullanımı, ekonomik değer oluşturmak için Türkcistus katalizördür. Türkcistus bitkisi ve etrafında şekillenen yapı, 21.yüzyılın bitkisi ve fikridir. İnsanla tabiatı yeniden barıştırmanın formülüdür. İnşallah çiçekler bile mutlu olacaklar kaldı ki insanlar olmasınlar.  Çok kıymetli ve şifa kaynağı bir bitki olan Türkcistus, zengin polifenol, proanthocyanidin, bioflavonoid (P vitamin), kateşin, gallik asit ve diğer faydalı bioaktif bileşiklerden oluşuyor. Tüm bunların tek bir bitkide bulunuyor olması onu özel kılmaktadır.  Biz bu bitkiyi keşfettik; daha doğrusu bu bitkinin önemini fark ettik. Araştırmalar, okumalar, dağlarda geziler, gözlemler hatta küçük deneyler derken bu bitkinin memleket meselesi olduğuna tüm kalbimizle inandık. Bu noktada, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, değerli akademisyenler ve Orman Genel Müdürlüğü ve çalışanları devreye girdiler.  Uzun süren örnek toplama ve laboratuvar çalışmaları neticesinde Türkcistus’un kıymeti tescilllenmiş oldu. Güçlü antioksidan içeriği ile günümüzün korkutucu hastalıklarının şifası Türkcistus’tur. Viral hastalıklardan bakteriyel rahatsızlıklara, kişisel bakımdan gıdaya farklı alanlarda ülke ekonomisi ve menfaatleri için zengin bir kaynaktır.  Turizm ve ihracat kalemleriyle desteklendiğinde ekonomimize yakın gelecekte milyarlarca dolarlık girdi ve tasarruf sağlama imkanı doğacaktır. Bu sebeple Türkcistus Vakfı ve buna bağlı olarak Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Borsası ile TürkCistus Enstitüsü ve Akademisi kurulmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Borsa, fiyat belirleyebilme gücü, ürünün kontrollü şekilde toplanıp piyasaya sürülmesi gibi açılardan memleketimize avantajlar sağlayacaktır.  Enstitü ve akademi de Türkcistus üzerine bilimsel araştırmaların artması, yeni faydalarının keşfi, coğrafi işaretleme ve insan kaynaklarının eğitimi ve yetiştirilmesi için çok önemli bir adım olacaktır. Çin, ginseng üzerinden milyarlarca dolarlık ekonomi üretirken memleketimizde Türkcistusla bunu pek tabi gerçekleştirebilir. Cüzi fiyatlarla ülkemizde toplatılan Türkcistusun çay ve farklı baharatları ağırlaştırmak için dolgu malzemesi olarak kullanıldığı acı bir tablo mevcut.  Adeta bina yapmak için hazırlanan betonun içine altın, elmas gibi kıymetli madenler karıştırılıyor. Bu acı ve basiretsiz tablonun değişmesi ve Türkcistusun kıymetini bulması için yapısal adımların atılması elzemdir. Vakıf, enstitü ve borsa ile ilgili daha detaylı bilgiler ekteki dosya mevcuttur.  Sağlık alanında önemli değişimlerin arifesindeyiz. Bir yandan geleneksel tıp Sağlık Bakanlığı tarafından desteklenirken bir yandan da biyoteknolojik ilaçlar tıp dünyasına damga vuruyor. Her şey sağlık için, sağlıklı yaşam için.” necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz      

Gündemdeki konu: Doğu Türkistan...

 Necdet Buluz  Son günlerde Çin’in Doğu Türkistan Bölgesindeki Uygur Türklerine karşı yıllardır devam eden asimilasyon ve işkence uygulamaları dünya kamuoyunun gündemine oturmaya başladı. Biz de günlerdir bu konuda yazıyoruz. Tarihçi İlber Ortaylı da son günlerde gündeme oturan bu konuya parmak basan ve köşesine tanıyanlardan birisi oldu. İlber Ortaylı, Doğu Türkistan'daki Çin zulmüne dikkat çektiği yazısında, "Bu bölgelerdeki nüfus bilgileri doğru değil. Çok yakın gelecekte imha hareketleri vukua gelirse haritanın nasıl değişeceği belirsiz" ifadelerini kullandı."Çin’le barış ve kültür yılına giriyoruz. Bu gibi politikaların uygulandığı ve etnik bir grubun açıkça tahrip edilmesinin hedeflendiği bir ülkeyle hangi kültürel ilişki ve barış yılını birlikte kutlayacağız doğrusu çok merak edilir" diyen Ortaylı, bölgedeki zengin maden kaynakları için Uygur Türklerine büyük baskı yapıldığına dikkat çekti.Şu noktaya da dikkat:İlber Ortaylı Türkiye-Çin ilişkilerini değerlendiriyor ve bu ilişkilerde Uygur Türklerine uygulanan asimilasyonun görmezden gelinemeyeceğini vurguluyor. “Kültürel bağların yoğunlaştırıldığı yıllar ise ancak bunun layık olduğu ülkelerle yapılır “ diyerek noktayı koyuyor.Ortaylı Hoca, araştırmaları ve isabetli görüşleri ile gündem yaratıyor. Tarihi bilgisini ve öngörülerini şimdi de Doğu Türkistan üzerinde yoğunlaştırmış. Bu bölgeye dikkat çekerek önemli gelişmelerin olabileceği görüşlerini yansıtıyor.İlber Ortaylı'nın "Kamplar... İşkence korkunç" başlıklı yazısının ilgili bölümüne kısaca göz atalım: “Birleşmiş Milletler (BM) dünya nüfus hareketliliği haritasını elinde tutuyor. Bu sayede mevcut ülkelerin içindeki köyden şehre göçler gibi hareketlere müdahale etmenin dışında etnik göçleri veya göç zorlamalarını önlemeyi amaçlıyor. Tabii çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da BM mikrofonunun sesleri hakiki gücün çok üstünde. Teşkilat Afrika gibi karşılıklı katliamların (mukatelenin) görüldüğü, kiralık askerler vasıtasıyla Batı devletlerinin cirit attığı, kültürel ve etnik haritası değişiklikler gösteren Mali, Gine, daha önceleri Ruanda’da müdahaleyi doğrusu çok yapamadı, işler olacağına vardı.  Söz galiba daha çok birkaç ülkeye geçiyor ve ora hedefleniyor. Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde bu baskıyı görmek mümkün. Bölgeye herkes giremiyor. Ancak BBC gibi çok kuvvetli yayın organlarının getirdiği bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor. Çin’in açıklamaları çok sathi ve soranla alay edercesine üstü örtülü geçiliyor. Bu bölgelerdeki nüfus bilgileri doğru değil. Çok yakın gelecekte imha hareketleri vukua gelirse haritanın nasıl değişeceği belirsiz. Belirli olsa da BM gibi örgütlerin sözünü geçireceği şüpheli.Bazı nüfus gruplarının akıbeti meçhul. Bunların izlenmesinin ne faşist politikalara ne de emperyalist eğilimlere delil olmayacağı açık. Bu takip 21. yüzyılda insanlığın ve uluslararası demokratik normların işleyebilmesi için gereklidir.Çin’le barış ve kültür yılına giriyoruz. Bu gibi politikaların uygulandığı ve etnik bir grubun açıkça tahrip edilmesinin hedeflendiği bir ülkeyle hangi kültürel ilişki ve barış yılını birlikte kutlayacağız doğrusu çok merak edilir. Dünyada barış yılının kutlanması savaş yapanlar arasında görülür. Kültürel bağların yoğunlaştırıldığı yıllar ise ancak bunun layık olduğu ülkelerle yapılır. Çin tarihi ve dili bizim için önemli ama daha önemlisi varlık ve onurlarının korunması gereken kardeş akraba toplulukların bulunması keyfiyetidir. Doğrusu müzelerimizin gezdirileceği, değerli kültürel varlıkların sergileneceği yerlerin iyi tespit edilmesi gerekiyor.  “Özetleyelim:Biz, Türkiye ile Çin arasında her türlü işbirliğini destekliyoruz. Ancak, Doğu Türkistan’ da kanayan yaranın da tedavi edilmesini gerektiği görüşündeyiz. Bu konuda bizi yönetenlerin atması gereken önemli adımlar var. Ortadaki sorunların iletişim ve diplomatik yollardan çözümü var. Önemli olan cesur adımların atılması ve Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan soydaşlarımızın haklarının korunmasıdır.Dikkat edilecek olursa daha önce Çin ile ilgili köşemizde çok olumlu yazılar yazdık. Ticaret ve turizm alanlarında atılan adımların olumluluğuna dikkat çektik. Çin gibi süper bir ülke ile olan ilişkilerimizi daha da geliştirme yönünde adımlar atılmasını istedik. Hiç kuşkusuz bunları yaparken, soydaşlarımızın geleceğini güven içine almak ve haklarının korunmasında da etkili olmamız gerektiğini bugün bir kez daha yinelemek istiyoruz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

"Suriyeliler kadar değerleri yok mu?.."

Çin’in Doğu Türkistan Bölgesinde yaşam mücadelesi veren Uygur Türklerinin yıllardır bölgede bir asimilasyonla karşı karşıya olduğu konusunda çok yazılıyor, uyarı yapılıyor. Ancak, bugüne kadar Uygur Türklerine özellikle Türkiye tarafından sahip çıkılmadığını da söylemeliyiz. Bazı Uygurlar fırsat bulduklarında zulümden kaçmayı deniyor. Çin ise, Uygurları “terörist” olarak suçluyor. Yapılan araştırma ve açıklamalarda havaalanında bekletilen Uygur Türklerinin bugüne kadar hiçbir terör olayına karışmadığı da değerlendirildi. Zaman zaman dünya kamuoyu Uygur Türklerinin içinde bulunduğu durum karşısında harekete geçmişler, ancak her nedense kendi yönetimlerini bu bölgeye yönlendirememişlerdir. Sorgulanması ve düşünülmesi gereken bir durum.  Çin zulmünden kaçarak Türkiye'ye sığınan ve bu satırlar yazılıncaya kadar 17 gündür havalimanında bekletilen Uygur Türklerinin Türkiye’ye alınmaması tartışma konusu oldu.  Konu ile ilgili açıklama yapan İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu, "Soydaşlarımızın Suriyeliler kadar değeri yok mu? Devlet bakamıyorsa biz bakarız" açıklaması yaptı.İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu, Çin zulmünden kaçarak önce Malezya'ya daha sonra Türkiye'ye sığınan ve 17 gündür Atatürk Havalimanı'nda tutulan Uygur Türkleri hakkında açıklama yaptı.Hükümete tepki gösteren Kavuncu, 4 milyon Suriyelinin rahat koşullarda Türkiye'de yaşamasına rağmen 11 Uygur Türk'ünün günlerdir havalimanında bekletildiğine dikkat çekti.Kavuncu, hükümete çağrıda bulunarak "Yüce Türk Devleti’nin imkânları 11 soydaşımız için yeterli değil ise biz İYİ Parti olarak soydaşlarımızı evlerimizde misafir etmenin eğitim, sağlık, barınma gibi ihtiyaçlarını karşılamaktan onur duyacağımızı bildiririz" ifadelerini kullandı.Buğra Kavuncu'nun açıklamasındaki detaylara bakalım:“Çin’deki insanlık dışı uygulamalardan kaçarak hayatlarını kurtarma telaşı ile önce Malezya’ya ardından anavatanları Türkiye’ye sığınan, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 11 Uygur Türk’ü 17 gündür Atatürk Havalimanı’nda akıbetleri belli olmadan giriş izni bekliyor. Soydaşlarımızın; ülkemizde hayatlarını devam ettiren, sayıları neredeyse 4 Milyona yaklaşan Suriyeli göçmenlerden, Afgan göçmenlerden ne farkı var? Soydaşlarımızın; ülkemizde yıllardır misafir olarak hayatlarını devam ettiren, her türlü eğitim, sağlık, ulaşım gibi giderleri kuruşuna kadar, ödediğimiz vergiler ile devletimiz tarafından karşılanan Suriyeli sığınmacılar kadar değeri yok mu? Ülkemizdeki Suriyeli sığınmacıların iade edildiğinde yaşayacakları akıbetten tedirgin olan ve endişe duyan iktidarın, bu 11 soydaşımızın Çin’e iade edildiği zaman uğrayacakları akıbet hakkında bilgisi var mıdır? İyi Parti olarak hükümet ve devlet yetkililerine sesleniyoruz; Emniyet Teşkilatı yetkililerinden aldığımız bilgilere göre soydaşlarımız herhangi bir terör olayına karışmamıştır ve herhangi bir terör grubuna mensup değillerdir. Soydaşlarımızın anavatanları Türkiye’de sığınmacı değil göçmen olarak karşılanması gerekmektedir. Soydaşlarımızın en az Suriyeli, Afgan sığınmacılar kadar anavatanlarında yaşama hakları vardır. Sayıları 4 milyona yaklaşan sığınmacılara eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma yardımlarında bulunan devletimizin “11 soydaşımız” için de aynı özveri ve hassasiyeti göstermesini istemekteyiz. Bu hususta Yüce Türk Devleti’nin imkânları 11 soydaşımız için yeterli değil ise biz İYİ Parti olarak soydaşlarımızı evlerimizde misafir etmenin eğitim, sağlık, barınma gibi ihtiyaçlarını karşılamaktan onur duyacağımızı bildiririz. Türk devletinden ve hükümetinden bu mağduriyetin acilen giderilmesini ve soydaşlarımızın göz göre göre ölüme terk edilmemelerini talep ediyoruz.”Özetleyelim:Eğer, kapımıza kadar gelen Uygur Türkleri gerçekten terörist ise gereği kuşkusuz yapılmalıdır.Yok, eğer, iddia edildiği gibi sadece sığınmacı konumunda ise, bu soydaşlarımızı kucaklayalım. Sahip çıkalım, barındıralım. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 11 Uygur Türkünün teröristlikle hiçbir ilgisinin olmadığı görülmüştür. Hükümet olanların bu konuda daha duyarlı ve hızlı hareket etmesi gerektiğini düşünüyoruz.Cumhur ittifakının ortağı MHP’den bu konuda neden hiç ses çıkmıyor, bunu da merak ediyoruz? Hâlbuki MHP kadroları yıllardır Uygur Türklerinin içinde bulunduğu koşulları en çok gündeme taşıyanlar olmuştur. Çin Hükümetini “zalimlikle, soykırımcılıkla” suçlamışlardır. Bugün değişen ne oldu?Çin ile olan ilişkilerimizi destekliyoruz. Bu ayrı bir konudur. Soydaşlarımıza sahip çıkmak, onları kucaklamak, içimizde barındırmak ise çok daha ayrı bir konu olarak değerlendirilmelidir.İYİ Parti’yi Uygur Türklerine karşı olan ilgileri nedeni ile teşekkür ediyoruz. Bunun bizi yönetenlere ve diğer siyasi partilere de örnek olmasını diliyoruz. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz           

Suudiler Türkiye'nin dostu mu?..

Necdet Buluz  Soru şu: Suudi Arabistan Türkiye’nin dostu mu? Kısa yanıt: Hayır. Geçmişten günümüzü Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerini masaya yatırdığımızda hiçbir dönemde Suudilerin Türkiye dostluğunu göremediğimiz ortaya çıkar. Tam aksine, fırsat bulduklarında Suudilerin Türkiye’ye düşmanca hareketlerini görürüz. Tıpkı bugünkü gibi. Ortadoğu’daki çıkar ilişkileri nedeni ile Suudiler Amerika ve İsrail ile olan ilişkilerini tavana çıkardı. İslam ülkelerine sırtını döndü. Bugün Suriye’de Türkiye’yi tehdit eden terörist gruplar PYD/ PKK’ya parasal yardımda bulunarak bir Türkiye düşmanlığını daha ortaya koydu. Kaşıkçı cinayetini İstanbul’da gerçekleştirerek Türkiye’yi zora soktu. İran’ı düşman bilip, İsrail ile dostluğunu perçinledi. Filistin sorununda Türkiye’yi yalnız bırakıp, İslam ülkesi Yemen’de çocukları bile katletmekten kaçınmadı. Katar gibi bir ülkeye karşı amansız ve acımasız bir düşmanlık içine girerek bölgedeki sıkıntılara yenilerin eklemekten adeta keyif aldı.  Birçok konuda Türkiye aleyhine açıklamalarla gündem yaratmaya çalıştı. Hacca giden Türk hacı adaylarına eziyet ettiğine dair şikayetler geliyor. Türk ve Türkiye düşmanlığını bile hacı adaylarından çıkarmaya çalışıyor. Amerika’nın koruması altına girerek, petrolden elde ettiği gelirlerin önemli bölümünü bu ülkeden aldığı silahlara veriyor. Koltuk koruması uğruna düşmanlarına bile haraç vermekten kaçınmıyor. Dahası da var ama yerimizin yetersizliğinden buraya nokta koyuyoruz. Şimdi gözlerimizi Suudi Arabistan ile İsrail arasında gelişmekte olan dostluk ilişkilerine dikelim: İsrail basını, Suudi Arabistan'ın İsrail'den 250 milyon dolar değerinde casusluk sistemi satın aldığını duyurdu.Britanya Filistin Mandası döneminde kurulan ve aşırı sağcı Siyonistlere hizmet etmekle bilinen The Jerusalem Post gazetesi, Suudi Arabistan’ın İsrail’den, 250 milyon ABD doları değerinde bir anlaşma ile çok gelişmiş bir İsrail casus sistemini satın aldığını açıkladı.Riyad'ın Tel Aviv'den aldığı casus sisteminin, İsrail'in daha önce Arap ülkelerine sattığı sistemler arasında en gelişmişi olduğunu söyleyen İsrail gazetesi, “Bir Suudi teknisyen ekibine casus yazılımını kullanmak için gerekli eğitim verildikten sonra sistemin kurulumu sağlandı ve resmi olarak çalışır vaziyette olduğunu” bildirdi.Arap basınında yer alan haberlere göre, Riyad’ın, Avrupalı bir arabulucu tarafından yönetilen bir dizi müzakereden sonra sistemi satın alabildiği ve görüşmelerin başta Washington ve Londra olmak üzere Batılı başkentlerde gizli bir şekilde yürütüldüğü ifade edildi.İsrail’in, baskıcı rejimlere casusluk ekipmanları sattığı daha önce duyurulmuştu.Daha önce İsrail merkezli Haaretz gazetesinde yer alan bir araştırmada, aralarında demokratik olmayan baskıcı rejimlerle yönetilenlerin de olduğu birçok ülke, kendilerine risk olarak gördükleri kişiler ve muhalifleri hakkında e-mail ve gizli dinleme yoluyla bilgi toplamak için İsrail ile çalıştığını açıklamıştı.İsrailli şirketlerin açık bir şekilde kötüye kullanıldığının bilinmesine rağmen, bu ekipman ve yazılımları satmaya devam ettiği belirtilen haberde, İsrail yasalarının söz konusu ekipmanların yabancı hükümetlere satılmasını yasaklamadığı, ihracat belgelerinin ise İsrail Savunma Bakanlığı tarafından onaylandığı kaydedilmişti.Haberde Mozambik'teki kaçırma olayları, Botswana'da yasa dışı balıkçılığa ve Nijerya'da terör örgütü Boko Haram'a karşı mücadelede İsrailli Verint Systems Şirketine başvurulduğu aktarılmıştı.Görüldüğü gibi Suudiler kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa ona yöneliyor. İslam ülkelerini de anında satabiliyorlar. İslam ülkelerinin baş düşmanları ile dostluk ilişkilerini de geliştirerek bu konuda gerçek yüzlerini de ortaya koyuyorlar.Bugün Suriye ve coğrafyamızda Türkiye’yi sıkıntıya sokan hangi konu varsa dikkat ediniz içinde Suudilerin da izi bulunuyor.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Çin ile 100 milyon dolarlık film anlaşması yapıldı...

Türkiye Film Komisyonu Derneği Başkanı Sait Yardımcı;"URFA VE MARDİN GİBİ İLLERİMİZYABANCI FİLM YAPIMCILARININGÖZDESİ OLABİLİR..."Çin’in sinema sektöründe önemli bir yer tutan ve bu yıl 5’ncisi düzenlenen “İpek Yolu Film Festivali”  (Silk Road Film Fest) yapılan etkinliklerle sona erdi. Ülkenin güney doğusundaki Fujian eyaletinde yapılan festivale, ev sahibi Çin dışında,  Türkiye, Kanada, Gürcistan, Sırbistan, Hırvatistan, Pakistan, Hindistan, Malezya ve Almanya’dan 10 ülke temsilcileri katıldı. Festivalde ülkemizi, Türkiye Film Komisyonu Derneği Başkanı Sait Yardımcı temsil etti. Yardımcı, festival sonunda yaptığı açıklamada “Çinli filmcilerin Türk meslektaşları ile işbirliği yapmaları için iki ülke arasında 100 Milyon dolarlık ortak yapım anlaşması imzalandık” dedi. İpek yolu film Festivali’nde bu yıl Türkiye‘nin büyük sükse yaptığını vurgulayan Sait Yardımcı, festival Direktörü ChenZhi-Heng başkanlığında yapılan toplantılarda, farklı ülkelerden davet edilen kişilere film endüstrisindeki gidişatılar ve mevcut durumların konuşulduğunu söyledi. Yardımcı kendisinin yaptığı sunumda da Türk film endüstrisini anlattığını belirterek şunları söyledi: “Konuşmamda Türkiye ile Çin arasındaki olası, işbirliği kapsamındaki projeleri anlattım. Ülkemizin ipek Yolu’nun önemli bir bölümünde olmasının önemine değindim.  Özellikle başta Gaziantep olmak üzere Urfa ve Mardin gibi illerimizin yabancı film yapımcıları için çok ilginç ve egzotik bir film platosu olduğunu anlattım. Yaptığın slayt gösterileri ile bunu pekiştirdim. Çinli yetkililer anlattıklarım ile çok ilgilendiler. Özellikle (Çin Film Derneği Başkanı MıaoXiaotian,  Çin Film Şirketler Grubu Başkan Yardımcısı JıangPing ile özel toplantı yaptım. İki ülkenin film endüstrileri arasında işbirliğine yönelik somut eylemleri konuştuk. Ertesi gün de işbirliği anlaşması imzaladık.  Buna göre Çinli yetkililer, Türkiye ile çok taraflı film işbirliği için karşılıklı politikaları oluşturmak, ortak film yapımları için girişimde bulunmak,  çok taraflı film ticaretinin ve pazarının tanıtımını arttırmak,  iletişim platformunu harekete geçirmek gibi ara başlıklarla çalışmalara ağırlık vermeyi taahhüt etti.  Bu ülkemiz film sektörü açısından çok olumlu”  

MUĞLA'DA HAYET BOYU ÖĞRENME ŞENLİĞİ...

Muğla’da her yıl düzenlenen “Hayat Boyu Öğrenme Şenliği” bu yıl Fethiye’de yapılacak.25- 26 Ekim 2018 tarihleri arasındaki şenlikler 09.00’da gösteriler ile başlayacak, stantlardaki etkinliklerle saat 18.00’e kadar devam edecek.Muğla Valiliği ve Muğla İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ortaklaşa düzenlediği şenliklerin açılışını Muğla Valisi Esengül yapacak. Şenliklere Muğla ve çevre ilçelerdeki Halk Eğitimi Merkezi öğrencilerinin yaptıkları eserler de sergilenecek.“Öğreten bilir, bilen üretir, üreten mutludur” sloganı ile yola çıkan Halk Eğitimi Merkezi Müdürlükleri öğretmen ve öğrencilerinin şenliğine Bodrum Halk Eğitimi Merkez Müdürlüğü de keçe aksesuarları hazırlama, çini uygulamaları, seramik, tel kırma/tel sarma alanlarında üretilen el sanatları ürünleri ile katılacak.Fethiye Beşkaza Meydanı’ndaki şenliklere ayrıca Datça, Dalaman, Fethiye, Kavaklıdere, Köyceğiz, Marmaris, Menteşe, Milas, Ortaca, Seydikemer, Ula, Yatağan ve Muğla Halk Eğitimi Merkezleri de çeşitli el sanatları ürünleri ile katılacak.

Dönerler mi?...

Türkiye’de 3,5 milyon, Avrupa ve diğer ülkelerde de 1 milyona yakın Suriyeli Sığınmacı bulunuyor. İç savaştan bu yana Suriye’den ayrılanların sayısı giderek yükseliyor. Bazı sığınmacılar ise ülkelerine geri dönüyor. Yapılan açıklamalara göre Türkiye’den Suriye’ye dönen Suriyeli sığınmacı sayısı 200 bini bulmuş durumda.Soru şu?İç savaş biterse Türkiye’deki sığınmacılar ülkelerine döner mi? Bazılarının dönebileceği söyleniyor. Bazılarını ise Türkiye’de iş kurduğu ve dönemeyecekleri dile getiriliyor. Savaş nedeni ile ülkelerinden Türkiye’ye sığınan bazı zengin Suriyelilerin burada iş kurduğu ve yerleştiğine de dikkat çekiliyor. Bu kesimin dönmeyeceği de söyleniyor.Nereden bakılacak olursa olsun, Suriye’de savaş biterse, önemli sayıda sığınmacının ülkelerine geri döneceği gözü ile bakılıyor.Şimdi asıl meseleye gelelim ve gelişmelere göz atalım:İç savaş nedeniyle ülkeden kaçan Suriyelileri geri döndürmeye çalışan Esad rejimi, af kartını açtı.Asker kaçakları ve firariler için af çıkaran Esad, yurt dışındaki Suriyelilere geri dönüş için 6 ay süre verdi. Yurt içindeki firari ve asker kaçaklarının ise 4 ay süresi var.Bu yasayla birlikte geri dönüşler sağlanırsa, af kanunu genişletilecek.Esad rejimi, benzer yasalarla mülteci durumuna düşen Suriyelilerin ülkelerine dönmesini amaçlıyor.Hani diyeceksiniz ki “Esad’a güvenilir mi?”Rusya’nın arkasında durduğu, Amerika ve AB’nin kontrolünde olan bir Suriye var. Esad’ın af kanunu ile ortaya bir güvensizlik tablosu çizmesine artık öyle sanıyoruz ki izin verilmez. Esad’ın da bu bilinç içinde olabileceği görüşündeyiz.  Türkiye'de de 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Bu sayı doğumlarla giderek yükseliyor.Suriyeli sığınmacı konusunda en sıkıntılı olan ülke Türkiye’dir. Gerek Türkiye, gerekse AB ülkeleri Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmeleri için çaba gösterecektir. Bu yükün hafiflemesi için de gerekli adımların atılacağını şimdiden söyleyebiliriz. Askerlik çağına gelenlerin ve firarilerin ülkelerine dönmeleri durumunda Türkiye’nin sırtındaki yükün önemli biçimde azalacağının da altını çizelim.Asıl önemlisi de şu:Türkiye’deki sığınmacıların çoğunun işi gücü yok. Sıkıntı içindeler. Bulundukları bölgelerde de olay çıkarıyor ve çoğu zaman bu olaylar kanlı biçimde sonuçlanıyor. Özetle, huzur ortamı dinamitleniyor. Olay çıkaranların çoğu da güvenlik güçlerinde başka yerlere taşınıyor ya da sınır dışı ediliyor.Türkiye’de sürekli tartışma konusu olan Suriyeli sığınmacıların ülkelerine yeniden dönmesini biz de isteriz. Her insan için kendi toprağı, suyu, ekmeği ayrı bir önem taşır.Türkiye’ye sığınanlar arasında yapılan araştırmada sığınmacılardan dörtte üçünün “Eğer savaş biterse toprağımıza yeniden dönmek isteriz” dediği belirtiliyor. Eğer Suriye’de savaş biter, Esad’ın af kanunu işlerse Türkiye’den en az 1 ya da 1,5 milyon Suriyeli sığınmacının ülkelerine geri döneceği görülüyor. Bu sayı belki de artabilir. AB ya da Türkiye dışında başka ülkelere sığınan Suriyeli vatandaşların ise ülkelerine geri dönmeyeceğine de vurgu yapılıyor.Ancak, Suriyeli sığınmacı sorunu bizi daha yakından ilgilendiriyor. Çıkan af kanunu ve savaşın sona ermesi, öyle görünüyor ki sığınmacı konusunda Türkiye’ye derin bir nefes aldıracaktır.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Üretimin önemi...

Biz her zaman şunu söyledik:Üretim olmadan refah düzeyi olmaz. Dışa bağımlılık, pahalılığı, pahalılık enflasyonu oluşturur. Türkiye bir tarım ülkesidir ve mutlaka üretimi en yükseğe taşımalıdır. Bugün, içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların başında da hemen her konuda dışa bağımlılığımız geliyor. Bu koşullar altında bütçemiz hep açık verecek, ülkeye kalitesiz ve pahalı ürün girecek, bu da enflasyonu azdıracaktır.Alınan kısa vadelerde enflasyonun aşağılara çekileceğine inanmıyoruz. Daha uzun vadede, daha kalıcı önlemlerin alınması da gerekli görüyoruz. Enerji ve gıdada dışa bağımlılığımız bugün gelinen noktada önemli rol oynuyor.Dışarıdan ve içeriden bazı ekonomi uzmanları da uyarı üzerine uyarı yapıyor. Borç ödemelerinde sıkıntı yaşanacağı, işyerleri kapanmasının çoğalacağı,bankaların bile sıkıntıya düşeceğinin altı çiziliyor. Uluslararası Ekonomi Peterson Enstitüsü uzmanlarından Jacob Kirkegaard, Türkiye ekonomisi konusunda yaptığı açıklamada karamsar bir tablo çizince biz de yukarıya aldığımız görüşümüzü yansıtmak durumunda kaldık. Çünkü, Kirkegaard’a göre, enflasyonla mücadele planı sorunu çözmeye yetmez. Kirkegaard, “Türkiye’de ekonomik krizin henüz başındayız” tespitini yapıyor. Türkiye’nin dışa bağımlılıktan kurtulması gerektiğine vurgu yapıyor.Önce Kiregaard’ın açıklamalarına bakalım:-  “Türkiye ekonomik krizde en kötüsünü geride bıraktı” deniliyor. Ben bu görüşe katılmıyorum. En azından durum ortalama bir Türk vatandaşı açısından öyle görünmüyor. Türkiye bana kalırsa uzun sürecek bir yüksek enflasyonla karşı karşıya. Enerji ve gıda tedariğini önemli ölçüde dışardan karşılayan bir ülkede döviz kuru yükseldiğinde olan bu. Bu durum tüketiciye de yansıyor. Bu da orta sınıf Türkler için ekonomik sıkıntı demek. Bence krizin henüz başındayız. Önümüzdeki dönemde beklenmedik şeyler olabilir. Türk lirası önemli ölçüde değer kazanmadıkça, iş yerleri kapanacak, borç ödeme zamanı geldiğinde iflas edenler olacak. Bu söylediğim bazı Türk bankalarıiçin de geçerli.- Yükselen döviz kuru sebebiyle  artan fiyatları güç kullanarak aşağı çekmeye çalışmanın işe yaramadığını ekonomik kriz tarihindeki örneklerden gördük. Türk hükümetinin bu tür politikaları benimsiyor olması bence çaresizlik göstergesi.  Enflasyon rakamlarının yukarı çıkıyor olmasının siyasi alanda bazı sonuçları da olacaktır. Merkez Bankasının sürpriz şekilde faiz oranlarını yükseltmesi sonrasında Türk lirası çok az miktarda değer kazandı. Bu da işe yaramayınca hükümet şimdi bir anlamda ekonomik baskı seçeneğine yöneldi. İşe yarayacağını sanmıyorum. İşe yararsa da bu pek çok iş yerinin iflas etmesi anlamına gelecek. En vatansever esnafın bile malını satın aldığı fiyattan daha azına satabilmesi zor. Ya da bu malları artık satın almazlar, müşterilerine de satamazlar. O zaman da iş kaybı olur. Bunun sonucu ise ekonomik krizin daha da derinleşmesi.- Türkiye’nin ekonomik krizi aşması için en iyi reçete bana kalırsa Türkiye’nin kısa ve orta vadede sorunları aşması için IMF’in kapısını çalması gerekiyor. Ancak bu şekilde uluslararası yatırımcının güveni yeniden tesis edilebilir. IMF de tabii bunun karşılığında çok şey isteyecek. Bunlar da Erdoğan hükümetinin uyguladığı ekonomik politikaların ana unsurlarıyla uyuşmayan talepler olacak. IMF’in desteğini almak için de ana paydaşlar yani Amerika ve Avrupa Birliği ile iyi ilişki içinde olmak gerekecek. Pakistan’ın yaptığı gibi Türkiye’nin de IMF’e gitmesi lazım. Bunun siyasi bedeli de olacak elbette. Bugüne kadar Erdoğan’ın bu bedeli ödemeye niyetli olduğuna ilişkin bir gösterge yok. Erdoğan siyaseten de Amerika ile gerilimden faydalanıyor.Trump’ın da pek akıllıca davrandığı söylenemez. Tweetleri ve gümrük vergileri ile Erdoğan’ın bir anlamda Fidel Castro kartını oynamasına yani Türk ekonomisindeki olumsuzluklarda Amerika’yı ve ekonomik savaşı sorumlu göstermesine o da imkan tanımış oldu. Bu yaklaşım Erdoğan’a içerde zaman kazandırıyor ama orta vadeli ekonomik sorunları çözmüyor.Geçenlerde enflasyonla ilgili yazdığımız bir yazıda 3 aylık mücadelenin enflasyou aşağılara çekmeye yaramayacağına değinmiş “Bunun yıllara yayılması gerekir. Uzun vadede ancak sonuç alınabilir” demiştik. BU konuda uzmanların da açıklamalarına yer vermiştik.Kiregaard’ın açıklamaları ve görüşleri de aynı noktaya geliyor.Öncelikle üretim, kararlılıkla mücadele ve tasarrufun sağlanması öne çıkıyor.Doğru yolu bulmak, doğru adımları atmak ve bundan önce yapılan hataları da yinelememek gerekiyor. Üretimi artırmak, tarım alanında gerekenleri yapmak, yabancı yatırımcıları ülkemize çekmek,  ihracatımıza hız vermek, aşırı ve gereksiz harcamalardan da kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Konu ile ilgili yazmayı önümüzdeki günlerde de sürdüreceğiz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz 

"Tarım arazileri hızla kaybediliyor..."

Necdet Buluz Yıllardır tarım ile ilgili yazdığımız yazılarda genellikle tarıma elverişli arazilerin giderek elden çıktığını ve tarım arazilerinin de yok olmaya yüz tuttuğuna değinmişizdir. Bugün, çok önemsediğimiz bu konuyu yeniden gündem taşıyoruz.Türkiye tam anlamı ile bir tarım ülkesidir. Üstelik kaliteli ürün elde edilen ülkeler arasında da saygın bir yere sahiptir. Giderek tarımdan uzaklaşan, neredeyse tamamen dışa bağımlı hale gelen bir ülke konumuna doğru sürükleniyoruz.Türkiye’nin son 25 yıl içinde Konya büyüklüğünde bir tarım arazisini kaybettiği ifade ediliyor. Önemsenmesi ve düşünülmesi gereken bir rakam ile karşı karşıyayız.  Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) bu yılki 16 Ekim Dünya Gıda Günü temasını “Eylemlerimiz, geleceğimiz. 2030’a kadar tüm dünyada #SıfırAçlık hedefine ulaşmak mümkün” olarak belirlemiş bulunuyor.Dünya nüfusu hılz artıyor. Bu artışa rağmen artan gıda ihtiyacının karşılanmasında da sıkıntılar yaşanıyor. Bu nedenle tarım ve tarım alanları öne çıkıyor. Türkiye’yi de bir tarım ülkesi olarak değerlendirdiğimizde bunun önemini bir kez daha görmüş oluruz.Çünkü tarımdaki verimliliğin düşmesi artan nüfusun gıda ihtiyacının karşılanamaması anlamına geliyor. Bu da az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelerde açlık tehlikesini oluşturuyor. FAO’nun açlık ile ilgili verilerine değinen TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “2017 yılında yaklaşık 821 milyon kişinin açlık içinde yaşadığı tespit edildi. Diğer bir deyişle her dokuz kişiden biri açlık çekiyor ve bu insanların yüzde 60’ı kadınlardan oluşuyor. Gıda hakkı yaşam hakkı olduğundan açlığın önlenmesi ve her bireyin yeterli ve sağlıklı gıdaya fiziksel ve ekonomik olarak erişebilir kılınması tüm insanlığın ortak sorumluluğudur” dedi. Artan nüfus ile birlikte gıda ihtiyacının da arttığına değinen TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, gıdamızın yüzde 95’ini temin ettiğimiz toprak varlığının tehlike altına girdiğini ifade ediyor. Dünya bir yandan açlığın önüne geçmeye çalışırken diğer yandan amaç dışı tahsislerle tarım alanları ve meralarda azalma oluyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre tarım arazilerinin kapladığı alan Türkiye’de 1992 yılında toplam 27.6 milyon hektar iken, 2017 yılında 23.4 milyon hektara geriledi. 25 yılda yaklaşık 4 milyon hektar yani yaklaşık Konya ili büyüklüğünde tarım arazisi kaybedildi. Bu da tarım alanlarının yüzde 15 küçülmesi anlamına geliyor. 1920’lerin başında arazilerimizin yüzde 56’sını oluşturan meraların oranı bugün yüzde 19’a geriledi. Tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının önlenmesi gerektiğini ifade eden TEMA Vakfı Başkanı Ataç ‘ın şu açıklamasına dikkat ediniz:"Bu kapsamda 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun öngördüğü şekilde Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Planları’nın hazırlanması gerekiyor. Tarımsal potansiyeli yüksek olduğu için büyük ova ilan edilen alanların tarım dışı amaçlara tahsis edilmesi önlenmelidir. Toprağın sürdürülebilir yönetimi, toprak koruma ve erozyonla mücadele tedbirleri acilen desteklenmelidir. Tarım alanları gibi meraların da amaç dışı kullanımına son verilmelidir. Hayvancılığın geliştirilmesi, biyolojik çeşitliliğin ve toprağın korunmasına hizmet edecek şekilde “sürdürülebilir mera yönetimi” hayata geçirilmelidir. Ayrıca tarımsal üretimin sürdürülebilirliği için alınacak önlemlerle üreticinin kazancı iyileştirilmeli, kırsal göçün önüne geçmeyi sağlayacak kırsal kalkınma politikaları benimsenmelidir. Tarladan tüketime tüm zincirde gıda israfını önlemek için çalışmalar gerçekleştirilmelidir."Özetleyelim:Tarım arazileri yok ediliyor. Yerlerine beton binalar dikiliyor. Bu da ekili kaliteli arazilerin yok olmasına neden oluyor. Özellikle meraların yok olması, hayvancılığın yok olması anlamına geliyor. Meralardan beslenen hayvanların eti daha kaliteli oluyor ve daha az harcama ile hayvan besiciliği yapılabiliyor.Tarımı teşvik etmek, çiftçiyi üretime yöneltmek ve kaliteli tarım arazilerini korumak gerekiyor. Bizi yönetenlerin bu konuda atacakları adımlar Türkiye’yi yeniden dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden bir haline getirebilir. Tarım ve hayvancılığımızın yeniden öne çıkması, ithalata bağımlılığımızı da sonlandırabilir. Bu da hiç kuşkusuz cari açığın kapanması için önemli bir adımdır. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Amerika, PKK'dan vazgeçmeye niyetli değil...

Suriye’de, özellikle de Fırat’ın doğusunda işler karışık. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fırat’ın doğusunda da bir askeri harekât olabileceğinin mesajlarını veriyor. “Bir gece ansızın gelebiliriz” vurgusu yapıyor.Fırat’ın doğusundaki hareketlilik ve Amerika’nın burada oynadığı oyun, Türkiye’nin bir beka sorunudur. PYD/ PKK’lı terörist grupların burada Türkiye için sürekli olarak tehdit oluşturabileceği görülüyor. Hiç kuşkusuz Türkiye de gereken her türlü önlemi alacaktır.Suriye’nin doğusundaki gelişmelere sadece Türkiye değil, Rusya da duyarlı. Amerika’nın buradaki hareketliliğinin Rusya’da da rahatsızlık yarattığını görüyoruz. Bugüne kadar Esad’ın yanında yer alan Rusya, öyle sanıyoruz ki bu noktadaki oldu-bittelere de seyirci kalmayacak.Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, pkonu ile ilgili yaptığı açıklamada önemli bir tespitte bulunuyor:"İdlib'in Suriye'deki son sorunlu bölge olduğu konusundaki düşüncenize katılamayacağım. Orada Fırat'ın doğusunda, kesinlikle kabul edilemeyecek şeylerin olup bittiği muazzam büyüklükte topraklar var. ABD bu toprakları Suriyeli müttefikleri, herkesten önce Kürtler üzerinden orada bir sözde devlet kurmak amacıyla kullanmaya çalışıyor. Bu topraklarda ABD kesinlikle yasal olmayan yollardan bir sözde devlet kurmaya ve orada kendi himayesindeki kişiler için normal yaşam şartları oluşturmak için her şeyi yapmaya çalışıyor.”Bu açıklamalar ve gelişmeler durup dururken olmuyor. Amerika Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun şu açıklaması Fırat’ın Doğusunda gelecekte nelerin olabileceğini açıkça ortaya koyması bakımından önemsenmelidir. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, "Amerika'nın Ulusal Güvenliği İçin Yahudi Enstitüsü" isimli kuruluşun Washington'da verdiği yemekte bir konuşma yaparak şunları söyledi:“Bu yönetimde görev yaptığım sürenin tamamında Suriyeli Kürtlerle yakın çalıştık. Harika ortaklar oldular. Şimdi, masada bir koltukları olması için çalışıyoruz. Siyasi süreç... Bu konuda ilerleme kaydedilmemesinin sebebi, Suriye’deki her bir unsurun gelecekte kurulacak hükümetin parçası olma şansını elde etmesini talep etmemiz” dedi. Pompeo, böyle bir temsil sağlanmaması halinde ABD’nin Suriye’de bir barış anlaşmasını kabul etmeyeceğini vurgulayarak, “Suriyeli Kürtler de bunun tabii ki parçası olacak”Pompeo, "Suriyeli Kürtlerin barış müzakerelerinde masaya oturmasını garanti edeceklerini" söyleyerek bu konuda yeni bir tartışma ortamına da imza atmış oldu. Şu noktaya da dikkat:İsrail, Ortadoğu’da sürekli olarak Kürt kartını oynuyor. Kürtler ile sıkı işbirliği içinde. Irak’ın işgalinden bu yana Kuzey Irak’ta Barzani ile kurulan köprülere yenilerini eklemeye çalışıyor.ABD’nin siyasi hedeflerine ulaşana dek Suriye’de kalacağını da belirten Pompeodiye konuştu.ABD Dışişleri Bakanı, ülkesinin ana siyasi hedeflerini yerine getirmeden Suriye’den çekilmeyeceğini de söyledi. Pompeo, ABD’nin Suriye’de IŞİD’i yenilgiye uğratma yönündeki amacına iki hedefin daha eklendiğini de sözlerine ekledi. Amerika Dışişleri Bakanı’nın sözleri bu kadarla da sınırlı değil. Daha tehlikeli ve ileride daha çok sıkıntı yaratacağına inandığımız bir açıklama daha yaptı.Pompeo aynı konuşmada İsrail'e de övgüler yağdırarak "İsrail demokratik ve müreffeh. Barış istiyor. Özgür basın için bir yuva ve büyüyen bir ekonomisi var. İlerde Ortadoğu'nun tamamının böyle olmasını istiyoruz" ifadelerini kullandı.Konuyu özetleyelim:Amerika, Fırat’ın doğusunda PKK ve YPG unsurlarından vazgeçmeye niyetli görünmüyor. Bunu Dışişleri Bakanı Pompeo açık açık ifade ediyor. Bu konuda da sonuç alınıncaya kadar Suriye’den ayrılmayacaklarının altını çiziyor.Peki, Türkiye açısından durum nasıl değerlendiriliyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Attığımız kararlı adımlar sayesinde Cerablus'tan El Bab'a, Afrin'den Irak'ın kuzeyine, Cudi'den Gabar'a, Tendürek'e kadar çok zor coğrafyalarda, güvenlik kuvvetlerimiz terör örgütlerine kan kusturuyor. Şimdi de Münbiç'te kanallar açıyorlar. Bu ne demektir? 'Biz mezarı hazırladık, gelin defin merasimini yapın.' Oraya da girilecek” diyor.Konunun giderek daha da karmaşık ve tehlikeli bir duruma doğru sürüklendiğini görmekteyiz. Daha açık ifade ile Suriye konusu gündemdeki yerini koruyacak ve daha çok baş ağrıtacak noktalara çıkacak. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Üretimdeki sıkıntı...

Enflasyon son 15 yılın zirvesini gördü. Bugünlerde enflasyonla yatıp, enflasyonla kalkıyoruz. Türkiye’deki ekonomiyi önemli ölçüde etkileyen enflasyon ile ilgili de çeşitli yorumlar yapılıyor. Özellikle, önümüzdeki aylarda da enflasyon rakamlarında tırmanma olabileceğine dikkat çekiliyor. Pahalılığın giderek alım gücünü düşürmesi ve geçinme sıkıntısının had safhalara doğru yükselmesi endişe de veriyor.  Enflasyon; gıda fiyatları, ev eşyası ve ulaşım başta olmak üzere TL'deki değer kaybının genele yayılan artışları tetiklemesiyle eylülde yüzde 24,5'e tırmanarak, son 15 yılın en yüksek seviyesini görmüştü. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, en kötü'nün geride kaldığını, ekim ayıyla birlikte enflasyondaki iyileşmenin görüleceğini öne sürerken, gözler Merkez Bankası'nın 25 Ekim'de açıklanacak faiz kararına çevrildi. Şimdi sıkı durun. Geçenlerde Japon kredi derecelendirme kuruluşu JCR Eurasia Rating Başkanı Orhan Ökmen,dikkat çeken bir paylaşımda bulundu. Ökmen, enflasyonun artmaya devam edeceğini belirterek, maliyet artışları nedeni ile iflasların daha fazla artacağını söyledi. "Yükselen enflasyonun temelinde talep değil maliyet baskısı olduğu için faiz artışları anlamsız" diye de ekledi. Burada en önemli konu, üretimdir. Üretici fiyatlarındaki artış, tüketici fiyatlarının iki katına çıkması ürküntü veriyor. Konuyu değerlendiren uzmanlar “Ya üretim durursa sonuç ne olur?” sorusuna yanıt arıyor. İşte Japon kredi derecelendirme kuruluşu JCR Eurasia Rating Başkanı Orhan Ökmen de bu konuyua değiniyor. Yaptığı yazılı açıklamayla enflasyon verilerini yorumlayan ise üretici fiyatlarındaki artışın tüketici fiyatlarındaki artıştan iki kat daha yukarıda olmasının, stoklamanın fiyatlama üzerinde belirgin bir etkisinin olmadığını ortaya koyduğunu belirtti. Ökmen, bir yandan üretimden çekilen firmaların daha da artacağını, diğer yandan da TÜFE'nin gelecek dönemlerde mevcut seviyesinin yukarı doğru artış eğilimi içerisinde olduğuna işaret ettiğini söylüyor.Yükselen enflasyonun temelinde talep baskısı yerine maliyet baskısı olduğu için faiz artışlarının anlamsız ve para politikasının da işlevsiz duruma düştüğünün iyice ortaya çıktığını kaydeden Ökmen, büyüyemeyen ekonominin, maliyet artışlarının tamamını belli bir zaman diliminde tüketicilere yansıtmaya çalışacağını, maliyet artışlarını topluma yansıtamayan üreticilerin de faaliyet kaybı, üretim durdurulması, konkordato ve iflas gibi sonuçlarla karşılaşacağını belirtiyor.Konu, bizi yönetenlerin söylediğinden çok farklı boyutlarda. Buradan şu sonuç çıkıyor:En önemli sorun, yüksek üretim maliyetleri ve finansman.Ökmen’i dinlemeye devam:Bu konjonktürde fiyatlamayı etkileyen birinci faktörün Türkiye ekonomisinin yüksek üretim maliyetleri ve finansmana erişim zorlukları nedeniyle ‘büyüyememek' olduğuna dikkat çeken Ökmen, mevcut konjonktürde, topluma/tüketiciye yansıtılan maliyet artışlarının enflasyona, üretimden çekilmelerin de durgunluğa eş zamanlı olarak yol açtığını belirterek, "Böyle bir ortamda enflasyon hedeflemesinde zabıta marifetiyle mücadele çalışmalarına yönelmek kamusal açıdan oldukça gereksiz bir zaman kaybıdır" diyerek çok önemli bir uyarıya da imza atıyor.Peki, ne olacak ve ne yapılmalıdır?İşte sorunun yanıtı:“Fiyat istikrarını yeniden hedeflenen seviyelere ulaştırmak ve ekonomik büyümeyi canlandırmak için bir an evvel yatırım atmosferini bozan temel alanlarda reform yapılması ve bankacılık sektörünün yeniden kredi verebilme pozisyonuna getirilmesi gerekiyor. Bu konuda zaman kaybı olmamalıdır. Ekonomide yeniden likidite bolluğu ve ilave kredi verme arzusunun artırılmasının ilk koşulu ise bankacılık sektörünün sermeye yeterlilik oranlarının uluslararası uygulamalarla uyumlu yöntemlerle artırılmasıdır. Bankacılık kesiminde likidite bolluğu yaratmak için de öncelikle sermaye yeterlilik oranlarının uluslararası fon tedarikçilerine güven verecek uluslararası yöntemlerle hesaplanması gerekmektedir.”Son söz:Biz, konu ile ilgili her yazımızda üretime önem verilmesi gerektiğini anımsatmışızdır. Bu nedenle özelikle tarım ve hayvancılığımızdaki çıkmazın çözülmesini de zorunlu bulmuşuzdur. Dikkat edilecek olursa geçen gün tarım ve hayvancılıkta üretim düşüyor. Dışa bağımlılığımız daha da artıyor. Yüksek üretim maliyetleri ve finansmana erişim zorlukları vardır ve pratik yoldan bu zorluklar çözülmelidir. Son çıkan enflasyon rakamları bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Yerli turist daha pahalı tatil yapacak...

2018 yılı turizmde yüzlerin güldüğü bir yıl oldu. Özellikle yabancı turistlerin her şey dahil otelleri doldurması ile işletmeciler de memnun kaldı. Gözler şimdi önümüzdeki turizm sezonuna döndü.Kültür ve Turizm Bakanlığının sınır giriş-çıkış istatistiklerine göre, bu yılın ilk 7 ayında Türkiye 21 milyon 639 bin 802 yabancı ziyaretçiyi ağırladı. Aslına bakılacak olursa Türkiye yılda 40 milyon turist ağırlayabilecek bir kapasiteye sahip bulunuyor. Ancak, şu ana kadar bu rakamı tutturabilmemiz mümkün görünmüyor. Türkiye'ye en çok ziyaretçi gönderen ülkeler sıralamasında Ocak-Temmuz döneminde Rusya Federasyonu yüzde 15,14 artış ile birinci sırada yer alırken, yüzde 10,73 artış ile Almanya ikinci, yüzde 6,09 artış ile İran üçüncü sırada yer aldı. İran'ı Gürcistan ve İngiltere izledi. Yılın ilk 7 ayında Rusya Federasyonu'ndan 3 milyon 276 bin 046 turist ağırlayan Türkiye'ye 2 milyon 321 bin 529 Alman ile 1 milyon 317 bin 180 İranlı turist geldi. Türkiye, Bakanlığın Temmuz 2018 dönemi istatistiklerine göre 5 milyon 671 bin 801 yabancı ziyaretçiyi ağırlarken, aylık artış oranı ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11,74 olarak gerçekleşti.Temmuz ayında en çok ziyaretçi gönderen ülkeler sıralamasında 897 bin 607 ziyaretçi ve yüzde 15,83 artış ile Rusya Federasyonu birinci olurken, 761 bin 278 ziyaretçi ve yüzde 13,42 artış ile Almanya ikinci, 354 bin 851 ziyaretçi ve yüzde 6,26 artış ile İngiltere üçüncü sırada yer aldı. İngiltere'yi Hollanda ve Ukrayna izledi. Ocak - Temmuz döneminde Türkiye'ye gelen ziyaretçilerin yüzde 99,23'ü, Temmuz döneminde gelenlerin ise yüzde 99,04'ü turist oldu. Günübirlikçilerin oranı ise ilk 7 ayda yüzde 0,77, Temmuz ayında da yüzde 0,96 olarak gerçekleşti.Peki, yerli turist konusunda neler gerçekleşti? Alınan onca önleme rağmen, yerli turistler daha pahalıya tatil yapıyor. Özellikle de resmi ve bayram tatillerinden istifade etmeye çalışıyor. TURSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya’nın konu hakkındaki açıklamaları önümüzdeki turizm sezonunda yerli turistlerin daha pahalıya tatil yapacağının da mesajlarını veriyor. Yapılan hesaplamalarda yerli turistler yeni turizm sezonunda geçen yıllara oranla % 40 daha pahalı tatil yapacaklar.Önce TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya’nın açıklamasına göz atalım:,“İç turizmle ilgili birkaç sıkıntı var. Ani kur artışı nedeniyle otel kapasitelerinde yerli turiste ayrılan payda sıkıntı yaşanıyor. Oteller euro ile turiste satmak yerine, TL ile Türk turiste vermek istemiyor. Birçok otel yabancı kapasitesini artırdı, yerli kapasitesini kıstı. Buradan çıkan sonuç önümüzdeki yıl Türk vatandaşlar daha pahalıya seyahat edecek ve istedikleri zaman istedikleri yerde otel bulamayacak. Önümüzdeki sene için erken rezervasyon çok daha büyük önem taşıyor. Fiyatlar doğal olarak yükselecek. Yabancının ödeyeceği para ile yerlinin ödeyeceği para arasında ciddi fark oluştu. Doğal olarak otelci de yabancı turisti istiyor. Oteller kapasitelerinin yüzde 80’ini yabancıya ayırırken, yerli turiste ayrılan oran yüzde 20’de kaldı. Bu geçen yıl yüzde 30-35’lerdeydi. Otelcilerin de haklı olduğu noktalar var. Çünkü yatırımlarını dövizle yapıyorlar. Dövizle borçlanıp, TL ile ödemeleri zor. Sonuçta bu ticari bir iş. Yerli için fiyat 2019’da, 2018’e göre fiyat artışının yüzde 40 civarında olacağını öngörüyoruz.”Bu noktada bizim de söyleyeceklerimiz olacak.Türkiye, her şey dahil sistemde israr ediyor. Bu da ülkemize gelen turistin para harcamasının önünü kesiyor. Eğer zengin turist, harcama yapan turist getiremezsek ülkenin turizmde kalkınmasını da bekleyemeyiz. Her şey dahil sistem, sadece otel işletmecilerinin yüzünü güldürebilir. Tatil köylerine gelen ve her şey dahil sistemde dışarıya çıkıp para harcamayan turistlerle kalkınmamız mümkün mü?Bakanlığın ve turizm sektör temsilcilerinin hesaplarını günlük değil, ileriye yönelik yapması gerekiyor. Daha az turist ağırlayan birçok ülke, zengin turist sayesinde daha çok kazanç elde ediyor. Zaten bizim dışımızda da her şey dahil sistem uygulayan ülke kalmadı.Bütün bunların yanı sıra, yerli turistin daha kaliteli ve daha ucuz tatil yapabilmesinin de yolları açılmalıdır. necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz     

Suriye'de siyasi çözüm öne çıkarken...

Suriye konusunda Türkiye Rusya ve İran ile işbirliğini artırırken, Amerika da müttefikleri ile karşı cephe oluşturuyor. Gelecekte Suriye’deki durum nasıl şekillenecek bu tam bir bilmeceye döndü. Ancak, her iki tarafın da “siyasi çözüm” konusundaki vurgulamaları öne çıkıyor.ABD Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, New York'ta bir araya gelen ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarının, BM'den Suriye'de siyasi bir geçişi teşvik etmek için en kısa sürede gerekli adımları atmasını istediği bildirildi. Suriye'deki çatışmayı sona erdirmek için kararlı bir diplomasi ve uluslararası siyasal bir iradenin gerekliliğine vurgu yapılan açıklamada, "Suriye'deki savaşa askeri bir çözüm yok ve siyasal bir çözüme alternatif yok" ifadesine yer verildi. Ayrıca açıklamada, Suriye'de askeri bir çözüm arayanların, sadece bölgedeki tehlikeli tırmanışın artmasına ve krizin daha geniş bir bölgeye yayılmasına neden olacağı belirtildi. Açıklamayı dikkatlice okuduğumuzda  Amerika ve müttefiklerinin nasıl hareket edeceği konusunda daha sağlıklı bilgi sahibi olabiliriz:"Bu sebeple biz; ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları olarak, BM Güvenlik Konseyinin 2254 sayılı kararı uyarınca Suriye'deki çatışmaya siyasi bir çözüm bulmak adına yeni bir anayasa ve tüm Suriyelilerin katılabileceği özgür ve adil bir seçim altyapısı oluşturmak için acilen anayasa komitesinin toplanmasını talep ediyoruz. Bu konuda BM'nin Suriye Özel Elçisi'ne 31 Ekim'e kadar Güvenlik Konseyine rapor vermesi çağrısında bulunuyoruz." Eylül ayı ortalarında Rusya’nın Soçi kentinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında gerçekleşen Suriye görüşmeleri sonrasında, İdlib'de şiddeti bitirmek için silahlardan arındırılmış bir bölge kurulması kararlaştırılmıştı. Bu bölgenin denetimi iki ülkeye ait silahlı kuvvetler tarafından sağlanacaktı. Soçi Zirvesi'nde Suriye ordusuyla silahlı grupların karşı karşıya olduğu bölgede iki taraf arasında 15-20 kilometre genişliğinde oluşturulacak bu tampon bölgenin 15 Ekim’e kadar oluşturulmasına karar verilmişti. Bu kapsamda muhalif gruplardan ilk adımlar gelmeye başladı. Bazı muhalif gruplar Ekim ayı ortasına kadar silahsızlanma bölgesinden tamamen çıkacaklarını duyurdu. Bu gruplar arasında radikalliğiyle öne çıkan Tahrir el Şam da bulunuyor. İdlib'deki Heyet Tahrir el Şam'ın da aralarında olduğu birkaç radikal grup, İdlib mutabakatına uyma yönünde mesajlar veriyor. Üst düzey bir muhalif, İdlib'in yüzde 60-65'ini elinde tutan Heyet Tahrir el Şam'ın üçüncü kişiler aracılığı ile bölgedeki Türk askeri yetkilileri ile temas kurduğunu açıkladı. Aynı yetkili örgütün son birkaç günde, İdlib mutabakatına uyacağı yönünde işaretler vermeye başladığını söyledi. Reuters'a konuşan söz konusu muhalif, "İşler yolunda gidiyor. Tahrir el Şam, anlaşmaya uyacağını duyurmadan, gereğini yerine getireceğini sözünü verdi" dedi. Ajansa konuşan bir başka üst düzey muhalif de 'silahlarını teslim etme zorlaması olmadığı için' Tahrir el Şam'ın anlaşmaya uymasını beklediğini söyledi. Heyet Tahrir el Şam'dan ise henüz anlaşma ile ilgili duruşunu ortaya koyan bir açıklama yapılmış değil. İdlib'de bulunan Ulusal Kurtuluş Cephesi liderlerinden Abdül Selam Abdül Razzak da "Anlaşmanın uygulamaya koyulması sırasında hiçbir muhalif grubun sorun çıkaracağını düşünmediğini" söyledi. Razzak, kendi örgütlerinin tek endişesinin, Suriye ordusunun ve müttefiklerinin anlaşmaya uyup uymayacağı olduğunu da açıkladı. New york'ta Reuters'a konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, radikal grupların İdlib'deki 'silahsızlanma bölgesi'nden çekilmeye başladığını açıklamıştı. Erdoğan "Rusya ve Türkiye arasındaki 10 maddelik anlaşma içerisinde bu muhtırayla gerek Rusya'nın, rejimi bu 15-20 kilometrelik koridora sokmaması gerekse merkezde de bu radikal grupların Türkiye tarafından Türkiye'nin kendi örgütleriyle, istihbarat gibi, bunu kontrol altına alması. Onların buralardan çıkışının sağlanması, daha doğrusu silahlardan arınmış bir bölge haline getirilmesi bizim tasarrufumuzda olacak. Bunun için gerekli adımları atacağız. Bütün çalışmalar yürütülmektedir. Radikal gruplar oradan çıkmaya başladı” demişti.Özetleyelim:Suriye’de silahlı çözümden çok siyasi çözüm öne çıkıyor. Ancak, bu çözüm şekli Türkiye için ne getirir ne götürür ona bakmak gerekiyor. Eğer böylesi bir çözüm sonrasında Fırat’ın Doğusunda Türkiye’nin beka sorunu devam edecekse bizim bu konudaki tavrımız ne olacak? Kaldı ki, biz Esad’sız bir çözüm istiyoruz. Amerika ve müttefikleri ile bizim de işbirliği yaptığımız Rusya ve İran Esad’lı Suriye’den yana tavır içindeler. Bu nasıl aşılacak?necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz 

Turizm kurtuluş simidi haline geldi...

Yıllardır turizm konusunda yazdığımız yazılarda “bacasız sanayi, ekonomimizi düzlüğe çıkarır” demiştik. Turizmde yerimizi bulabilmemiz için de atılması gereken bazı adımların olduğunu sıralamış “sadece temenni ile, turist beklentisi ile sorun çözülemez” diye de vurgu yapmıştık. Türkiye Turist Rehberleri Birliği (TUREB) Başkanı Ahmet Zeki Apalı, çevreyi koruyan, yerel halkın refahını gözeten bir sistem olan “ekoturizm” ile Türkiye’nin 81 ilinde turizm potansiyelinin ortaya çıkarılabileceğini söyledi ve, “Türkiye’nin kurtuluş, çıkış yolu turizmdir, ekoturizmdir. 780 bin kilometrekarelik alanın her bir metrekaresi değerlidir, değerlendirilebilir.” dedi. Türkiye’nin coğrafi ve kültürel açıdan muhteşem zenginlikleri bulunduğunu ancak bu değerlerin tam olarak değerlendirilemediğini belirten Apalı, “Turizmi 12 aya ve Türkiye geneline yaymak istiyoruz. Turizmin bugün Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılara, cari açığa da çare olabilir” ifadesini kullandı.Sonrasını da kendisinden dinleyelim: “Doğu, Güneydoğu Anadolu bölgelerinde terör olayları nedeniyle sıkıntılar yaşandı. Aslında turizm bir yerde bunun da çözümü. Eğer biz turizmi bütün bölgelerimizde, illerimizde, Doğu, Güneydoğu’da da geliştirebilseydik bütün insanların refahına katkıda bulunacağı, kültürel geçişkinliklere, insanların birbiriyle iletişimine destek olacağı için terör bu derece oluşmazdı. Yaşadığımız sıkıntıları belki hiç yaşamazdık, belki de çok az yaşardık. Toplumsal gelişim, sosyal dönüşüm, ekonomik anlamdaki gelişme, refah düzeyinin artması, doğanın korunması gibi birçok açıdan baktığımızda turizm Türkiye’nin tek çıkar yoludur.”Bizim üzerinde durduğumuz bir konu da turizmimizi 12 aya yaymak ve bunu da kalıcı hale getirmektir. (TUREB) Başkanı bu konuyu da gündeme taşıyor.“Turizmi 12 aya yaymak işsizlik sorununa da çare olacaktır. Çünkü turizmin birçok sektörü var, otellerde, seyahat acentelerinde çalışanlar, esnaf, yeme-içme, alışveriş, ulaşımda çalışanlar gibi. Buralara kısa süreli eğitimlerle desteklenerek ek istihdam yaratılabilir. Temel sorunlarımızdan birisi işsizlikse turizmi geliştirdiğimizde, 12 aya yaydığımızda bu soruna da aslında deva olmuş oluyor. Turizmde çalışanlar açısından en önemli sorunlardan biri iş güvencesinin olmamasıdır. Yani sezon kısadır, bazı yerlerde 3-5 aydır. En uzun olduğu yer iklim koşulları nedeniyle Antalya ise orada da çalışanlar 7 ay, bilemediniz 8 ay çalışabilir şanslıysa. Kalan 4 ayını da ücretsiz izinlerle veya dışarıda başka iş yaparak geçirir. Dolayısıyla bu güvenceleri olmadığı için sektörde belli deneyim kazanmış insanların saha, alan değiştirmesi çok yaşandığı için ciddi bir sirkülasyon var. Bu nedenle eğitimli, deneyimli, başarılı olabilecek kitleleri kaybediyoruz. O yüzden 12 aya yaymamız demek aslında o başarılı kitleyi de sektörde tutabilmek demek.”Yazımızın başında da değindiğimiz gibi bu işler konuşma ile temenni ile olmuyor. Planlamayı iyi yapıp düğmeye basmak gerekiyor. Başkanın ifade ettiği ve gündeme taşıdığı ekoturizm hayata geçirilebilirse Türkiye hiç kuşkusuz bundan çok kazançlı çıkacaktır.(TUREB) Başkanı Ahmet Zeki Apalı’nın ekoturizm konusunda söylediklerine de bakalım:“Ekoturizm şu an Türkiye’de kısmi olarak uygulanıyor. Mesela Bolu’da 300’ün üzerinde yayla, 200’ün üzerinde göl-gölet var. Hangimiz biliyoruz bunu, bilmiyoruz. Bazı köyler var ki insanlar kendiliğinden ekoturizme adım atmışlar. 15 sene önce 3-5 odalı mekanlar yapmışlar, köylü hanımların kendi pişirdiklerini yiyorsunuz, doğanın içindesiniz. Buradaki hata, dağınık. Yapılan işlemler de dağınık. Valiliklerin, belediyelerin bütçesi var ona göre kullanıyorlar, bu işlere yatırım yapan insanlar da kendi çaplarında harcamalar yapıyor. Hepsi birbirinden bağımsız. Türkiye genelinde bu sorunu çözmek için 10 birimlik bir kaynağa ihtiyaç varsa biz 15 birim harcıyoruz ama aynı sonucu alamıyoruz çünkü dağınığız. Bütün bu kamu kaynakları, özel sektör kaynaklarının bu işlere odaklanması için üst bir yönetimin, planlamanın olması ve ona göre de birbirine entegre edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin turizm potansiyelini çok büyük görüyorum. Ekoturizm erişebilirlikle entegre edildiği zaman Türkiye’nin önünü açacağına inanıyorum. Ekonomik, sosyal ve işsizlik anlamındaki sıkıntılarımızın devasının turizm olduğuna inanıyorum. Turizm adına Türkiye’nin geleceği parlak. Sadece gecikmeyelim, hızlı planlayalım. Sadece yabancı turist değil iç turizm de çok önemli.”Özetleyelim:Söylemler güzel, iç açıcı, umut verici. Ancak, bunları hep biliyor ve dinliyoruz. Hayata geçirmek gerekiyor. İçinde bulunduğumuz potansiyelin büyüklüğünü ve çeşitliliğini bilmeyen mi var? Türkiye, eğer turizm alanında patlama yapabilirse bunun ekonomik açıdan önemi kadar, işsizliğin önlenmesinde de çok büyük payı olacaktır. Hele turizmi 12 aya yayabilirsek bu sektörden en az birkaç milyon kişiye iş kapısı aralanmış olur. Çünkü, turizm yan sektörlere de can simidi görevi yapıyor.Türkiye, turizmde beklenen patlamayı yaparsa yılda en az 60-70 milyon turist kapımızı çalabilir. Bunun hayal olmadığının da altını çizmek istiyoruz.(TUREB) Başkanı Apalı’dan son sözler:“Herkes için erişilebilir turizm’ diye bir konsept oluşmaya başladı. Bu, Dünya Turizm Örgütünün geliştirdiği bir şey. Araştırmalarımızda Türkiye’de bu yönde atılım olmadığını gördük. Dünya turizm ligine çıkacağınız zaman dünyanın konuştuğu, tartıştığı noktalarda harekete geçmeniz lazım. İddialı olmanız için de bunu dünyada yapılandan daha hızlı yapmanız lazım.”necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz        

Azerbaycan'ı öz vatan olarak görmek...

Ne zaman bir Azerbaycanlı ile görüşsek, Türkiye için “Öz vatanım” der. “İki devlet, bir millet” olgusuna vurgu yapar. Birçoklarının Türkiye ve Türk kelimelerin geçtiği yerde gözlerinin dolduğuna da şahit olmuşuzdur.Peki, bizim için Azerbaycan’ın önemi yok mu? Var, hem de fazlası ile var. Bugün bir Azerbaycan vatandaşı için Türkiye nasıl öz vatansa, Türk vatandaşı için de Azerbaycan bir öz vatandır.Bugüne kadar birçok Milli meselede birlikte gülüp, birlikte ağladığımız Azerbaycan için her zaman “Can Azerbaycan” cümlesini de kullandık. Hatta zirvelere çıkan iki ülke ilişkilerinin yeterli olmadığını da çoğu zaman söyleyip bu konuda sivil toplum kuruluşlarının daha aktif çalışma içine girmesi gerektiğini de anımsattık. Bu konuda önemli bir not:Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Türkiye-Azerbaycan dostluğunun gelişmesine olağanüstü katkı sağlıyor. Düzenlenen toplantı, sempozyum ve çeşitli etkinliklerle bu ilişkiler sıcak tutuluyor. EkoAvrasya Başkanı Hikmet Eren ve kadrosunu bu açıdan kutlamak isteriz. Yine Azerbaycan Milletvekili Ganire Paşayeva’nın iki ülke ilişkilerinde oynadığı aktif rolü inkâr etmek mümkün mü?Temennimiz, Türkiye ile Azerbaycan ilişkilerinin diğer kardeş ülkelere de örnek olabilecek biçimde baş döndürücü şekilde gelişmesidir. Bu konuda da adım adım hedefe yaklaşılmasını büyük mutluluk ve sevinçle izliyoruz.Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Oktay Asadov tarafından Bakü’ye davet edilen TBMM Başkanı Yıldırım, Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisi’nin 100. kuruluş yıldönümü törenine katılarak, Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin ve dostluğunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan bir konuşma yaptı ve “Azerbaycan’ı öz vatanım kabul ediyorum” diyerek en üst perdeden seslendi.Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de katıldığı törende konuşma yapan Binali Yıldırım’ın sözleri hiç kuşkusuz önemlidir. Bugüne kadar iki ülke arasındaki ilişkilerin derinliğinin ortaya konulması açısından da biz bu konuşmayı daha da önemsiyoruz.“Bizler aynı milletin evlatlarıyız. Bağımsızlığımız, geleceğimiz, refahımız birbirine bağlıdır. Birlikte ağlar, birlikte güleriz. Ümitlerimiz, hayallerimiz ve ideallerimiz aynıdır. Aynı dilde konuşuruz, fikirlerimiz aynı noktalarda birleşiyor. Türkiye Azerbaycan’dır, Azerbaycan ise Türkiye. Şu anda Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi’nin 100. yıldönümü vesilesiyle huzurlarınızda bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sizlerin huzurunda konuşurken kendimi Millî Meclis’in üyesi gibi hissediyorum. Ben Türkiye’de İzmir milletvekili olarak seçildim. İzmir ile Bakü, 1985 yılında 'Kardeş Şehir' oldu. Ben de, aramızdaki kardeşlik hukukuna dayanarak aynı zamanda Bakü milletvekili sayılırım. Azerbaycan’ı öz vatanım kabul ediyorum. Türkiye, tarihinin her döneminde Azerbaycan’ın yanında olmuştur. Kendi milli mücadelesini verdiği yıllarda dahi Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşması için destek vermiştir. Tarihin ve talihin bir cilvesi olarak zaman zaman birbirimizden uzak düşsek de, irtibatımızı hiç koparmadık. Azerbaycan dara düştüğünde önce biz yardım ettik. Bundan yüz yıl önce Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, 15 Eylül 1918’de Azerbaycan’ın imdadına koştu. İşte o kahramanların bin 132’si, bu topraklarda şehit düşmüştür. Bu sebepledir ki, Türkiye’den sonra en fazla şehitliğimizin olduğu ülke Azerbaycan’dır. Şehitlerimiz Azerbaycan’ın istiklal ve istikbali için Peygamberimizin müjdesine nail olma bahtiyarlığına erişmişlerdir. Onlar bizim iftihar vesilemizdir. Onlara ne kadar minnet etsek, ne kadar tazimde bulunsak azdır. Allah hepsinden razı olsun” Bizim yıllardır üzerinde durduğumuz ve defalarca yazdığımız Dağlık Karabağ sorunu, Yıldırım’ın da gündemindeydi. Ermeniler tarafından işgal edilen ve bölgenin yıllardır çözülemeyen sorununun bir an önce çözülmesi konusunda da Meclis Başkanı görüşlerini kararlılıkla yansıtarak, Türkiye’nin haklı davada Azerbaycan’ın yanında olduğunun da altını çizdi: "Bütün dünya çalkantılı bir dönemden geçmektedir. Ülkeler arası ilişkiler, yakın tarihte görülmedik şekilde zor vaziyettedir. Dünyada gerilimin düşürülmesine ihtiyaç vardır. Azerbaycan ve Türkiye bu konuda iyi birer örnektir. İki ülke arasındaki yapıcı, kararlı ve istikrarlı işbirliği, ilişkilerin geliştirilmesine büyük katkı sunmaktadır. Azerbaycan’ın barışı, huzuru ve güvenliği takdire şayandır. Farklı inanç ve kültürlerin barış içinde bir arada yaşadığı bu topraklar, Kafkaslardaki diğer devletlere de misal olmaktadır. Bölgenin yıllardır kangren haline gelen en önemli meselesi işgal altındaki Yukarı Karabağ’dır. Bu meseleye kalıcı çözüm bulunmadan Kafkaslarda çatışma riskini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Türkiye, en başından itibaren Azerbaycan’ın beklenti ve taleplerini desteklemektedir. Ermenistan Devleti, Yukarı Karabağ dahil, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmelidir. Bu topraklar Azerbaycan’ındır. Dün böyleydi, ebediyen böyle kalacaktır.”ecdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Bölge ekonomisin can simidi...

ERZURUM İLE UKRAYNA ARASINDAEKONOMİK KÖPRÜLER KURULCAK… Necdet BuluzTürkiye ile Ukrayna arasındaki mevcut ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerin daha güçlü bir zemine taşınması hususunda çalışmalar gerçekleştiren Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği (EkoAvrasya) ile Erzurum Ticaret Borsası’nın ortaklaşa düzenlemiş olduğu ’’Türkiye-Ukrayna Ekonomik İlişkileri ve İkili İşbirliği İmkânları’’ Toplantısı 18 Eylül tarihinde Erzurum’da gerçekleştirildi.Türkiye ile Ukrayna arasında jeopolitikten ekonomik ilişkilere kadar birçok sahada güçlü işbirliği imkânları olduğunu vurgulayan Erzurum Ticaret Borsası Başkanı Hakan Oral, ’’Ukrayna Ankara Büyükelçisi Andrii Sybiha’yı Erzurum’da konuk etmekten büyük onur duyacağız. Şehrimizde bir dizi temaslarda bulunacak olan Büyükelçi, aynı zamanda işadamlarımız ile bir araya gelecek ve Ukrayna’da bulunan mevcut yatırım imkânlarını bizlerle paylaşacaktır. Erzurum ile Ukrayna arasında oluşturacağımız ilişkiler bölge ekonomisine de büyük katkılar sağlayacaktır’’ dedi.Türkiye ile Ukrayna'nın tarihi, coğrafi ve kültürel yakınlıkları olduğunu belirten EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren, ’’Türkiye ile Ukrayna arasındaki dostluk ve komşuluk ilişkilerinin gelişmesi istikametinde yapmış olduğumuz çalışmaların meyvelerini alıyor olmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Avrasya coğrafyasında önemli bir aktör olan Ukrayna ile ülkemiz arasındaki mevcut ilişkilerin daha da ileri seviyeye ulaşması hususunda üstlenmiş olduğumuz misyonu yerine getirmeye gayret gösteriyoruz. Hedefe ulaşmak için iki ülke arasında daha çok yatırım, daha fazla ticaret yapılmalı ve üçüncü ülkelerde iş birlikleri oluşturmalıyız’’ dedi.Ukrayna Ankara Büyükelçisi Andrii Sybiha, Erzurum ziyareti kapsamında; Erzurum Valisi Seyfettin Azizoğlu, Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, Erzurum Ticaret Borsası Başkanı Hakan Oral, Erzurum Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Lütfü Yücelik ve Doğu Anadolu İhracatçılar Birliği (DAİB) Başkanı Ethem Tanrıver ile de bir araya gelerek durum değerlendirmesinde bulundu.EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren ve DEİK Türkiye-Ukrayna İş Konseyi Başkanı Rasim Bekmezci’nin de ktıldığı program, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatları doğrultusunda Ukrayna'dan Türkiye'ye getirilerek Erzincan'ın Üzümlü ilçesine yerleştirilen Ahıska Türklerini ziyaret ile devam etti.  

Enflasyon düşecek mi?..

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'nun beklentilerin üzerinde bir oranda yaptığı faiz artırımı ile politika faiz olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 17.75'ten yüzde 24'e çıkarmıştı. Karar üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan sert açıklama yapmış, “Sabrın da bir sonu var. Yüksek faize karşıyım” açıklaması ile Merkez Bankası’nı eleştirmişti.Faiz artışının enflasyonu düşürüp düşürmeyeceği tartışılıyor. Maliye ve Ekonomiden Sorumlu Bakan Albayrak, birkaç ay içinde enflasyonun tek haneli rakamlara düşeceğini söyledi ama bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda bir açıklama yapmadı.Peki, faiz artırımı dövizdeki tırmanışı durduracak mı? Uzmanlar, “Dövizde beklenen gerileme olmayacaktır” diyor.Bankaların daha az kredi vermesi, işsizliğin artması da söz konusu. Yeni iflaslar ve iş yeri kapanmaları da gündeme gelebilir. Enflasyonun düşmesinin ise bu koşullarda zor olduğu da yine uzmanlarca dile getiriliyor. 13 Eylül'de yapılan 625 baz puanlık artışın açıklanmasının ardından kur seviyesi 6.01 TL'ye kadar düşen dolar, bir saat içerisinde yeniden 6.20 TL seviyelerine kadar yükseldi. Dolar Cuma günü sabah saatlerinde 6.07, öğle saatlerinde ise 6.10 seviyesinden işlem gördü. Faiz artışı ve kurlardaki mevcut durumu değerlendiren finans ve ekonomi uzmanları, Türkiye ekonomisinin durgunluğa girebileceğini savundu. 625 baz puanlık faiz artışına gidilmesinin yurtiçi talepte önemli bir daralma yaşanmasına neden olabileceğini dile getiren uzmanlara göre, açıklanan büyüme rakamlarının önemli bir kaynağı yurtiçi talepten kaynaklandığı için dördüncü çeyrek rakamları Mart 2019'da açıklandığında oldukça düşük seviyeler görülecek. Bundan sonra yüksek döviz kurunun, yüksek faiz baskısı altına gireceğini ifade eden ekonomistlere göre; kredi faizleri yükselince bankalar daha az kredi verecekler ve piyasalar daha sert bir kış iklimine girecek. Dövizde büyük bir gerileme olmayacağı görüşünü seslendiren uzmanlar, bu maliyet artışlarının enflasyonu geriletmeyeceğini söylüyor. Yüzde 24'e kadar yükseltilen faizlerle alınan sert önlemlerle amaçlanan şeyin piyasayı daraltıp enflasyonu düşürmek olduğunu ifade eden uzmanlar, maliyet enflasyonunun yüksek döviz kurlarından dolayı düşmeyeceğini düşünüyor. Bu durum, Türkiye'nin hem enflasyon hem de durgunluğun aynı anda yaşanması anlamına gelen stagflasyon dönemine gireceği anlamına geliyor. Stagflasyonu 'tam bir bela' olarak niteleyen uzmanlar, böyle bir durumda işsizlik artışının da kaçınılmaz olduğu görüşünde. Gelişmeleri BBC'ye analiz eden Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, "Faiz artışı öncelikle kurlardaki tırmanışı tersine çevirip enflasyon beklentisini kırabilir mi?" sorusunu şu cevabı verdi: "Bu soruya vereceğimiz cevap kısa vade için olumlu. Buna karşılık orta - uzun vadede beklentiyi değiştirebilmek ekonomi politikasının yalnızca para politikası tarafında değil maliye politikası tarafında da sıkılaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. O halde faiz artışıyla sıkılaştırılan para politikasına sıkı maliye politikasının eşlik etmesinin sağlanması gerekiyor. Bunun da yolu harcama artırıcı projelerin tamamından vazgeçilmesinden geçiyor. Bir yandan faizi yüzde 24'e çekerken bir yandan harcamaları artırıcı projelere devam edilirse kısa bir süre sonra piyasa yeni bir faiz artırımı talebini gündeme getirir. Arabayı çeken iki atın da aynı yöne koşmasının sağlanması gerekiyor. Aksi takdirde araba doğru gidemez."  Türkiye'den uzmanların gündeminde olan Merkez Bankası'nın politika faizini yüzde 24'e çıkarması yabancı ekonomi uzmanlarının da gündeminde yer alıyor. Merkezi Londra’da bulunan BlueBay Portföy Yönetimi şirketinin gelişmekte olan piyasalar masasından stratejist Timothy Ash, Türkiye Merkez Bankası’nın isabetli bir karar verdiğini öne sürdü. Ash, “Türkler liranın değer kaybını durdurmak, pazarın güvenini yeniden inşa etmek için kendilerine bir şans verdiler. Uluslararası Para Fonu’na ve sermaye kontrolüne başvurmadan bunu başarabilirler” ifadesini kullandı. Houston merkezli Clarity Financial analistlerinden Jesse Colombo ise Türkiye Merkez Bankası'nın faiz artırımının krize neden olacağını iddia etti. Colombo, “Türkiye lirayı güçlendirmek için faiz oranlarını yüzde 24'e çıkardı. Bu, geliyorum diyen bir kriz. Daha yüksek faiz oranları Türkiye’nin kredi balonunu patlatacak. Kimse bunun hakkında konuşmuyor” dedi.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Depremleri ciddiye almazsak...

Türkiye ile ilgili depremler konusunda yazdığımız yazılarda genellikle eğitimin, sağlam depreme dayanıklı sağlam binaların önemine değinmiştik. Bir de “Depremleri ciddiye almamız gerekir” uyarılarında bulunmuştuk. İstanbul’da beklenen büyük deprem konusunda ise gereken önlemlerin alınmadığından yakınmıştık.14 Eylül 1509'da İstanbul tarihinin en şiddetli depremini yaşadı. Küçük kıyamet ( Kıyamet-i Suğra ) denilen depremin ardından Marmara Denizi’nde tsunami meydana geldi. Boyları 10 metreye kadar yükselen dev dalgalar şehirde tufan yaşattı. Yer bilimcilerin son yüzyılda Doğu Akdeniz’de görülen en büyük doğal afet olarak tanımladığı depremin yarın yıl dönümü.Biz bugün Prof.Dr. Şükrü Ersoy Hocamızın olası depremde yaşanacaklar konusunda yaptığı açıklama ile daha önce İstanbul’da yaşanan büyük depremde yaşananlar konusundaki açıklamaları ile sizleri buluşturmak istedik:YTÜ Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Şükrü Ersoy, 1509 depremini "İstanbul'un en sağlam merkezi kesiminde meydana gelen, şimdiki büyüklüğüyle yaklaşık 7,7 diyebileceğimiz, enerji olarak yaklaşık 3 tane Kocaeli depremi büyüklüğünde, çok büyük bir depremdi" şeklinde tarif etti.Olası bir İstanbul depreminde tsunami dalgaları oluşacağını kaydeden Prof. Dr. Ersoy, "1509 depreminde tsunami de var. Surları aştığı söylenir. Marmara'nın tsunami tarihi de sabıkalı. 4 bin yıl içerisinde kayıtlarda 100'e yakın tsunami var. Yaptığımız kazılarda bunların izlerini bulduk. Kim,  'Marmara kıyılarında tsunami dalgaları olmaz' diyorsa, doğruyu söylemiyor. Bilimsel olarak yanlıştır. Marmara kıyılarında mutlaka tsunamidalgaları oluşabilir. Marmara'nın içerisinde bin metreyi aşkın 3 tane çukur var. Bu çukurların yamaçlarındaki çamurlar, depremlerde sallandıkları takdirde denizaltı heyelanlarıyla tsunamiler oluşabilir” diye konuştu.Bölgede 'çifte deprem' potansiyeli olduğunun da altını çizen Prof. Dr. Ersoy, "Marmara'da bir depremi konuşuyorsak tsunamiyi de birlikte anmamız gerekiyor. Çünkü tarihsel olarak bunlar hep birlikte gerçekleşmiş. Marmara'nın çifte deprem oluşturma özelliği de var. 1999 depreminde merkezleri Kocaeli ve Düzce olmak üzere 2 ayrı yerde 3 tane şiddeti 7'den büyük deprem meydana geldi. Bunun benzeri 1912 ve 1766 yıllarında da yaşandı" dedi.Bunları duyduktan sonra depremleri ciddiye almamak mümkün mü?Kaldı ki bir de tsunami tehlikesi ile karşı karşıya kalabileceğiz.Prof. Dr. Ersoy, tsunaminin sinsi bir şekilde geliştiğine dikkat çekerek şunları kaydetti:" Tsunami dalgası o kadar sinsi ki bazen cepheden değil, 'kıyı boyu akıntıları' ile kıyıları süpürerek gelebilir. Hatta iç denizlerde dalgalar karşı kıyıya çarpıp 1 saat sonra dönebilir. Bu dalgalar 5 dakika içerisinde gelebilir. Uzak bölgelerde 20 dakikaya kadar çıkabilir ama her halükarda tsunamiden kaçış planları yapabiliriz. Deprem gibi değil. Kıyılarda, karaların içlerine doğru kaçmamız, yüksek yerlere çıkmamız gerekiyor. Sahildeysek, bir tekne içerisindeysek açık denize gitmemiz gerekiyor. Açık deniz, tsunami ve depremde en güvenilir yerdir. Çünkü deprem dalgaları suyun içerisinden geçmez. Tsunami dalgaları da açık denizde olmaz. Sadece kıyılarda olur. Açık denizler daha güvenlidir. Bir grup araştırmacıya göre 30 yıl içinde yüzde 65 olasılıkla şiddeti 7'den büyük bir deprem olacak.  Bunun 19 yılı geçti. Tehlikenin riski artıyor. Yarın da olabilir, 11 yıl sonra da.  Tekrarlanma aralıkları genellikle tutar. Sürenin yaklaştığını buradan öngörebiliriz. Marmara için en kötü senaryo 1509 depreminin tekrarlanmasıdır. Yaklaşık 7.7, 7.5 şiddetlerinde bir depremi öngörebiliriz. Marmara Bölgesi'ndeki 11 ilde 25 milyon insan yaşıyor. 6 milyon konut var. Dolayısıyla tablo vahim. Geçmişte olduysa gelecekte de böyle bir deprem bizi karşılayabilir. Günümüzde de küçük depremler, gelecek depremlerin habercisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmiş depremleri sağlam zeminler üzerinde yaşadık. Gelecek depremleri çürük zeminler üzerinde karşılayacağız. 150 bin ile 300 bin arasında insanın ölmesi demek.”Hoca’dan son açıklamalar:"Vatandaşlar her şeyi devletten beklemek yerine apartmanlarında, mahallelerinde, sitelerinde örgütlenmeli. İstanbul'da her yıl büyük deprem tatbikatı yapılmalı. AFAD'ın, Kızılay'ın, karar vericilerin, kolluk kuvvetlerinin, arama kurtarma ekiplerinin ve herkesin olacağı deprem tatbikatını her yıl yapmamız gerekiyor.  Kentsel dönüşümü iyi yaparsanız depreme karşı güçlü yapılar ortaya çıkarırız. Depremde en güvenli yerler, sağlam binaların içleridir. İnsanları sokaklarda daha büyük tehlikeler bekliyor. Binalarımızı sağlam yapmalı ve eşyalarımızı da sabitlemeliyiz. Bina elbette sağlanacak, sallansın diye inşa edilir. İyi bir mühendislik görmüş bina yıkılmaz”Biz depremleri önemsiyoruz, ciddiye alıyoruz, ancak korkmuyoruz. Önlemler alındığında korkulacak bir şey kalmıyor. “Bugün önlemler alınıyor mu?” diye sorarsanız buna yanıtımız “hayır, yeterli değil” olacaktır. Bizi korkutan ve ürküten de işte budur. Hiç değilse geçmişten yaşananlardan ders çıkarmamız gerekmiyor mu?Depremleri ciddiye almazsak, yaşanacakları düşünmek bile istemiyoruz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Mor Sanat'tan "Sarı Yaz'a Merhaba Karma Resim Sergisi...

Mor Sanat “Karma Resim Sergisi” ileBodrum’a damga vurdu…Sanatçı Semra Gönül’ün bir marka haline getirdiği Mor Sanat, aynı zamanda genç sanatçılara verdiği destek ile de dikkat çekiyor.8 Eylül Cumartesi günü Manifesto Cafe&Bar’da açılan “Sarı Yaz’a Merhaba karma sergisi” sanatçıları ve sanatseverleri bir araya getirdi. Mor Sanat sanatçıları son çalışmalarını karma sergide görücüye çıkardı.Bodrum sanat ve sosyal yaşamına yıllardır bir hareketlilik ve kalite getiren Mor Sanat bugüne kadar açılan sergilerle adını yurt dışına kadar duyurmayı başardı.Mor Sanat’ın kurucusu sanatçı Semra Gönül, bugüne kadar yaptıkları çalışmaları yeterli görmediklerini, bundan sonra edindikleri deneyimlerle çok daha başarılara imza atacaklarını söylüyor. “En büyük hedefimiz de sanata gönül vermiş olan gençlerimizin önünü açmak ve onlara destek olmak için bir çalışma programı oluşturuyoruz” diyor.

Bodrum'da Ressam Yüsra Yavuz rüzgarı esti...

 GENÇ RESSAM SERGİSİNDE SANATÇILARIBİR ARAY GETİRDİ… Necdet BuluzMOR SANAT'ın genç sanatçılara verdiği destekle Gümbet Menifesto Kokteyl Salonlarındaki sergi büyük ilgi gördü.Bodrum,sadece tatil ve  eğlence merkezi olmadığını, sanat ağırlıklı çalışmalarla da iddialı olduğunu gösteriyor.1987 Adana doğumlu olan sanatçı Yüsra Yavuz bugüne kadar katıldığı karma resim sergilerinde kendisine yer edinmeyi başardı. 3.kişisel sergisi ile de sanat dalında ustalaştığını gösterdi...Sergileri ve kendisi ile ilgili görüşlerini de şöyle özetliyor: "İlk sergim dahil olmak üzere kişisel ve karma her sergide en az bir eserim alıcı ile buluşmuş satışı gerçekleşmiştir. Halen gönüllü olarak sanat eğitimi sistemi değişiklikleri ile ilgili Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde operasyonlar düzenlemekteyim. Bunun dışında yine gönüllü olarak kendi atölyemde ücretsiz GSL-GSF hazırlık dersleri vermekteyim. Tüm görev sürem boyunca birçok devlet okulunda öğrencilerle bir araya gelerek sanat felsefesi, sanat psikolojisi,sanat okullarına giriş yapmanın aşamaları ve meslek seçenekleri üzerine seminerler verdim. Şu anda herhangi bir kuruma bağlı olmaksızın kendi atölyemde çalışmalarımı sürdürüyorum."Yüsra Yavuz, genç yaşına rağmen bugüne kadar yaptığı çalışmalarla dikkatleri çekiyor. Bundan sonra hedefini daha da büyütecek.Yüsra Yavuz kimdir?Lise öğrenimimi Adana Erkek Lisesi’nde tamamladım.Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü  mezunuyum.  (2007-2011)Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbula yerleştim. İstasyon Sanat Akademisi, Medea Güzel Sanatlar, Pera Güzel Sanatlar Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi’nde öğretmen ve idari yönetici konumunda görev yaptım. Tüm görev sürem boyunca bir çok devlet okulunda öğrencilerle bir araya gelerek sanat felsefesi, sanat psikolojisi , sanat okullarına giriş yapmanın aşamaları ve meslek seçenekleri üzerine seminerler verdim.  Şu anda herhangi bir kuruma bağlı olmaksızın kendi atölyemde çalışmalarıma devam ediyorum.Alternatif sergi mekanlarında küçük karma sergilere katıldım, sonuncusu Kos sergisi. bodrumdaki bu sergi üçüncü kişisel sergim olacak. ilk sergim dahil olmak üzere kişisel ve karma her sergide en az bir eserim değerli bir alıcıyla buluşmuş satışı gerçekleşmiştir. Halen gönüllü olarak sanat eğitim sistemi değişiklikleri ile ilgilii milli eğitim bakanlığı bünyesinde operasyonlar düzenlemekteyim. Bunun dışında yine gönüllü olarak kendi atölyemde ücretsiz GSL-GSF hazırlık dersleri vermekteyim.   

Arşiv uzmanları kolay yetişmiyor...

Başbakanlık Arşivi’nin kapatılması ve bunun yeni sistemde Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivi Başkanlığına bağlanması birçok alanda sıkıntı yaratıldığı belirtiliyor. Nitekim konu hakkında medyada çıkan yazı ve yorumlarda özellikle bu arşivlerde görev alan 500’ün üzerinde uzmanın ve çalışanının mağduriyetlerinin nasıl giderilebileceğinin belirsizliğini koruduğuna dikkat çekiliyor.Örneğin, Hürriyet Gazetesi’nden tarihçi hocamız İlber Ortaylı, konu ile ilgili yazısında “Arşivlerin Cumhurbaşkanlığına bağlanması doğrudur, lakin tayinlerin sorgulanması gerekir” diyor.Yeni Çağ Gazetesi’nden Arslan Tekin de köşesindeki yazısında “Arşivde deprem, tarihe ihanet” cümleleri ile konuyu gündeme taşımış.Yeni Şafak Gazetesi’nden Zekeriya Kurşun, 16 Ağustos 2018 tarihli köşesinde “Devlet arşivlerine ne oluyor?” diye soruyor. Başbakanlık Arşivinin Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivi Başkanlığına bağlanması ile de “Osmanlı Arşivi tarih oldu” vurgusunu yapıyor.Zekeriya Kurşun, yazısında özellikle arşivlerde görev yapanların şimdiki durumlarına da değiniyor ve şu görüşlerini ortaya koyuyor:“Ben bir daha anlatayım: Yeni sisteme göre Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı kurulunca, Başbakanlık Osmanlı Arşivi ilga edildi. Bu kurumda çalışan uzmanlar da diğer Başbakanlık çalışanları gibi personel havuzuna düşmüşler. Son bir aydır sonuçlarının ne olacağını merakla bekliyorlarmış. Doğrusu ortaya çıkan sonucu da tahmin eden olmamış. Zira beş yüz küsur çalışanın; daha doğrusu nadir yetişen uzmanların yarısı (ki sayı kesin değil), kendilerini ilgilendirmeyen başka kurumlara tayin edilmiş. Üstelik tercihleri de sorulmadan. Haklı olarak, “bu ilk mi, ne bu heyecan? Binlerce tarihçi, arşivci vs. iş ararken, bunlar işlerini koruyabildiler ise neden şükretmiyorlar”, diyebilirsiniz. Ben de söyledim, ama işin aslı öyle değil. Bu arşivler bugüne kolay gelmedi. Pek çok badire atlattı ama bunun yanında büyük gelişmelere de sahne oldu. Osmanlı Arşivleri atıl bir durumda iken merhum Turgut Özal ve Hasan Celal Güzel’in inisiyatifleri ile yeniden canlandı. Genel müdürlük ve yardımcılık yapan Atilla Çetin, İsmet Binark, İsmet Miroğlu, Yusuf Halaçoğlu, Yusuf Sarınay, Necati Gültepe, Mustafa Budak ve şimdi Devlet Arşivleri Başkanı Uğur Ünal’in gayretleriyle de önemli bir seviyeye taşındı. Belgelerin bir bölümü tasnif edildi, manuel ve dijital kataloglar yapıldı, araştırma hizmetleri alanında yüzümüzü ağartan sonuçlar alındı. Hizmetler arttıkça, hem Türkiye’de hem de dünyada bu arşivlere dayalı yüzlerce kitap, binlerce makale yazıldı. 1986’dan önce pek çok yabancı ve yerli araştırmacı çalışmalarının önsözlerinde, Türk arşivlerinde çektikleri çilelerden bahsederken, bu dönüşümden sonra Osmanlı Arşivlerinin hizmet şekli, dünya arşivlerine örnek gösterilmeye başlandı. Bunlar nasıl mı oldu? Arşivlerin önemi kavranarak alınan inisiyatif ve arşivci yetiştirmek üzere istihdam edilen kaliteli elemanlar sayesinde oldu. Kısacası bu başarı, şimdi başka kurumlara tayin edilen arşiv uzmanları eliyle sağlandı. Özel bir alan olduğu için de bu başarı hikâyesi hiç dile getirilmedi. Ancak arşivden istifade eden yerli ve yabancı araştırmacıların dillerine pelesenk oldu, kitaplarına girdi.Zekeriya Kurşun, yazısında arşivlerin önemine dikkat çekiyor. Büyük zorluklarla ve önemli deneyimlerle yetişen arşivcilerin varlıklarının küçümsenmemesi gerektiğini belirtip “Unutmayalım ki, arşiv milletin hafızası ise arşivin hafızası da uzun zamanda yetişen bu tecrübeli uzmanlarıdır” diyor.Konu hakkında birçok gazetede aşağı yukarı aynı ayarda yazılar ve yorumlar yazıldı. Bu konuda fazla eklemeye gerek görmüyoruz. Önemli olan, kolay yetişmeyen bu kadroların dağıtılmaması ve gerçek görev alanlarında değerlendirilmesidir. Yazımızı Zekeriye Kurşun’un yazısının bir başka bölümünden aşağıdaki alıntı ile noktalamak istiyoruz:“Arşivler “milletlerin hafızası” olarak tanımlanır. Dünyada tarihi devlet arşivlerine sahip olan ülkeler bununla övünür ve esasında dünya mirasına verdikleri katkı da arşivleri ile ölçülür. Nitekim Türkiye’nin tartışmasız en büyük zenginliği de arşivleridir. Saygın tarihçilerin kanaatine göre; milyonlarca belgeyi içinde barındıran (eski) Başbakanlık Osmanlı Arşivi tamamıyla çözümlenmeden dünya tarihi asla yazılamayacaktır. İnsan, “Böyle bir yapıya nazar mı değdi” diye sormadan edemiyor. Elbette bu akıl almaz tasarrufta bulunanlar, bir şeyler düşünmüşler ve bir açıklamaları vardır. Ama unutmayalım ki, arşiv milletin hafızası ise arşivin hafızası da uzun zamanda yetişen bu tecrübeli uzmanlarıdır. Maazallah, “hafıza” da hafızasını kaybederse, varın gerisini siz düşünün.”Son söz:Yapılan uygulamada bir yanlış varsa, bunun en kısa zamanda düzeltilmesi yolunda olumlu adımların atılacağı görüşündeyiz. Nitekim son gelen haberler bu konuda arşivdeki kadroların dağıtılmasının önlenmesi konusunda umut verici olduğunu gösteriyor. Temennimiz ve beklentimiz de bu yöndedir.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz     

Ressam Eda Su Neidik Bodrum'da sergi açtı...

Flipper VİP Konutları'nda açılan sergi büyük ilgi görüyor.Flipper VİP Konutları Sitesi’nde 23 Ağustos saat 18.00’de film yıldızı Arzu Okay‘ın kızı Eda Su Neidik‘in resim sergisi açıldı. Sergi 31 Ağustos‘a kadar açık kalacak. Kendine özgü tarzıyla dikkat çeken Eda Su Neidik, bu sergisinde son yıllarda geliştirdiği teknikle yaptığı resimlerinden bir seçkiyle sanatseverlerin karşısına çıkarak geçer not aldı.Bu sergideki eserlerinden bazıları İstanbul’da Sefahathane’de de sergilendi. 2015’teki müzayedelerde ve katıldığı karma sergilerde genç sanatçının otuzdan fazla eseri önemli koleksiyonlara adını yazdırdı. 2015’da ülkemizi festivallerde temsil eden “Yemekteydik ve Karar Verdim” isimli filmde hem tekstil hem de görsel alandaki üretimleriyle sanat grubu çalışmalarında yer aldı.Sanatçının bir dergide yayınlanan röportajını da sizlerle paylaşıyoruz:Kısaca kendinizden bahseder misiniz?Tabii. Ben Türkiye’de doğmama rağmen çok küçük yaşta Fransa’ya götürüldüm. Eğitimimi; anaokulundan, ortaokul, lise, üniversite hepsini orada tamamladım. Sonra İtalya’da yaşadım, devamında İspanya, İngiltere bir çok Avrupa ülkesinde yaşadım. Güzel Sanatlar Sorbonne mezunuyum, bunun üzerine Erasmus’u kazandım, iki sene Polonya’da yaşadım, orada da güzel sanatları bitirdim. Sonra; “Tamam resim güzel de belli olmaz bir meslek sahibi olayım, tekstil tasarımı yapayım” dedim, master olarak İspanya’ya kabul edildim. İki sene masterımı İspanya’da okudum, tabii bölümü bitirmek için staj gerekiyor, İngiltere vs derken bir sergi, iki sergi sonra kendimi Türkiye’de buldum. Ve bir şekilde beşinci sergiye geldik.İris’in Damlaları sergisinin ortaya çıkış hikayesi nedir?Geçen seneki sergi bittikten sonra, bütün portre noktalardan oluşuyordu ve ben artık bir sonraki yolculuğu daha çok vücuda yansıtmak istedim. Karalarken, çizerken, düşünürken, portreler çizerken o damlalar, artık yüzümüzde ne ifade ediyor diye düşündüm ya da en azından vücudumuzda iki göz noktası geldi, hemen irise odaklandım. Biliyorsunuz vücudumuzdaki tek kas olmayan ve damara bağlı olan organ, dolayısıyla vücudu renklendiren o noktalar sonra vücudumuzda nasıl dönüşebilir, işte bu damlalar diye düşünürken, birden göz damlaları olarak belirdi o noktalar. Sadece portreler noktalardan oluşurken o noktalar tamamen portrenin içinde yer almaya, vücudu yansıtmaya başladı. Mesela, bir insan ağlarken, ne kadar gözlerini kapasa da, saklasa da vücudu artık ele veriyor bir şekilde biraz onu yansıtmak istedim bu sergide.Görünenin ardına, gözün sakladıklarına doğru bir keşifSizce insanlar, doğa, yaşam, görünenden mi ibaret yoksa görünenin ötesi var mı?Görünen ötesi olduğuna inanıyorum. Yani az önce anlattığım şey gibi bazı şeyleri saklamaya çalışsak da başka şeyler bizi ele veriyor diye düşünüyorum.Eda Hanım, İris’in Damlaları sergisi ‘bakmak ile görmek’ arasındaki farkı ortaya koyuyor diyebilir miyiz?Evet, diyebiliriz kesinlikle. Aslında nereden baktığınıza bakar tabii ki olay. Bazen insan sadece oradaki portreyi görmek ister bazen aslında oradaki çizilmiş kişinin belki de hissini yaşayabiliyor, hissedebiliyor. Böyle düşünüyorum.Resimlerinizde kullandığınız noktaların tek bir renk değil de rengarenk olduğu görülüyor. Bu rengarenk noktalar aynı zamanda farklılıkları mı temsil ediyor?Hayır. Ben daha çok dediğim gibi iristen yola çıktım. O gözbebeğine de dönüyor ve dolayısıyla her rengi kapsayabiliyor diye daha çok her rengi kullanmak istedim.İlk kişisel serginizden bu yana kendinizde, resimlerinizde herhangi bir değişiklik var mı? Varsa bu değişiklikler nelerdir?Var, tabii ki var. İlk sergimde 18 yaşındaydım şimdi 30’a geldim. Her sergimde bir tema işliyorum zaten. Her sergi ister istemez o dönem ne yaşadıysam, nerede yaşadıysam onları yansıtıyor. İlk sergimin adı Eylem’di mesela. Çünkü o dönem çok eylemlere katılmıştım. Sonra ilerliyor, her dönem ne yaşıyorsam o çıkıyor ortaya. Dolayısıyla her seferinde değişiyor. Bir sonrakini ben bile bilmiyorum ne olabileceğini.Piyano üzerinde Mevlana!2012 yılındaki “Play me I’m yours’ karma serginizde piyano üzerinde Mevlana’yı resmettiniz ve bu bir ilk oldu. Böyle bir çalışma gerçekleştirmeye karar vermiş olmanızın nedeni nedir?Bu aslında İngiltere’den bir konsept. Fransa’da ilk defa yapılıyordu. Mozart Vakfı 40 tane piyano verdi ve herkese açıktı bu, herkes dosyasını gönderdi. Seçildim bende 40 sanatçı arasından, Mevlana’yı sunmuştum işte evrensel bir şey olsun diye. Sonra biz onları boyadık açık alanda, Paris’te, herkesin önünde. Sonra Köln Vakfı akor etti onları, böyle üçlü bir sosyal proje oldu. Sonra da dünya turuna çıktı, en sonunda vakıflara bağışlandı o piyanolar.İstanbullu sanatseverlerin sergilerinize katılım yoğunlukları nasıl oluyor?Bu sadece benim için değil ama son 5-10 senedir çok daha büyük bir ilgi duyulmaya başlandı artık sergilere, sanata. Sanatın her dalına insanların ilgisi artıyor, bunun yalnız resim sergisi olması gerekmiyor, dolayısıyla katılım her seferinde daha çok. Bu çok pozitif bir şey, hani biraz Avrupa’ya göre bir 50 seneden sonra geliyoruz bazı şeylerde ama şimdi bunu yaşayabilmek, şu an Türkiye’nin doğru yerde olduğunu düşünüyorum bu yolun içinde.Yurt dışında ve Türkiye’de katılım açısından farklar var mı? Varsa bu farklar nelerdir?Farklar bir şehirden bir şehire de değişiyor, ülke olması gerekmiyor bunun için. Ankara’nın da çok sanatseveri var, İstanbul’un da ayrı bir kitlesi var. Fransa’nın başka bir kitlesi var. Dolayısıyla aslında nasıl bir şey yansıttığınıza, nasıl onu duyurduğunuza veya insanlara ne hissettirebiliyorsanız ona göre kitle değişiyor ister istemez.Önceki sergilerinizden nasıl geri dönüşler aldınız? Katılımcılardan, eleştirmenlerden, ya da uzman kişilerden…İlginç oldu, geçenlerde bunu birisiyle konuşuyorduk. Artık yavaş yavaş bir resmimi görünce “Aaa evet Eda Hanım!” denilebiliyor. Bazı şeyler oturmaya başlamış, daha çok değişecek, oturacak tabii ki. Ama insanlar görünce artık “Aaa evet, tamam bu onun ki” diyebiliyorlar.Bundan sonraki çalışmalarınız hangi konu ya da konular üzerine olacak? Belirli planlarınız var mı?Hiçbir fikrim yok. Ben bugünü atlatmaya bakayım bakacağız sonra. Yani hep karalerken işte dediğim gibi bundan bir ay sonra başka bir yerde olurum, başka bir ülkede olurum, başka bir şey gelir aklıma. O artık ne yaşıyorsam ona göre değişecek. Şu an hiç bir fikrim yok. Spontane olacak biraz.  

En sağlıklı ekmek hangisi?..

Yukarıda soruya birçok beslenme uzmanı çok farklı yanıtlar veriyor. Ancak, bu yanıtların birleştiği bir nokta da var. Uzmanlar, genellikle kepekli ve tam buğday ekmeklerinin tüketimimiz için önemli olduğunu vurguluyor. Buna tam tahıllıları da eklememiz gerekiyor.Özellikle kolon kanserinin oluşumunun önlenmesinde kepekli ekmek önerenlerin sayısının fazlalığına dikkatlerinizi çekelim. Daha koyu renkteki ekmekler daha az bileşen ve katkı maddesi içerir. Son zamanlarda kırmızı buğday yerine beyaz buğdayla yapılan bir tür beyaz kepek ekmek görülmektedir. Bu da iyi bir seçenektir. Tükettiğiniz ekmeğin bileşenlerini bilmek her zaman faydalıdır.Dikkat edilecek olursa daha önce hep kepekli ekmek üzerinde durulur ve bu ekmek önerilirdi. Şimdi ise tam buğday ve tam tahıl ekmekler sağlık için en doğru seçim olarak öne çıkıyor. Ancak, bazı beslenme uzmanları da zaman zaman beyaz ekmek yenilmesi gerektiğini de savunuyorlar. Örneğin çavdar ekmeğinin de beslenmemizde önemli bir yer tuttuğunu unutmayalım. Uluslar arası Tahıl Bilimi ve Teknolojisi (ICC) Başkanı Prof. Dr. Hamit Köksel, buğdaydaki proteinlerin önemli bir kısmının glüten proteinleri olduğunu söyleyerek ekmek hakkında yapılan yorumlara açıklık getirdi. Söylediklerini dikkatlice takip ettiğimizde hangi ekmekleri tüketmemiz gerektiği konusunda daha bilgi sahibi olabilmekteyiz.“Sanki glütensiz ürünler daha iyiymiş sanki herkesin glütensiz ekmek tüketmesi gerekirmiş gibi bir yaklaşım var. Bu doğru değil çünkü glütensiz ürünler üretilirken aslında nişasta ve bir takım başka katkı maddelerinin birleşmesi ile ekmek benzeri bir ürünler oluşturuluyor. Bu ekmek benzeri ürünler çok yararlı değil; buğday kepeğinde ve rüşeyminde bulunan mineraller, vitaminler, antioksidanlar ve sağlıklı bileşenlerin hiç birisi bu glütensiz ürünlerde yok. Glütensiz ürünleri tükettiğimiz zaman beslenme ile ilgili sıkıntılar yaşayabiliriz. Buğdaydaki yararlı bir sürü bileşenleri de alamayız, zorunlu değilse glütensiz ürünleri tüketmek çok da doğru değil.En sağlıklı ekmek tam buğday ve tam tahıl ekmeğidir. Buğdayı una öğütürken kepeği ve rüşeymi ayırmamalıyız. Çünkü buğdayın kepeğinde ve rüşeym dediğimiz embriyo kısmında bizim için çok yararlı mineraller ve vitaminler var. Bir ürün alıyorsunuz hem beslenme kalitesi daha iyi değil hem de genellikle yaklaşık 3-4 kat daha pahalı alıyorsunuz. Daha iyi beslenmiyorsunuz. Bunun daha doğru bir beslenme şekli olduğunu düşünüyorsunuz, bu doğru değildir. Dünyada milyar dolarlara varan bir glütensiz ürün pazarı oluştu. Ülkemiz açısından düşünürsek, bu ürünlerin önemli bir kısmı da yurtdışından geliyor. Biz dünyanın en büyük un ihracatçısıyız. Buradan kazandığımız paranın önemli bir kısmını glütensiz ürünler için harcıyoruz, bu da doğru değildir. İhtiyacımız değilse, neden glütensiz tüketelim? Küçük bir glüten bulaşması bile Çölyak hastalarına zarar verir. Bu oran 1 kilogram ekmekte maksimum 0.020 gram glütene eş değerdir. Bu miktarda glüten havada uçuşan un zerreciklerinden bile bulaşabilir. Bu nedenle glütenli ürün üreten bir işletmede glütensiz ürün üretilemez veya glütensiz ürün bölümü ayrılmalıdır. Dünya ortalamasına bakıldığında toplumun ortalama yüzde 1'i Çölyak hastası ve bu rahatsızlığı olmayan kişilerin glütensiz ürün tüketmesi doğru değildir.Son günlerde hep bir “esmer ekmek yiyiniz” önerileri geliyor. Peki, bu esmer ekmek neden öneriliyor?Lif tok tutucu özelliğe sahiptir. Bu yüzden size tavsiyemiz esmer ekmek kullanmak. Eğer kepek ekmek ve tam buğday ekmeği arasında hangisini kullanmalı diye soruyorsanız o zaman tam buğday ekmeği kullanmalısınız. Esmer ekmeğin oldukça fazla faydası bulunuyor.Yine başa dönüyoruz:Prof. Dr. Hamit Köksel, açıklamasında da zaten bu konuya değiniyor. Tam buğday ya da tam tahıllı ekmekler en sağlıklı ekmekler sınıfında başa oturtuluyor. Faydalarına gelince:Ekmek dendiğinde her ne kadar beyaz ekmek akla gelse de tüketilmesi tavsiye edilen tam tahıllı ekmeklerdir. Tam tahıllı ekmek; buğday, yulaf, çavdar, arpa gibi tahılların kabuklarının da kullanılmasıyla yapılır. Tam tahıllı bir ekmek tükettiğinizde ister çavdar olsun ister buğday; bu tahılın kabuğundan yararlanarak B1, B2, B3, B5, B6 grubu vitaminleri ve yüksek E vitamini, folik asit ve demirden de yararlanırsınız. Tam tahıllı ekmekle vücudun ‘süpürge’si görevini gören “lif” alımı da sağlanır.Bir önemli konu da özellikle diyet yapanların ekmek yememesi öneriliyor. BU doğru bir adım mı? Ekmek hayatımızdan çıkarılmalı mı? Bunun da yanıtını görelim:Kilo almayı tek bir besin grubuna yüklemek doğru bir yaklaşım değil. Örneğin “Kilo almamın tek suçlusu ekmek” diyerek diyetinizden ekmeği çıkarırsanız, yetersiz karbonhidrat; fazla protein ve yağ alırsınız. Özellikle hayvansal protein alımının yüksek olması, fazla miktarda doymuş yağ ve kolesterol alımını da beraberinde getirir. Fazla alınan bu yağlar ise damar sağlığını tehdit ederek kardiyo-vasküler hastalık riskini artırır. Günlük aldığınız enerji, harcadığınızdan fazla olduğu anda kilo almanız kaçınılmazdır. Fazla enerjiyi ister karbonhidrattan ister proteinden alın, harcamadığınız takdirde bu enerji yağ olarak depolanır. Bu koşullar altında fazla protein almak da yağlanmak için bir neden olarak karşınıza çıkar.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Çin, yüzünü Türkiye'ye dönüyor...

Geçenlerde Çin’den ve Çinli turistlerden söz eden bir yazı yazmıştık. Yazımızda Çin’den Türkiye’ye önce 1 milyon, daha sonra sayıları 5 milyonu bulacak Çinli turistin geleceğinin sağlanması için olumlu adımların atıldığını vurgulamıştık.Bölgemizde yaşanan son ekonomik gelişmeler, Çin ile Türkiye’yi ticaret konularında da birleştirmeye başladı.Çin’de “Çin ve Dünya Ticaret Örgütü” adlı bir kitap yayınlandı Dünya ekonomisinin yeniden düzelme yolunun dönemeçli ve kıvrımlı olduğu, tek taraflılık ve korumacılığın da boy gösterdiği bu dönemde, Çin ve Türkiye'nin birçok ortak sınamayla karşı karşıya bulunduğuna işaret edilen kitapta, ABD'nin tek taraflı başlattığı ticari ihtilaf ve savaşların galibinin olmayacağı, piyasalarda çalkantılara yol açacağı ve dünya ekonomisinin düzelme sürecini olumsuz yönde etkileyeceği vurgulandı.Bu kitapta Çin ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilere de geniş yer veriliyor. İki ülke ticaret hacminin, 21 kat artarak 21,9 milyar dolara ulaştığı, şu an Çin'in, Türkiye'nin ikinci büyük ticaret ortağı haline geldiğine yer verilen kitapta, şunlar kaydediliyor:"Çin’'in elektro-mekanik ürünleri, yüksek teknolojili ürünleri ve günlük tüketim malları Türkiye'deki tüketicilerin beğenisini kazanırken Türkiye'nin madencilik ürünleri, petrokimya ürünleri ve gıda ürünleri de Çin'de büyük rağbet görmektedir. Proje iş birliklerimiz hızlanarak gelişmektedir. 2001 yılından itibaren Çinli firmaların Türkiye'de üstlenmiş oldukları projelerin sözleşmelerinin toplam değeri 18.8 milyar doları bulmuş, toplam cirosu ise 13.8 milyar doları aşmıştır. Çinli firmaların ana yüklenici ve Türk firmalarının alt yüklenici olduğu Ankara-İstanbul Hızlı Tren projesi 2. etabı, Aksaray'daki Tuz Gölü Yeraltı Depolama Tesisi ve Kazan'daki Doğal Soda Külü ve Kojenerasyon Tesisleri gibi birçok mega proje Türkiye’deki sektörlerde örnek teşkil etmiş ve bu projeler Türkiye toplumuna geniş ölçüde yarar sağlamıştır. Çin, DTÖ'nün kurallarını koruyacak, korumacılığın her çeşidine karşı çıkacak, piyasasını etkin biçimde dışa açacak, dışa açılma derecesini yükseltirken tüm ülkeler ile fırsat ve çıkar paylaşımında bulunacak, daha geniş, daha güçlü ve daha yüksek düzeyli dışa açılması ile küresel ortak kalkınmayı destekleyecek, farklı ülkelerle çıkarlarının yüksek derecede uyumlulaştığı, karşılıklı olarak birbirlerine bağlandığı kader birliğini kuracaktır. Çin, Türkiye ile el ele vererek güçlerini birleştirip çok taraflı ticaret sisteminin daha açık, daha kapsayıcı, daha paylaşımcı, daha dengeli ve ortak kazanca dayalı bir doğrultuda gelişmesini sağlamayı, uluslararası ekonomik düzenin daha adil ve makul bir şekilde ilerlemesini hızlandırmayı, iki ülkenin ortak gelişmesi için uygun uluslararası bir ortamı yaratmayı ve iki ülkenin ortak çıkarlarını korumayı beklemektedir."Türk firmaları, Çin'de yaptıkları yatırımları istikrarlı bir şekilde artırırken, Çinli firmaların da Türkiye'deki yatırımlarında önemli bir çıkış kaydedildiğine işaret edilen kitapta, firmalar ve yatırımlarına da yer veriliyor.Kitapta, "SPIC ve AVIC International’ın 1.7 milyar dolarlık ortak yatırım yaptıkları Emba Hunutlu Termik Santrali'nin inşaat çalışmaları yakında başlatılacaktır. Farklı Çinli firmaların yatırım yaptıkları Türkiye’deki bazı mega projeler hala planlama ve hazırlık aşamasındadır. Ayrıca çok sayıda Çinli firma Türkiye’de bağlı şirket, şube veya temsilcilik ofisleri açmıştır. Bunlardan 16’sı dünyanın en büyük 500 şirketi arasında bulunmaktadır. Çinli firmaların Türkiye'ye yaptıkları yatırımlar Türkiye'ye yeni teknolojiler getirmiş, vergi gelirleri kazandırmış ve istihdam yaratmıştır." değerlendirmesinde bulunuluyor.Bu satırlar yazılırken Çin’in büyük gıda firmalarından Hangzhou Linan Food Company daha önce Amerika ve Şili’den ithal ettiği kuru üzüm, incir ve fındığuı artıkl Türkiye’den almaya karar verdiğini açıkladı.Firmaya danışmanlık hizmeti veren yatırım ve danışmanlık şirketi Felixum'un sahibi Yavuz Selim Şen, yaptığı açıklamada, Hangzhou Linan'ın almak istediği ürün miktarının Türkiye pazarı açısından çok önemli olduğunu belirtti. Şen, "Kuru üzümü Şili ve ABD'den alıyorlardı, biz onları Türk üzümüyle tanıştırdık, çok memnun kaldılar. İncir konusunda direkt ithalat yapmıyorlardı artık şimdi Türkiye'den incir de ithal edecekler." dedi. Şen, Uzak Doğu pazarlarının Türk firmaları için büyük ihracat potansiyeli taşıdığına işaret ederek, ihracatçıların bu pazarlarda başarılı olması için yaklaşım tarzını değiştirmeleri ve uzun vadeli plan yapmaları gerektiğini söyledi.Çin'de başarılı olan firmaların çoğunun, yerel ortaklarıyla iyi ilişkiler kurduklarını, sağlam dağıtım ağları oluşturmak için büyük yatırımlar yaptıklarını, yerel otoritelerle uyumlu bir iş ilişkisi kurmaya çalıştıklarını ve bölgesel bilgi edinmek için yerel insanları işe aldıklarını anlatan Şen, "Uzak Doğu'da başarılı olmak uzun vadeli strateji yapmayı firmalarımıza zorunlu kılıyor." ifadesini kullandı.Türk diplomatların olumlu yaklaşımları sayesinde birçok Çinli firmanın Türkiye'yi ve Türkiye'deki fırsatları daha çok merak etmeye başladığına dikkati çeken Şen, "Çin ile en önemli projeler arasında yer alan 'Bir Kuşak Bir Yol' projesinde lojistik olarak önemli bir noktada yer almamız Çinli firmaların Türkiye meraklarını daha da artırıyor. İlerleyen yıllarda daha çok Çinli firma Türkiye ile iş yapmak için ülkemize gelecek” diye konuştu.Türkiye geçen yıl Çin'e toplam bin 250 ton kuru üzüm, 484 ton kuru incir ihracatı yapmıştı.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz    

İran'ı karıştıracaklar...

Amerika’nın İran’a başlattığı ambargonun en can alıcı noktası, bu ülkeyi ekonomik olarak dar boğaza sokmak ve ülkede var olan sıkıntıların daha da artmasını sağlamaktır. Böylece, İran halkının rejime karşı ayaklanması ve karışması hedefleniyor.Amerika, bu operasyonda yalnız değil. İsrail’in ve özellikle de Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin desteği ile İran’a uygulanan ambargonun kısa zamanda olma bile uzun vadede sonuç verebileceği hesaplanıyor.İsrail, bölgede en büyük tehdit ve tehlike olarak İran’ı görüyor. Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkeleri de Şii yayılmacılığının önlenmesi için İran’ın zayıflatılmasını istiyorlar. Bu nedenle de Amerika’ya destek veriyorlar.İran’a uygulanmaya başlayan ambargo sürecine ve gelişmelerine birlikte göz atalım:ABD Başkanı Donald Trump, 14 Temmuz 2015'te Avusturya'nın başkenti Viyana'da P5+1 (ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya) ile İran arasında imzalanan ve 16 Ocak 2016'da yürürlüğe giren Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak adlandırılan nükleer anlaşmadan çekildiklerini ve İran'a yönelik yaptırımların yürürlüğe sokulacağını duyurmuştu.Trump'ın kararının ardından ABD Hazine Bakanlığından, İran'a yönelik ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos'ta, ikinci yaptırım paketinin ise 4 Kasım'da devreye gireceği bildirilmişti. İlk yaptırım paketi Trump'ın planları kapsamında açıklanan tarihte devreye girmiş oldu.ABD'nin İran ambargosu 6 Ağustos itibarıyla resmen başladı. Ambargo kapsamında ABD, İran'ın ABD doları ile ticaret yapmasının önüne geçerek, ülkenin en büyük gelir kaynağı olan petrol ticaretine darbe vurmak istiyor.Buna ek olarak İran'ın, otomotiv yedek parça ticareti de sınırlandırılacak. Yaptırımlar, ABD yaptırım kararına uymayarak İran ile ticaretini sürdüren diğer ülkeleri kapsayacak şekilde uygulanacağı için söz konusu ambargolardan üçüncü ülkeler de etkilenebilecek.ABD'nin ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos'ta resmen devreye girmesinin ardından başta Avrupa olmak üzere diğer ülkelerin İran konusunda ABD'yi izleyip izlemeyecekleri merak edilirken Avrupa cephesinde kritik bir açıklama geldi.Fransa, İngiltere ve Almanya, "AB hukuku ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı uyarınca İran ile meşru ticaret yürüten Avrupalı firmaları koruma konusunda kararlıyız" şeklinde ortak bir açıklamaya imza attı.Ortak açıklamaya imza atan Fransa, İngiltere ve Almanya Haziran başında ABD Maliye Bakanı Steven Mnuchin ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'ya bir mektup göndererek Beyaz Saray yönetiminden İran'a yönelik yaptırımlardan Avrupalı şirketlerin muaf tutulmasını istemişti.Diğer bazı Avrupa ülkelerinin de ambargo karşısında yakında tavır takınabileceklerine dikkat çekiliyor. Üç ülkenin ortak mektubunda aynı zamanda İran'ın uluslararası para transfer sistemi SWIFT'ten de hariç tutulmaması gerektiği de vurgulanmıştı. Avrupa merkezli birçok şirketin, İran'da yaptıkları yatırımların sayısı son yıllarda artış gösterdi. Yatırımların başını ilaç, banka ve petrol sektörleri çekiyor.İran ile özellikle ekonomik alanda sıkı ilişkilerde olan Türkiye, Çin, Rusya ve diğer Uzakdoğu ülkeleri de Amerika’nın uyguladığı ambargoya uymayacaklarını açıkladılar. İran ile nükleer anlaşmadan çekildikten sonra ABD'nin uygulama kararı aldığı yaptırımlar yüzünden İran parası Nisan ayından bu yana yüzde 50 değer kaybetmeye başladı.Yaptırımların etkisinden en az zararla kurtulmaya çalışan İran ilk önlem olarak döviz kurunu sabitledi. Nisan ayında dolar kuru 4 bin 200 tümene sabitlendi. Fakat karaborsada 1 dolar 12 bin tümenin üzerine çıkmış durumda.Günlerdir hayat pahalılığının protesto edildiği İran'da, döviz kurundaki ani artış halkın alım gücünü düşürmüş durumda. İş yerlerinin üst üste kapandığı ve işsizliğin giderek arttığı ülkede sosyal medya üzerinden"genel grev ve protesto" çağrıları yapılıyor.Daha önce iran’ı karıştırmak için bir dizi provakasyon yapılmış, dış güçler bu ülkenin iç işlerine karışarak halkın sokaklara dökülmesine neden olmuşlardı. Şimdi uygulanan bu provanın daha büyüğünün sahneye konulması için bir dizi çalışma yapıldığı ifade ediliyor.Özetleyecek olursak:İran’a karşı uygulanan ambargodan ve de içeriden ülkenin karıştırılmasından en fazla zarar görecek ülkelerden birisi Türkiye olacaktır. Bu konuda şimdiden gereken önlemlerin alınması ve her türlü gelişemeye karşı hazırlıklı olunması gerekiyor.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Kişiye göre fiyat politikası...

Bizim lokantalarda, meyhane ve barlardaki en büyük sorun, fiyat listelerinin ortadan kaldırılmış olmasıdır. Ya da müşteri istemediğinde fiyat listelerinin masaya getirilmemesidir. Bu sistem giderek de yaygınlaşıyor. Kim yiyeceği yemeğe ne kadar ödeyeceğini bilemiyor.Mesleki eğitimimizin önemli bir bölümünü Japonya’da yaptık. Tokyo’da herhangi bir lokantaya, meyhane veya bara gitmeye kalksanız, vitrinde yiyeceklerin maketini ve altında fiyatını görürsünüz. Bu gelenek haline gelmiş. Kim, ney,, hangi fiyata yiyeceğini oturmadan önce biliyor.Geçenlerde Hürriyet Gazetesi’nde üstat Vedat Milor “Kişisine göre fiyat” başlıklı bir yazıyı kaleme almış. Bu yazısından kısa bir bölümü sizlerle paylaşarak bu konudaki sıkıntıların büyüklüğünü gözler önüne sermek istedik: “Fiyatların belirtilmemesi birçok müşteriyi zor durumda bırakıyor. Diyelim mönüsü olmayan bir lokanta. Müşteri soruyor: “Ara sıcaklar neler?” “Paçanga, ahtapot bacağı, kalamar tava, gümüş tava.” Tamam da fiyatlar ne? Sorsan bir türlü, sormasan bir türlü. Müşteriye fiyat sordurmak arabayı atın önüne koşmak gibi. Ayrıca diyelim “Paçanga kaç para” diye sordun. İsteksiz bir şekilde cevap verilse bile bir porsiyonda kaç adet olduğu belirtilmiyor. Özellikle meyhanelerde durum vahim. Diyelim 6 kişisiniz. Patlıcan salatası istediniz. Herkes bir kaşık aldı. Hesap pusulasına bakıyorsunuz. 6 adet yazılmış. Bir kaşık ve  sözüm ona köz patlıcan 10 TL.  Tabii önünüze doğru dürüst bir hesap pusulası gelmesi de bir mucize. Genelde karınca yazısı gibi bir şeyler. Kontrolü mümkün ama yüz müşterinin biri, o da iyice kafası bozulur ve keriz yerine konmak istemezse bir saat oturur ve gerekli düzeltmeleri yaptırtır. Gerisi, ki bu kategoriye ben de dahilim, “Adam sen de, evet kerizim ama gecemi mahvetmeyeyim” der. “Lokantaların pek azı kapıya fiyatlı mönü asıyor. Fiyatsız mönü demek, bir lezzet tutkunu okuyucumun  belirttiği gibi ‘kafamıza ve kişiye göre’demek. Balık biraz farklı. Bütün balık için fiyat, ağırlığına göre değişir tabii. Ama “sinaritin kilosu şu, lipsozun bu” gibi belirtilir. Müşterinin önünde tartılır. Ya da güven unsuru devreye girer, mutfakta tartılır ve müşteriye “Efendim 1 kilo 200 gram” denir. Kimse aptal olmadığından eğer balık 700 gram gibi görünüyorsa onun 1 kilodan fazla olacağına inanmaz.Çağdaş, uygar, vatandaşların ‘teba’ değil, ‘yurttaş’ olduğu ülkelerde yaşamın her alanında genel kural saydamlık. Tabii ki bu genel kuraldan sapmalar çok ama vatandaşlar o zaman ciddi tepki gösteriyor. Bana göre uygar bir ülke olmayan ABD’de bile lokantalar kapılarına mönülerini ve fiyatları asıyorlar.Günümüz dünyasında pek çok lokanta hem yemek hem de içecek fiyatlarını web sitelerinde de yayımlıyor. Bu çok güzel ve doğru. Bizde hiçbir zaman bu konuda yasal zorunluluk yoktu ama eskiden bizde de durumun böyle olduğunu söylüyor bir izleyicim. Doğrudur, çünkü temelde olay bir ahlak sorunu. Aynı değerli okuyucumun söylediği gibi eskiden lokanta ve tatlıcılarda, gözle görülür yerde, fiyat listesi olurdu. Sonra meşin mönüler geldi. Sonra hepsi gitti ve “Ne vereyim abime” diyen adamlar çıktı.Fiyatların belirtilmemesi birçok müşteriyi zor durumda bırakıyor. Diyelim mönüsü olmayan bir lokanta. Müşteri soruyor: “Ara sıcaklar neler?” “Paçanga, ahtapot bacağı, kalamar tava, gümüş tava.” Tamam da fiyatlar ne? Sorsan bir türlü, sormasan bir türlü. Müşteriye fiyat sordurmak arabayı atın önüne koşmak gibi. Ayrıca diyelim “Paçanga kaç para” diye sordun. İsteksiz bir şekilde cevap verilse bile bir porsiyonda kaç adet olduğu belirtilmiyor.Özellikle meyhanelerde durum vahim. Diyelim 6 kişisiniz. Patlıcan salatası istediniz. Herkes bir kaşık aldı. Hesap pusulasına bakıyorsunuz. 6 adet yazılmış. Bir kaşık ve  sözüm ona köz patlıcan 10 TL.  Tabii önünüze doğru dürüst bir hesap pusulası gelmesi de bir mucize. Genelde karınca yazısı gibi bir şeyler. Kontrolü mümkün ama yüz müşterinin biri, o da iyice kafası bozulur ve keriz yerine konmak istemezse bir saat oturur ve gerekli düzeltmeleri yaptırtır. Gerisi, ki bu kategoriye ben de dahilim, “Adam sen de, evet kerizim ama gecemi mahvetmeyeyim” der.Bu arada elbette  ki başka mesleklerde olduğu gibi ahlaklı ve profesyonel, müşteriyi bir cüzdan değil bir insan ve potansiyel bir arkadaş olarak gören lokantacılar var.  Olan onlara oluyor, kurunun yanında yaş da yanıyor. İnsanlar artık 10 sene önce olduğu sıklıkta lokantalara gitmiyor. Daha çok burger, döner gibi lezzetli fast food revaçta. Benim tahminim, önümüzdeki beş yılda lokantada yeme alışkanlığının daha da azalacağı, fast food tüketiminin artacağı ve birçok lokantanın kapanacağı.” necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

Dünya Türkleri Yalova'da bütünleşti...

“FETÖ Terör örgütü sinsibir yapılanmadır…” Necdet Buluz  Türk Boyları Kültür Şöleni kapsamında 19-20-21 Temmuz 2018 tarihlerinde Türkiye-Yalova Halil İnalcık Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen 12. Türk Dünyası Basın Mensupları Buluşması’nda; Kırım, Suriye ve Irak Türkleri, Afganistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Batı Trakya Türkleri; Doğu Türkistan, sözde Ermeni iddiaları ve Karabağ’da Türklere uygulanan soykırım başta olmak üzere, Ortadoğu’dan Kafkaslar’a, Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan Türk kültür coğrafyasının temel sorunları ele alınmış; Tataristan ve Gagauz özerk cumhuriyetlerinin tanıtımı yapılmış; konuşmalar, öneriler ve istişareler neticesinde aşağıdaki kararlar “YAFEM Türk Dünyası Gazeteciler Birliği Yalova Deklarasyonu” olarak yayınlanmıştır:1-Türk kültür coğrafyasındaki soydaş ve akraba topluluklarının yaşadıkları bölgelerde kültürel, sosyal, Türkçe eğitim alma haklarının uygulanabilir bir ortamda olması ve tüm bunların İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi çerçevesinde koruma altına alınmasının ana hedefimiz olduğunu beyan ederiz.2-Türk Dünyası’nda birlik için İsmail Bey Gaspıralı'nın ''Dilde, Fikirde, İşte Birlik'' şiarı yolunda Kazakistan'ın Latin alfabesine geçmesi 2000'li yıllarda Türk Dünyası için alınan en önemli kararlardan biridir. Türk devletlerinde ve Türklerin yaşadıkları bütün bölgelerde aynı kararların alınması ve engellerin kaldırılmasının beklentisi içindeyiz.3-Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yüzde 20’sini kapsayan Dağlık Karabağ ve diğer yedi bölgeye ait topraklarda Ermeni işgal ve katliamlarının son bulması, Ermeni terörünün bitirilmesi için Türk Dünyası STK’ları tarafından organize çalışmalar yapılmalı ve uluslararası kamuoyunda etkili lobi faaliyetleri artırılmalıdır. Özgürlük mücadelesi veren ve Ermenistan tarafından tutuklanan Azerbaycanlıların (Şahbaz Kuliyev ve Dilgem Asgerov gibi) serbest bırakılması, Hocalı katliamının dünya kamuoyunda etkili bir biçimde anlatılması sağlanmalıdır.4-Suriye'de Türklerin yaşadığı tüm bölgelerde başlayan Türkçe eğitim, memnuniyet verici bir gelişmedir. Bunun yanısıra Türkiye'de bulunan soydaş ve diğer misafirlerimize Türkçe eğitim verilmesini ve bu çabanın süreklilik arz etmesini destekliyoruz. Ayrıca, Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşayan soydaşlarımıza Türk dilini ve kültürünü öğretme konusunun teminat altına alınmasını arzu etmekteyiz.5-Türkiye'de bulunan ya da yaşadığı zor şartlar ve mağduriyetlerden dolayı ülkemize gelen Türk soylu insanların oturma, eğitim, sağlık, çalışma ve sosyal haklardan faydalanmasını sağlamak amacıyla ''TURKUAZ'' kart uygulamasının başlatılmasını yetkillilerden talep ediyoruz. Afganistan'dan Türkiye'ye gelen Türk soyluların geçici ikamet almasında kolaylık sağlanması, bu tür bölgelerden gelen öğrencilerin burs dağılımına dikkat edilmesi ve Türk soyluların mağdur edilmeden burs ve barınma imkânlarından eşit şekilde faydalanmalarının sağlanmasına dikkat edilmesini ve bu meseleye yönelik önlemler alınmasını istemekteyiz. Bunun yanında Türkiye'ye gelen ve yerleşme isteği olan Türk soylu insanların, şartlar olumlu olduğunda tekrar kendi ülkelerine dönmelerini sağlayacak bir sistem kurulmalı, Türkiye dışında kendi yaşadıkları bölgedeki Türk varlığının daimi olması sağlanmalıdır.6-Din birliğimizi bozan, milli şuurumuzu emperyalist ülkelere pazarlayan FETÖTerör örgütünün yok edilmesi için tüm Türk Cumhuriyetleri’nin aynı adımı atması önemli bir karardır. FETÖ terör örgütünün yurt dışındaki uzantılarının, vatanperver ve Türk kültürüne hizmet aşkıyla çabalayan basın mensubu kardeşlerimize yönelik lobiler oluşturarak siyasi ve ekonomik baskılar kurduğu, dış ülkelerden gelen üyelerimizin beyanlarıyla sabit olmuştur. Türk kültür coğrafyasının mevcut meseleleriyle ilgilenen bir sivil toplum kuruluşu olan YAFEM ve yürüttüğü organizasyona bağlı YAFEM Türk Dünyası Basın Mensupları Birliği olarak Türk Cumhuriyetleri’ne, Özerk Türk Cumhuriyetleri’ne ve Türk azınlıkların yaşadığı ülkelere açık çağrımız şudur: FETÖ terör örgütü ve bağlı kurumlarının tüm faaliyetlerini ülkelerinizde yasaklayınız. Emperyalizmin hizmetkârı olan FETÖ terör örgütü, milli birliğimizin tesisinde en büyük engel olduğu gibi, dini değerleri ayaklar altına alan sinsi bir yapılanmadır. Türk coğrafyasının maddi ve manevi yönünü sömürürken, doğal kaynaklarını da sömürgeci ülkelere peşkeş çekmek gayesiyle faaliyet gösteren bu terör örgütünün çalışmalarına son vermek Türk Birliği’ne giden yol için önemli bir adım olacaktır.7-Suriye ve Irak'ta Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlardan sonra bölgeyi terk ederek Balkanlar’da örgütlenme arayışına giren DAEŞ ve benzeri terör örgütlerinin yapılanmasını önleyecek tedbirlerin acilen alınması gerekmektedir.8-Batı Trakya Türkleri’nin Lozan Anlaşması ve Yunan Anayasası’nda var olan haklarının Yunanistan tarafından ihlal edilmesini kabul etmiyor, Yunanistan'da yaşayan Türk azınlık hak ve özgürlüklerinin Lozan’da imza altına alındığı şekilde ve AB kriterlerine göre yerine getirilmesi için her türlü kamoyu çalışmasının yapılması ve Türk dünyası STK 'larının bu alandaki lobi faaliyetlerine destek vermesini bekliyoruz.9-Soydaşlarımızın yaşadıkları coğrafyalarda en tesirli kültürel etkileşim olan televizyon dizilerinin milli duyguları uyandıran konu içerikli olanları fevkalade büyük bir teveccühle seyredilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, TİKA ve diğer benzeri kurumlarımızın ortak kültürümüzü yansıtan ve Türk kültür coğrafyasının ortak dili; tarihi, milli kültürümüzü ve örflerimizi canlı tutan dizi filmlere destek olup, etki alanı oluşturması en büyük beklentimizdir. Ülkemizde yayınlanan dizi filmlerin izlenme sahası Türk topluluklarının yaşam alanlarını kapsadığı için, ilgili kurumlarımız büyük Türk medeniyetinin algılarını sembolize eden içerikleri teşvik ederek; Avrupa, Amerika ve diğer yabancı kültürleri transfer etme yerine kendi öz kültürümüzün içinden “görsel üretime” geçmenin adımlarını atmalıdır.10-Türk kültür coğrafyasının değişik bölgelerinde Türklere karşı yapılan insanlık suçu sayılan olayların film, dizi film, belgesel hale getirilmesi, kitaplar ve eserler hazırlanması, bu konuya bağlı olarak hafızaların canlı tutulmasını sağlamak amacıyla çalışmalar yapılması en önemli hedeflerimizden olmalıdır.11-Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren terör örgütü Daeş’ten temizlenen bölgelerdeki soydaşlarımızın ve sınır boyunda yaşayan insanların bir başka terör örgütü olan PKK-PYD ve benzeri terör örgütlerinin insafına bırakılmaması için her türlü önlemin alınması, ülkemiz güvenliği açısından da çok önemli bir tedbirdir. Suriye içlerinde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile temizlenen ve güvenli bölge haline getirilen alanlar, Suriye Türklerinin bir asırlık özlemi olduğu gibi, Irak Türkleri de aynı beklentiyle terör örgütü PKK-PYD ve benzeri terör örgütlerinden arındırılmış yaşam sahasının özlemi içindedir. Terör örgütlerinden temizlenen bölgelerde güvenliğin, huzurun sağlanması, insani yardımların devam etmesi için Türkiye'nin bölgedeki varlığını sürdürmesi ülkemiz güvenliği ve insani değerler için şarttır.  12-Türk Dünyası’na yayın yapan aktif medya organlarının bilgi, iletişim ve veri tabanı olan özel bir ''TÜRK HABER AĞI'' kurumsal olarak kurulmalıdır.  13-Kırım Türkleri’nin hak ve hukuklarının korunması, geleneksel milli bayram ve günlerinin kutlanması; dil, eğitim, sosyal ve kültürel faaliyetler ile dini inançlara getirilen yasak ve kısıtlamaların kaldırılması ve Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerine izin verilmesi noktasında yapılacak tüm girişimlerin desteklenmesi; Kırım’ın milli lideri Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu ve arkadaşlarına getirilen Kırım’a giriş yasağının kaldırılması için kampanyalar düzenlenmesi; siyasi görüşleri nedeniyle gözaltına alınanların serbest bırakılması, ayrıca lisans verilmeyerek yayınlarına son verilen basın organları ve yayın kuruluşlarının yeniden yayın haklarına kavuşmaları ve gazetecilerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri için kampanyalar yapılması ve kamuoyunun bilgilendirilmesi uygun görülmüştür.14-Kırım; yeniden özerk statüye kavuşturulmalı ve Karadeniz bölgesindeki ticari işbirliği canlandırılmalı, bölgenin barış ve huzuruna katkı sağlanmalıdır.15-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin dünya ülkeleri nezdinde tanınması için uluslararası alanda her türlü hukuki faaliyetler yürütülmeli ve bu alandaki çalışmalara destek verilmelidir. Türk Cumhuriyetleri’nin bu konuda öncü kararlar almasını beklemekteyiz.16-Doğu Türkistan Türkleri’nin insani haklardan faydalanması, ana dilde eğitim, inanç, sosyal-kültürel haklarının ellerinden alınmaması ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanmaması için uluslararası düzeyde yürütülen çalışmalara destek verilmelidir.17-Türk Dünyası konularında birlik, beraberlik ve işbirliği için çalışmalar yapan STK’ların etkinlik tarihlerini çakıştırmamaları, ideallerimizin gerçekleşmesine ve hizmetlerimizin daha etkili olmasına katkı sunacaktır.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz   

"2030'da su sıkıntısı çekeceğiz..."

Necdet Buluz Dünyada su sıkıntısının her geçen yıl artması ürküntü veriyor. Ne var ki, susuzlukla mücadele edecek ülkelerden biri de Türkiye olarak öne çıkıyor. Küresel ısınmaların artması, çevre kirliliği ve çeşitli nedenlerle su giderek daha da önem kazanıyor.Hatta, bir litre suyun, bir litre benzinden çok daha pahalı olabileceği konusunda bile tahminler yürütülüyorRus bilim adamlarının yıllar önce yaptığı bir araştırmada Türkiye için şu ifadeler kullanılmıştı:“Önümüzdeki son 50 yıl içinde Türkiye çöle dönecek ve çok büyük bir su sıkıntısı ile karşı karşıya kalacak.”Yine Amerikalılar tarafından bu konuda yapılan araştırmalarda da dünyadaki susuzluğa ady ülkeler arasında Türkiye’nin de var olduğunu biliyoruz.Böylesine ciddi araştırmaların sonuçlarını bilmiyor muyuz? Kuşkusuz biliyoruz ancak tüm bu uyarılara rağmen su konusunda önlem almıyoruz.Bir gerçek daha:Suyu bilinçsizce tüketen ülkelerin de başında geliyoruz.Nitekim, geçenlerde küresel iklim değişikliği konusunda yapılan bir toplantıda da konuşmacılar Türkiye’nin 2030 yılında susuz kalabileceği görüşünde birleşti. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi tarafından düzenlenen "İcadiye Tepesi’nde İlk Rasat Etkinliği”nde küresel iklim değişikliğinin yeryüzünde her 4 kişiden birini olumsuz etkilediği, Türkiye’nin de bu durumdan etkilenen ülkeler arasında yer aldığı belirtildi.Etkinlikte konuşan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, havadaki gazların moleküler hızlarının artması sonucunda meydana gelen hava sıcaklıklarındaki artışın fırtınalar, yağış rejiminde değişiklikler ve sıcak hava dalgaları gibi ekstrem iklim olaylarının yaşanmasına sebep olduğunu; en sıcak son beş yılı yaşamış olmamıza rağmen kasırgalar, toprak kaymaları, sel felaketleri gibi iklim değişikliğine bağlı doğa olaylarının dünya üzerindeki insanların yüzde 26’sını olumsuz etkilediğini belirtti.İTÜ'den Prof. Dr. Miktat Kadıoğlu da yapılan incelemelerin 1995-2004 yılları arasındaki 10 yılda dünya genelinde doğal afetlerin 3 kat, bunun sonucunda oluşan ekonomik kayıpların 9 kat arttığına dikkat çekti.Kadıoğlu, “Dünyadaki ekstrem meteorolojik olayların sayısı hızla artış gösteriyor. Türkiye de bu olumsuz olaylardan etkileniyor. Yanlış arazi planlaması ve su tüketiminde yanlış politikalar nedeniyle Türkiye bir su fakiri olma yolunda hızla ilerliyor. Artan nüfus, iklim değişikliği, su kaynaklarının hızla azalması nedeniyle 2030 yılında su sıkıntısı çekeceğiz, 2050 yılında da su fakiri bir ülke olacağız. Türkiye’de iklim değişikliği risk yönetiminde farklı sektörleri bir araya getiren bütünleşik bir anlayış gerektiriyor” diye konuştu.Uzmanlar susuzluk konusundaki uyarılarını sürekli yapıyor. Uyarılardan ve çağrılardan biri de şöyle:“Okullarda su ve çevre dersleri verilmeli. Var olan su kaynakları hiçbir zaman tükenmez, ancak kirlenir ve kullanılamaz hale gelir. Sularımızın bu hale gelmesine engel olalım. Evlerde tüketilen suların sadece yüzde 2’si içme suyu olarak kullanılıyor. Dolayısıyla geri kalan suyun yüzde 98’inin tüketimi konusunda önlemler alınmalı. Ekolojik sorunlar ve bunlara karşı verilecek mücadele önemli.”Bu kadar hayati bir konu olan suyun daha bilinçli ve tasarruflu kullanılması gerekiyor. Bu konuda bilinçli olduğumuzu söyleyemeyiz. Elimizdeki su kaynaklarının bir gün yetersiz kalacağını düşünerek bugünlerde alınması gereken önlemlerin alınmamasını da çok büyük talihsizlik olarak görmekteyiz.Türkiye su kaynakları bol bir ülke gibi gözükmesine rağmen kişi başına bin 300 metre küp su düşüyor. Bu nedenle susuzluk sınırına yakın bir ülkeyiz. Dünya susuzluk sınırı bin metre küp olarak belirlenmiş. Tüm bu uyarıları ve hesapları bilmemiz ve adımlarımızı da buna göre atmamız gerektiğini unutmayalım.Son bir not:Prof. Dr. Yusuf Demir Dünyada 54 ülkenin 2050 yılı itibarıyla susuzlukla karşı karşıya kalacağını savunuyor., Türkiye’nin de susuzluk sınırına yakın bir ülke olduğuna dikkat çekiyor ve bu konuda bilinçli su tüketimine yönelmemiz gerektiğini söylüyor.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Tarımda sınıfta kaldık...

Necdet Buluz Yıllardır “Tarım ülkeyiz” diye övündük. “Dünya’da kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biriyiz” diyerek meydanlara çıktık. Aynı zamanda tarım ürün fazlalığımızı ihraç ederek de bütçemize katkı sağladık. Türkiye en kaliteli tarım ürünü üreten ülkeler sınıfında da ilk sıralarda yerini almıştı.Ancak, bugün tarımda gelinen noktaya baktığımızda bu söylediklerimizin yerinde yeller estiğini görmekteyiz. Son yapılan açıklamalarda bugün itibariyle 5 tarım ürünü dışında, tüm tarım ürünlerini ithal etmek durumunda kaldığımızı görmekteyiz.Bu durum, birçok konuda olduğu gibi tarım alanında da dışa bağımlılığımızın giderek artmakta olduğunu gösteriyor.Dünyada bizim bir kentimiz kadar toprağa sahip olan bazı ülkelerin üretimlerine baktığımızda tarım konusunda nasıl da gerilere gitmekte olduğumuzu daha açık ve net görebiliriz.Son yıllarda özellikle et ve diğer gıda maddelerinin dışarıdan ithal edilmesi ile tarım alanlarımızdaki sıkıntının ortaya çıktığını da görmüş olduk. Tarımda yeniden üretimi sağlamak, ithalatı azaltabilmek için yapılan çalışmaların mutlaka sonuç vermesini bekliyoruz.Tarım konusundaki sıkıntılarımı uzmanlarca ve Ziraat Odaları tarafından sıkça dile getiriliyor. Ortaya raporlar konuluyor, çözüm yolları aranıyor. Et başta olmak üzere, tüm tarım ürünlerindeki pahalılık aynı zamanda enflasyonun da artmasına neden oluyor.Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Özden Güngör de, bu konuda bir rapor hazırladıklarını söylüyor. Kendisine kulak verelim:“Türkiye’nin 2017 yılında gerçekleştirdiği toplam ithalat değeri yaklaşık 234 milyar doları bulurken, bunun yaklaşık 5 milyar dolarlık kısmını tarım ürünleri oluşturdu. 2016’da ise Türkiye toplamda 199 milyar dolara varan birithalat kapasitesine sahipken, tarım ürünlerinin bu kapasite içindeki değeri 4 milyar dolar seviyesinde idi. En son duyduğumuz Antep fıstığı. Biz 155 bin ton Antep fıstığı üretiyoruz, bunun 120 bin tonunu tüketiyoruz, yani 35 bin ton fazlalığımız var ama dışardan ithal ediyoruz. Akıl alır bir şey değil. Pamuk, bizim için çok önemli bir tarım ürünü olmasına rağmen Adana ve Şanlıurfa’nın en önemli ürünü olan; Aydın, Muş, Diyarbakır’da da yetiştirdiğimiz pamuğu ithal etmemiz söz konusu olabilir mi? Ama maalesef oluyor, biz her sene 1 milyar dolarlık pamuk ithal ediyoruz. Öte yandan buğday. Biz bir buğday ülkesiyiz ama bugün her yıl 4 ila 5 milyon ton buğday ithal ediyoruz. Her yıl Rusya’dan, Ukrayna’dan buğday alıyoruz. Peki, neden dışarıdan buğday alıyoruz? Çünkü necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz    

"Türkmenlerden vazgeçmeyin..."

Necdet Buluz Tarihin derinliklerine baktığımızda hemen her dönemde Türkmenlerin çok sıkıntı çektiğini, Türkiye’den ise beklenen desteği alamadığını görmekteyiz. Özellikle son yıllarda Irak ve Suriye’de yaşayan Türkmenlerin sorunlarının çığ gibi büyüdüğünü de söylemliyiz. Irak’ın Amerika tarafından işgalinden sonra Kuzey Irak’ta Barzani, Türkmenlere her türlü eziyeti yapmış, bölgenin nüfusu ile oynamış, Türkmenlere ait mal varlıklarına el koymuş, Türkmen liderlerini suikast ve tuzaklarla yok etmeyi sürdürmüştür. Bugün de bu zulüm bölgede bütün şiddeti ile devam ediyor. Irak’ta son yapılan seçimlerde bölgede ve Türkmenler üzerinde nasıl oyunlar oynandığını ve Türkmenlerin nasıl bir baskı içinde bulunduğunu hepimiz yakından gördük. Seçimlerdeki hilenin ortaya çıkarılmasına rağmen Türkmenler bu konuda da yalnız bırakıldı.  Suriye’deki iç çatışmalar ve bölgedeki sıkıntıların da en fazla Türkmenleri etkilediğini yıllardır görmekteyiz. Irak’ta olduğu kadar Suriyeli Türkmenlerin de bulundukları ortamdan memnun olduklarını söyleyemeyiz. Soru şu: Türkmen kardeşlerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bu soruya yanıt ararken, ITC Başkanı Erşad Salihi’nin son açıklamaları geldi. Salihi’nin açıklamalarından bir bölüm vereceğiz. Bu bölümü okuduktan sonra Türkmenlere sahip çıkıp çıkmadığımızın sorusu da yanıt bulacaktır. ITC Başkanı Erşad Salihi, Türkiye'de eğitim görmek için başvuruda bulunan Türkmen gençlerden hiçbirinin burs alamadığını ve Türkiye'de eğitim gören Türkmenlerin sayısının giderek azaldığını söyledi.Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşad Salihi, "Türkmenlerden vazgeçmeyin" diyerek Türkiye'ye çağrıda bulundu.Salihi, Türkiye'de eğitim görmek umuduyla başvuruda bulunan Türkmen gençlerinin bazılarının mülakatlara çağrıldığını ancak hiçbirinin burslu eğitime kabul edilmediğini söyledi.Türkmeneli Cephesi Salihii’nin açıklamalarını şöyle yansıtıyor:"Pek çok Türkmen kardeşim Türkiye’de eğitim görmek hayali ile Türkiye Burslarına başvuru yapmıştır. Bu kardeşlerimizden bir kısmının mülakata çağrıldığını öğrenmiş olmakla birlikte şimdiye kadar hiçbir Türkmen gencinin Türkiye Burslarına kabul edilmediğini biliyoruz. 1990'lardan itibaren Türkmenlere Türkiye’de tanınan eğitim ayrıcalığı, yurt dışından öğrencilerin Türkiye’deki eğitim organizasyonunun düzenlenmesinin Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’na geçmesi ile son bulmuş ve diğer tüm ülke vatandaşları ile aynı statüde değerlendirilmiştir. Bu durum itibariyle Türkiye’de eğitim gören Türkmen sayısı giderek azalmaya başlamıştır. Bu konuda Türkiye’deki yetkililerle birçok görüşme yapmamıza rağmen bir sonuç alabilmiş değiliz. Bugün yaşananlar ve çıkan Sonuçlar da bunu göstermektedir. Irak Türkmenleri yıllardır Irak’taki baskıcı rejimlerin zulmü altında kalmış ve her türlü hakkı elinden alınmıştır. 2003’ten sonra da ülkedeki zorlu şartlar nedeniyle Türkmenlerin bu hakları iade edilememiştir. Türkmen hakları için mücadelemizi bugüne kadar verdik ve kanımızın son damlasına kadar vermeye devam edeceğiz. Ancak bu konuda desteğe ihtiyacımız olduğu göz ardı edilemez. Irak’taki her topluluğun sırtını dayadığı bir ülke ya da ülkeler var. Biz de önce Irak vatandaşları olarak en önemli sınır komşumuz olan ve Türkmenler olarak soy bağımızın bulunduğu Türkiye’nin yardımı ve desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Türkmenlerin Irak’ta gelişiminin desteklenmesi Irak’ın da istikrarını katkı yapacaktır. Bu vesile ile Türkiye’deki yetkililere sesleniyorum. Türkmenlerden vazgeçmeyin. Irak topraklarında hakkı yenilen, ezilen, zulme uğrayan soydaşlarınıza el uzatın. Bizim olduğu gibi bölgenin umudunun da Türkiye olduğu unutmayın."Bu noktada söylemek istediklerimiz var:Türkiye’de sayıları 4 milyona dayanan Suriyeli sığınmacı var. Bunların büyük bölümü eğitimlerini sınavsız ve devlet desteği ile sürdürüyor. Çoklarına ev ve barınma imkânları verildi. Geçimlerini sağlamak amacı ile mali destek alanların olduğu da söyleniyor.Sığınmacı olarak ülkemize gelen, hemen her şeyden istifade eden Suriyelilerin yanında Türkmenlere ilgi gösterilmemesi tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu da toplumda rahatsızlıkların olmasının önünü açıyor.Erşad Salihi’nin açıklamaları da Türkmenlerin mağduriyetini, ezilmişliğini, tükenmekte olduğunu gösteriyor.Önümüzde yeni bir yönetim sistemi var. Temennimiz bu sistemde Türkmenlere gereken önemin verilmesidir. Özellikle eğitim konusunda Türkmen kardeşlerimizin beklentilerinin yerine getirilmesi bölge açısından da önemlidir. Bunun göz ardı edilmemesi gerektiği görüşündeyiz.Türkmenler konusu bizi çok yakından ilgilendiriyor. Bölgenin geleceği açısından da önem kazanıyor. Bu konuda yazmayı sürdüreceğiz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz     .   

Kızılderililerin kökeni Türk soyu...

Necdet Buluz  Yalova Folklor Eğitim Merkezi Gençlik ve Spor Kulübü Derneği (YAFEM) her yıl Temmuz ayı ortalarında “Türk Dünyası Şöleni” düzenliyor. Türk Dünyası’nı temsil eden gruplar ve gazetecilerin buluştuğu bu şölen bir hafta sürüyor. Fırsat buldukça da katılmaya çalışıyoruz, Türk dünyasını temsil edenlerle kucaklaşıyoruz.Bu tür etkinliklerin Türk dünyasına çok şeyler kazandırdığını ve özellikle YAFEM’in bu konudaki ağırlığını bir başka yazımızda enine boyuna ele alacğız.Çok başarılı geçen, Türk dünyasının kucaklaşma merkezi konumuna gelen şölenlerin geçmiş dönemlerinde Kızılderililerin kökeninin Türk soyundan geldiği yönünde araştırmalar yapılmış ve Kızılderililerden oluşan bir grup da şölene davet edilmişti. Düzenleme komitesi içinde yer alan arkadaşlarımız, Kızılderililerinin soylarının Türk olduğunu, yapılan son çalışmalarda bunun bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarıldığını söylediler. Daha önce bu konularda bazı çalışmaların yapıldığını biliyoruz ama kesin olarak Kızılderililerin soylarının Türk olduğundan da şüpheye düşüyorduk.YAFEM, düzenlenen şölene Kızılderilileri de konuk ederek çok önemli bir ilke bu yolla imza atmış oldu. Pek fazla ilgi çekmedi, konuşulmadı ama, bugün bunun ne kadar önemli bir adım olduğunun altını çizmek istiyoruz.Aslında, çok sekilere dayanan Amerikan yapımız ve Kızılderili konulu filmlere bakacak olursak, burada Kızılderililerin at, silah ve kadınlarına olan hâkimiyetleri ve saygılarını görürüz. Bugün, Türklerin “at, avrat, silah” anlayışının tipik bir örneğini Kızılderililer her ortamda sergiliyorlar.Daha önceki çalışmaları hep titizlikle takip ettik. Türk ırkı ile Kızılderililer arasında bir bağın olduğu görüşü hep hafızlarımızda kaldı. Birçok akademisyen ve araştırmacı da yaptıkları çalışmalarda bunun doğruluğunu ispat etmeye çalıştı. Hatta kafataslarının bile incelendiğini, Türk kafatasları ile benzerliklerin ortaya çıktığı da açıklandı.Türklerin ilk ana yurdu Altaylardan Amerika kıtasına yayılan Kızılderililerin Asyalılara ait genetik özelliklerin tümünü taşıdığı da bilimsel çalışmalar sonunda ortaya çıkarıldı. Kafalardaki tüm şüpheler birer birer giderildi.Son yapılan çalışmalar bu şüphelerimizi giderdi. Amerika yerlilerinin kökenlerinin Altay Bölgesinden gelen ve Türk soyunu taşıyanlar olduğu net olarak ortaya çıkarıldı. Bilim adamlarının yaptığı bu çalışmalardan bazılarını sizlerle paylaşmak istedik.ABD'deki İnsan Genetiği dergisinde yayımlanan araştırmayı yapanlardan Pennsylvania Üniversitesi Antropoloji bölümü Doçenti Theodore Schurr, Rusya, Moğolistan, Çin ve Kazakistan'ın kesiştiği Altay bölgesinin onbinlerce yıldır çok sayıda halkın gelip gittiği kilit bir yer olduğunu belirtti.Araştırmaya göre, Amerika kıtasındaki ilk insanların ataları bu halklardan biriydi ve bugün Rusya Federasyonu'nun bir parçası olan Altay'dan 20 bin ila 25 bin yıl önce gelmişlerdi.Asyalılara ait genetik özelliklere sahip bu insanlar, o dönemde sular altında olmayan Bering boğazını geçmeden önce tüm Sibirya'yı kat ettiler.Araştırmalarında, Amerikalı Kızılderililerin ve Güney Altay bölgesinde yaşayan yerli kavimlerin DNA'larında Y kromozomunu (babadan geçen) analiz eden bilim adamları, iki grubun paylaştığı ve bunlara özgü genetik mutasyonu bulmaya çalıştılar.Araştırmanın sonucunda, Amerikalı ve Rus antropologlar, her iki grupta da, anneden miras mitokondriyal genlerde de aynı genetik özellikleri buldular. Çalışmalarında bu mutasyonların ortaya çıkması için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini hesaplayan bilim adamları, Altay genlerinin 13 bin ila 14 bin yıl önce Amerikalı yerlilerinkinden ayrıldığını tahmin ediyorlar.Konu bu kadarla da sınırlı değil. Kızılderililerle ilgili yapılan son çalışmalara da bir göz atalım:Kuzey Arizona Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji bölümü profesörü Dr. Francis Smiley ve ekibinin Arizona’nın Finiks kentinde yürüttüğü kazılarda ortaya çıkarttığı yazıtlar, Kızılderililerin Türk olduğu ile ilgili iddiaları yönünde çok güçlü kanıtlar sunuyor. Kazıda ortaya çıkartılan taş yazıtlar, Kızılderililerin toplumsal hayatı ile ilgili birçok yönünü ortaya çıkarttı. Kayalık alandaki yerleşim bölgelerinde ortaya çıkartılan taş yazıtlarda Kızılderililerin kutsal olarak adlandırdığı şeylerden bahsediyor.  Yazıta göre, yerli dilinde “movia” olarak adlandırılan “at”, “poawi” olarak adlandırılan “avrat” ve “çewa” olarak adlandırılan “silah”, Kızılderililerin sahip olması gereken en kutsal eşyalar olarak adlandırılıyor ve bu üç eşyaya sahip olan Kızılderililer, kabilenin en onurlu savaşçısı sayılıyor. Kızılderili Şamanizm’inde de bu nesneler, “Poawi Haei” (kutsal üçlü) olarak adlandırılıyor. Ayrıca yazıtlarda savaşa gidenin arkasından su dökmenin uğur getireceği gibi yerli adetlerden de bahsedilmiş. Konuyla ilgili bir açıklama yayınlayan Konya Meram Üniversitesi Türkoloji Bölümü başkanı Doç Dr. Nurettin Balsız, sonucun sürpriz olmadığını, Kızılderililerin Türk olduğu ile tartışmaların artık şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde sonlanması gerektiğini ifade ediyor. Balsız ülke olarak hayatta kalan Kızılderili soydaşlarımıza sahip çıkmamızı, bunun için meclisin bir an önce Kızılderili katliamını inkâr edenleri cezalandırma yasası çıkarması gerektiğini de sözlerine ekliyor. Kızılderililerin Türk soyundan geldiğinin tamamen ortaya çıkarılmasından sonra bu konuda çok daha derin araştırmaların yapılması gerektiği görüşündeyiz. Hiç değilse kalanlara sahip çıkmak, onların hak ve hukuklarının korunmasını sağlamak konusunda daha duyarlı hareket edebiliriz.  YAFEM yöneticilerine, yıllar öncesinden bu duyarlılığı gösterdikleri için de burada teşekkür etmek istiyoruz.  necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz  

Yine sığınmacı sorunu...

NECDET BULUZ Türkiye'de çoğunluğu Suriyeli olmak üzere yaklaşık 5 milyon Irak, Afganistan, İran, Pakistan, Somalili göçmen bulunuyor. Eğer sınırlarımızda yeni gelişmeler olursa göçmen sayısındaki artışın devam edeceği de söyleniyor. Bu göçmenlerin yüzde 75'inin Türkçe bilmediğinin de altını çizelim. İNOSAM'ın gerçekleştirdiği toplantıda Türkiye'de büyüyen göçmen sorunu masaya yatırıldı. Toplantıya katılan uzmanlara göre Türkiye için terörle mücadeleden sonraki en büyük ve stratejik sorun, göçmen sorunu olarak gösterildi.İnostratejik Araştırmalar Merkezi (İNOSAM) tarafından 30 Haziran 2018 tarihinde Ankara'da “Beyin Göçü ve Göçmenlerin Eğitimi Perspektifinde Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsatlar” temalı bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi.İNOSAM ve üye STK’lardan katılan uzmanlar, 5 milyon civarındaki Suriye, Irak, Afganistan, İran, Pakistan, Somalili göçmenlerin eğitim sorunu çerçevesinde “21. yüzyılda Türk eğitim sisteminin nereye doğru gitmesi gerektiği” ve “Türkiye'nin beyin göçü açısından durumu ve sorumluları” konularında görüş alışverişinde bulundu.Öncelikle şunu vurgulayalım:Türkiye için sığınmacı sorunu giderek kanayan bir yaraya dönüşüyor. Gelenleri kucaklıyoruz ama, bunların getirdiği sıkıntılar da toplumda rahatsızlık yaratıyor. Gelenleri dışarı atmayalım ama, bunu sınırlarımızın dışında tutup, kayıt altına alarak kontrolü sağlayalım. İNOSAM Başkanı Gürkan Avcı sığınmacılar konusunda bakınız neler söylüyor, kendisini dinleyelim: “Yüzde 1.5’i ancak yüksek okul mezunu, yüzde 5’i meslek sahibi, yüzde 45’i okuma yazma bilmeyen, yüzde 75’i Türkçe konuşamayan, yüzde 45’i zorunlu eğitime ve Geçici Eğitim Merkezlerine devam edemeyen” göçmenlerin eğitim sorununun, Türkiye’nin en az terörle mücadele kadar iç ve dış siyasetin odağına koyması gereken, güvenlik merkezli stratejik bir meselesi olduğunu belirttiği konuşmasında şunları söyledi: "Türkiye dışarıdan en çok göç alan ülke konumunda. Göçmenlere ev sahipliği yapma ve misafir etme hususunda örneğine az rastlanır şekilde büyük fedakarlıklar gösteren Türkiye’de her şeye rağmen mülteciler, yoksulluk, güvencesiz çalışma, sömürü, nefret söylemleri ve linç girişimlerinin kıskacında yaşıyor. Kamusal hizmetlerin standartlaştırılamamasından ötürü yöneticilerin insafına terk edilen göçmenler her türlü mağduriyet ve tacizle karşı karşıya kaldığından Türkiye’de gelecek kurma ve Türkiye’ye katkıda bulunma adına kendilerini güvende hissedemiyorlar. Orta gelirli bir ülke olan Türkiye’nin kısa bir süre içerisinde dünyanın en çok mültecisini çeken ülke haline gelmesi nihayetinde bunun gerekleri olan politikaları/önlemleri hızla ve rasyonellikle yerine getirmemesi durumunda toplumda büyük endişe ve dip gerilim ve tepkiselliklere ortam hazırlayacağı ortadadır. Türkiye göçmenler için sosyal, ekonomik ve hukuki entegrasyon politikaları geliştirerek toplumsal mutabakatın temellerini eğitim sisteminde yapacağı programlar üzerinden sağlamalıdır. Mülteci statüsü vermeden, ayrımcı bir vatandaşlık hakkı da (Birtek Suriyelilere yahut Suriyelilerin bir kısmına vatandaşlık verilmesi) çözüm olmayacaktır. Türkiye’deki göçmenler için çağdaş ve disiplinli bir eğitim olmazsa umut da yoktur. Kötü ve ulaşılmaz eğitim koşulları ve genç nüfusta yüksek işsizlik oranının yarattığı bu olumsuz ortam yüzünden milyonlarca göçmen adeta Türkiye’de arafta kalmış durumdadır. Türkiye göçmenlerin eğitim ve işsizlik meselesine kalkınma meselesi olarak değil, siyasi ya da güvenlikle ilgili bir konu olarak yaklaşmalıdır daha çok. Kendi vatandaşlarına dahi kalite standartizasyonu olan bir eğitim sunmada sorunları bulunan Türkiye’nin çok boyutlu bir çabayla öncelikle sanal sınıf projeleri başlatarak göçmen genç ve çocuklara eğitim hizmeti sunması beklenmelidir. Suriyeli göçmenler ise 2014 tarihinde ‘geçici koruma statüsü’ kapsamına alındı. Bulunduğu coğrafi konum ve tarihi özellikleri başta olmak üzere çevre ülkelerde devam edecek muhtemel siyasi sıkıntılar açısından göçmenlerin gelmeye devam edeceği Türkiye’nin ivedilikle göçmenlere mülteci statüsü tanıması ve ardından Göç Bakanlığı kurması düşünülmelidir. Böylece kayıtsız olanlarda dahil halihazırda 5 milyon civarındaki göçmenlerin barınma, beslenme, eğitim, iş, sağlık gibi haklara erişimi noktasında yapılacak politikaların çok daha vizyonel, bütünlükçü ve gelişmeye uygun bir kurumsal çerçevesi sağlanmış olacaktır. Atılacak bu adımlarla önce hukuki ardından sosyal entegrasyon da başarılacaktır. Başta Suriyeliler olmak üzere göçmenlerin vatandaşlık sorununa makul bir çözüm üretilmesi gerekmektedir. Türkiye göçmenlerine “vatandaşlıkla eşit bir statü” dahil olmak üzere herhangi bir makul çözüm bulmalıdır ki aksi takdirde 5 milyon civarındaki mültecinin sosyal ve hukuki entegrasyonu Türkiye’nin önündeki en temel sorun olarak karşısında duracaktır."Türkiye, dünyanın en çok mülteci çeken ülkesi konumunda bulunuyor. Mültecilerin oluşturdukları sorunlara önlem alınmadığı takdirde ülkede büyük gerilimler ortaya çıkabileceği konusunda da uyarı üzerine uyarı yapılıyor.Demek ki ortada rahatsız edici boyutlara gelmekte olan bir sığınmacı sorunu bulunuyor. Ancak, sığınmacı sorunu bu kadarla da sınırlı değil. Nasıl mı? Yeniden İNOSAM Başkanı Gürkan Avcı’yı dinlemeye devam:"Türkiye’de mültecilerin yaklaşık 4'te 1'i çocuktur ve ancak yarısından biraz fazlası okula gidebilmektedir. Türkiye ivedilikle okullaşma oranını arttırmak hem de okullardaki sorunları çözmek zorundadır" ifadelerini kullanan İNOSAM Başkanı Avcı şunları söyledi: "8 yıldır devam eden savaşın ve istikrarsızlığın ne zaman biteceği belli olmayan Suriye’den gelen göçmenlerin büyük bölümü çocukluktan yetişkinliğe Türkiye’de geçmiş ve önümüzdeki yıllarda da değişik ülkelerden yüz binlerce göçmen çocuk ülkemize gelerek çocukluktan yetişkinliğe Türkiye’de geçecektir. İşte bu yüzden milyonu aşkın göçmen çocuğun hangi vasıf ve becerilerle yetişkinliğe adım atacağı Türkiye’nin geleceği açısından stratejik bir önem taşımaktadır. Bu alandaki yanlış ve eksik politikalar Türkiye’deki sosyal hayatın istikrarsızlığını artıracak, göçmenlerin gettolaşma ve hatta radikalleşme yüksek riskini önü alınamaz oranlara taşıyacaktır."necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Çinliler geliyor...

Başlığa aldığımız “Çinliler Geliyor” yıllar önce çevrilmiş bir Türk filimin de konusu olmuştu. Filmde Türkiye’ye Çinli turist akınının olacağına vurgu yapılıyor, Çin lokantaları açılıyor, alış-veriş mekânlarının adları da Çince yazıları ile donatılıyordu.Yüzümüzü bugüne döndüğümüzde yıllar öncesi rüyasının gerçekleşmeye başladığını görüyoruz.Bu kez öyle görünüyor ki gerçekten Çinliler geliyor.Ancak, bir farkla, Çinliler bu kez sadece turist olarak değil, lojistik, elektronik, enerji, gayrimenkul kollarında faaliyet göstermeye de geliyorlar. Bank Of China ve ICBC’nin Türkiye’ye girişi sonrasında şirket akını daha da hızlandı ve Çinli şirket sayısı 1000’i bulduğunu görüyoruz.Dünya ticaretinin ikinci büyüğü Çin, Türkiye pazarında lojistik, enerji, elektronik, turizm ve gayrimenkul alanındaki yatırımlara odaklandı. Ülkenin iki büyük bankası Bank Of China ve ICBC’nin Türkiye’ye girişi sonrasında şirket akını daha da hızlandı ve Çinli şirket sayısı 1000’i buldu. Çin her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinde 120 milyar dolarlık yatırıma imza atıyor. Doğu ve Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan Çin’in ‘Kuşak ve Yol’ projesi üzerindeki 65 ülkeden biri de Türkiye... DEİK Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı, Türkiye’de ağırlıkla Avrupa merkezli şirketlerin faaliyet gösterdiğini belirterek, “Tek bir ülkeden, Çin'den 1000 şirketin gelmesi çok önemli” yorumunu yapıyor.Bu noktada hemen vurgulayalım:Çinli şirketlerin Türkiye’ye gelmeye başlaması, Türkiye’nin Çin’de daha çok tanınması demektir. Bu da Çinli turistlerin yüzünü Türkiye’ye dönebileceğini gösteriyor. Son yıllardaki gelişmelere baktığımızda bu konuda çok önemli yol alındığını da söyleyebiliriz.Bu konudaki gelişmeye göz atalım:Çinlilerin turist olarak Türkiye'ye gelişlerinde de artış yaşanıyor.Pek çok lüks otel zincirini de bünyesinde barındıran Çin'in en büyük şirketlerinden Wanda Group'un, Mar Yapı ile anlaşarak İstanbul'daki ilk otel yatırımını yapmıştı.Türk Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı, bu alanda artış beklendiğini ifade etti. Halihazırda Türkiye ile Çin arasında haftada 27 uçak seferi yapıldığını hatırlatan Kolbaşı, "Bu yıl gelen Çinli turist sayısının da artarak 400 bine çıkmasını bekliyoruz. Geçen yıl bu 250 bin idi" dedi. Kolbaşı son dönemde Çin'den yatırım amaçlı danışmanlık hizmeti firmalarının Türkiye'ye yatırım yaptığını gözlemlediğini de söyledi. Kolbaşı, "Gelip ofis açıyor, Türkiye pazarını inceliyorlar. Pazar araştırmaları yapıp fırsatları kolluyorlar" açıklaması ile Çinli turist sayısında artış bekleneceğini belirtiyor.Global Blue Türkiye verilerine göre, 2018 yılının ilk çeyreğinde Türkiye'ye gelen yabancı ziyaretçiler toplamda 350 milyon liralık alışveriş yaptı. Bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye'de yaptığı harcamaları en çok artıran ise Çinliler oldu. Bu dönemde Çinlilerin Türkiye'de yaptıkları alışveriş tutarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 166 arttı. Çinliler geçen yılın ilk çeyreğinde yaptıkları alışverişin yaklaşık 10 milyon liralık kısmı için KDV iade başvurusunda bulunurken, bu rakam bu yılın aynı döneminde 26 milyon liraya çıktı. Çinli turistlerin yaptığı ortalama harcama tutarı da 3 bin 238 liraya tırmandı.Şimdi gelelim işin can alıcı noktasına:Her yıl 120 milyon Çinli yurt dışına seyahat ediyor ve yaklaşık 300 milyar dolar harcıyor. Türkiye'ye gelen Çinli turist sayısındaki artışın devam etmesi için özellikle otellerin Çin'in mutfak kültürü konusuna daha fazla önem vermesi gerektiğine dikkat çekiliyor.Hızla artan Çinli turistler nedeniyle bazı oteller kahvaltı menülerine pirinç lapasını ekliyor. Ayrıca Çinliler arasında İngilizce konuşanların az olması nedeniyle otellerin Çince konuşabilen eleman istihdam etmesi de Çinli turist pastasından daha fazla pay almak için gerekli görülüyor.Son bir not:DEİK Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Murat Kolbaşı, hayata geçirdiği ‘Kuşak ve Yol’ projesi nedeniyle Çin'in Türkiye'ye ilgisinde bir artış yaşandığını belirterek, "65 ülkeyi kapsayan bu projede Türkiye doğu ile batı arasında önemli bir köprü. O nedenle hem turizm hem ulaşım hem lojistiğe uzanan alanlarla ilgileniyorlar. Ayrıca AVM ve liman gibi alanlardaki yatırımlara da bakıyorlar. Fırsat varsa bu alanlara yatırım yapacaklar" diyor.Biz, Çin ile olan ilişkileri ve Çin’den gelecek turist sayısını önemsiyoruz. Bu konuda daha ciddi ve tutarlı çalışma yapılması ile bunun bir rüya olmaktan çıkacağına da inanmaktayız. Konu ile ilgili yazılarımıza devam edeceğiz.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Dış politikada iki büyük sorun...

Türkiye’nin dış politika anlamında şu anda önünde iki büyük sorun var. Birincisi Amerika ile olan ilişkilerin seyri, ikincisi da Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ile olan ilişkilerdeki tıkanıklılardır. Amerika ve AB ile olan sorunlar çözülmeden dış politikadaki tıkanıklıkların da sürebileceği görüşündeyiz. Amerika ile sorunlarımızı tek bir kaleme indiremeyiz. Rusya’dan alacağımız S-400 savunma sistemleri konusunda dost ve müttefikimiz adeta bizi tehdit ediyor. “Bu savunma sistemlerini alırsanız F-35’leri size satmayacağız ve geniş bir silah ambargosu uygulayacağız” diyorlar. Daha açık bir ifade ile Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerinin sınırlı olması isteniliyor. Bölgede İran ile olan sıkı işbirliğimizden bile rahatsızlıklar dile getiriliyor. Dost ve müttefikimiz Amerika ile olduğu kadar AB ile olan ilişkilerimizde de gerginlikler sürüyor. Birçok konuda AB ile sıkıntı yaşıyoruz. Şimdi, bunlara bir yenisi daha eklendi. Nasıl mı? 3.5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle (AB) gerçekleştirmek istediği Gümrük Birliği'nin genişletilmesi müzakereleri AB'nin aldığı son kararlarla çıkmaza girdi. Türkiye'nin katılım müzakerelerinin durakladığını ifade eden AB tarafı, fasılların mevcut durumda açılmasının ve Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesinin mümkün olmadığını açıkladı. Konu AB Genel İşler Konseyi'nin 26 Haziran’da gerçekleştirilen toplantısında ele alındı ve Türkiye ile Gümrük Birliği'nin genişletilmesi yönündeki müzakerelere şu an için başlanamayacağı kararı alındı. Avrupa, bugüne kadar Türkiye’ye karşı aldığı skandal kararlara böylece bir yenisini daha eklemiş bulunuyor. AB’nin aldığı skandal kararı, Ankara'da büyük tepkiyle karşılandı. AB Genel İşler Konseyindeki Türkiye kararlarının ardından AB'nin tutumunu "ikiyüzlülük ve tutarsızlıktır" olarak değerlendiren Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Genel İşler Konseyi'nin Türkiye'ye ilişkin son kararının bir kez daha Birliğin Türkiye'ye karşı ön yargılı ve hakkaniyetle bağdaşmayan tutumunu yansıttığı bildirildi. Açıklamada, "Söz konusu kararlarda, ülkemizin adaylık statüsüne halel getirilmemekle birlikte, 'AB Genişlemesi' bahsinde katılım sürecimizin devamının anlamsız bir sebep-sonuç ilişkisi içinde yeni koşullara bağlanmasını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz" ifadelerine yer verildi. AB Genel İşler Konseyi’nin 26 Haziran'da kabul ettiği Türkiye ile Gümrük Birliği'nin genişletilmesi yönündeki müzakerelere başlamama kararının AB’nin kolektif aklının ne kadar karışmış olduğunu gösterdiğini söyleyen AB Bakanı Ömer Çelik ise "AB bu açıklaması ile 18 Mart anlaşmasına uymayacağını ilan etmiştir. AB'nin ülkemize karşı seçici ilişki biçimini kabul etmiyoruz" dedi. 26 Haziran'da Lüksemburg'ta toplanan AB Genel İşler Konseyi, aralarında Türkiye Karadağ, Sırbistan'ın da bulunduğu 6 ülkenin AB'ye üyelik sürecindeki ilerleme durumunu değerlendiren bir sonuç bildirgesi yayımlamıştı. Türkiye'nin bir aday ülke ve kilit bir ortak olduğu belirtilen söz konusu bildirgede, Türkiye'nin sığınmacı krizine yönelik "yapıcı işbirliğinin" somut sonuçlar getirdiği belirtilirken, 18 Mart AB-Türkiye sığınmacı mutabakatının uygulanmaya devam edilmesi gerektiği belirtildi. Mutabakat sayesinde yasa dışı göçün ciddi şekilde azaldığı, Ege Denizi'ndeki ölümlerin önlendiği biliniyor. Bu konuda Türkiye zaten üzerine düşenleri de yerine getirmişti. "Konsey, 3.5 milyondan fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ve bu kişilerin ihtiyaçlarını karşılayan Türkiye'nin önemli çabalarını takdir ediyor" ifadesinin yer aldığı bildirgede, AB'nin Türkiye'ye bu alanda maddi ve teknik desteğinin süreceği kaydediliyor ama, yine de AB, Türkiye ile olan ilişkilerine sınır koymaktan geri kalmıyor. Bildirgede bazı eleştirilere de yer veriliyor ve, Türkiye'nin hukukun üstünlüğü ve temel özgürlükler konusundaki eksiklikleri gidermesi gerektiği savunuluyor. "Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Ege Denizi'ndeki faaliyetleri yasa dışı olarak" tanımlanarak kınandığı bildirgede, Türkiye'nin katılım müzakerelerinin hâlihazırda duraklama noktasında olduğu belirtilerek, fasılların mevcut durumda açılmasının ve Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesinin gündemde olmadığı ifade ediliyor. Hiç kuşkusuz sorunlar bu kadarla sınırlı değil. Onlarca sorun var. Bunlar nasıl çözülecek, Türkiye nasıl adımlar atacak? Yeni kurulacak sistemde öncelikli dış sorunlarımızın daha çok baş ağrıtacak niteliklere kavuşabileceğini de görebilmekteyiz. necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz

Bodrum'un değerleri...

Turizmimizin başkenti Bodrum’da geçen yıl sıklıkla yapılan bazı festivaller büyük ilgi gördü. Genellikle Bodrum’un zengin ot çeşitlerinin tanıtıldığı “Ot Festivalleri”ni en öne oturtmak gerekiyor. Sanıyoruz, önümüzdeki dönemlerde bu festivaller daha oturmuş ve profesyonel bir anlayışla devam ettirilecektir. Bodrum’da gerçekleştirilen festivallerin Bodrumlular kadar ilçeye gelen yerli ve yabancı turistlerce de ilgi ile izlendiğini vurgulayalım. Söz konusu Bodrum, tanıtım ve festivaller olunca Bodrum Belediyesi’nin bu festivallere verdiği desteği de yazmadan geçemeyiz. Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ve ekibi, turizmin başkentinin değerlerinin korunması ve önem kazanması yönünde büyük çaba gösteriyor. Hakkını vermek gerekir. Yazımızda Bodrum’un değerlerinden söz ederken, bu yörenin hamur işlerinden de söz etmek gerektiğini düşündük. Ege’nin en güzel ve lezzetli hamur işleri, börekleri, Bodrum otları ile bütünleşince bir başka değer kazanıyor. O halde Bodrum’da Ot Festivalleri olur da börek ve hamur işleri festivalleri neden olmasın? Şimdi yazımızın asıl konusuna geçelim: Bodrum’da iki yıldır hizmet veren ve su böreği konusunda giderek adını duyuran “Böreği Su, Su Böreği” aile işletmesi var. Halil Sarsılmaz, annesi ile küçük işletmesinde gerçek tereyağlı su böreğini Bodrumlularla tanıştırmanın keyfini çıkarıyor. Özellikle otların bol ve yoğun olduğu dönemlerde Bodrum otlarından yaptığı tereyağlı su börekleri ile de adını duyuruyor. Gümüşlük’ün yerlisi ve tam bir Bodrum aşığı olan Halil Sarsılmaz’ın en büyük özelliği, ürettiği böreklerde kullandığı malzemelerin kaliteli ve yerel olması konusundaki duyarlılığıdır. Kaliteden kesinlikle ödün vermiyor. Bunu ilke haline getirmiş. Bu kadar mı? Tabii ki hayır. Su böreğinin hemen her çeşidini Halil Sarsılmaz’ın işletmesinde bulmanız mümkün. Otlu böreklerin yanında mantarlı, kıymalı, kaşarlı, beyan peynirli su böreklerinin yanında oklavadan çekme, baklava tatlı çeşitleri ile de Bodrum’un geçmişini günümüze taşıyor. Sık uğradığımız ve çeşitli ürünlerden tattığımız Böreği Su, Su Böreği’ne son gidişimizde bir sürprizle karşılaştık. Ne mi oldu? İşletmenin sahibi Halil Sarsılmaz’dan dinleyelim: “ Bodrum’a ben de bir katkıda bulunmak istiyorum. Bodrum’un tanıtımında önümüzdeki sonbaharda Belediye’den de destek sağlayarak geniş çaplı bir festivale imza atmaya hazırlanmaktayım. Bodrum’un hamur işleri meşhurdur. Börek, katmer, gözleme, mantı ve diğer hamur işlerinin de katkısı ile bir “Bodrum Börek ve hamur işleri, Festivali” ile ilçemizin tanıtımına ve turizmine katkı sağlayarak bir görevimiz daha yerine getirmek için şimdiden çalışmalara başladım. Bunun için de çekirdek bir komite oluşturup, neler yapmamız gerektiğini masaya yatıracağız. Bunun son derece yararlı olacağını düşünüyorum. Bu konuda Bodrum’u sevenlerden de destek beklemekteyim.” Bodrum’da çeşitli hamur işleri ile uğraşan işletmelerin sahipleri ve yetkilileri ile bir araya gelinmiş, komite oluşturulmuş. Önümüzdeki Eylül ayının sonu, Ekim ayının başı gibi 3 gün sürebileceği hesaplanan bir “Bodrum Börek ve hamur işleri Festivali”nin temelleri atılmış. Festival kapsamında stantlar açılacak, Bodrum Halk oyunları gösterileri yapılacak, börek ve hamur işlerinin nasıl yapıldığı gösterilerle sunulacak, tadımlar yapılacak. İşin ustaları hamur işleri konusunda konuşmalar ve açıklamalar yapacak. Börek, çörek, hamur işleri bizim işimiz değil. Ancak, Bodrum’a ve tanıtımına gönül vermiş birisi olarak gazeteci kimliğimizle böylesine bir etkinliğe hizmet etmek bizim de görevimizdir. Hiç kuşkusuz alanımızda bu güzel düşünceye destek vermeye çalışacağız. Bu festivalin ilkinde belki beklentiler karşılık bulamayabilir. Bunun ilk ve bir deneme niteliği taşıması nedeni ile yapılması planlanan sempozyumların, söyleşilerin ve diğer bazı programların devamında Bodrumlularla buluşturulacağı inancındayız. Ancak, böylesi bir festivalin olması adın atılan adımın önemli olduğunun altını çizmek isteriz. Bunun Bodrum için önemli olabileceği görüşündeyiz. Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde bu adımı atan Halil Sarsılmaz ve komiteyi oluşturanları yürekten kutlamak istiyoruz. Her zaman olduğu gibi böylesine bir girişimi destekleri ile zirveye çıkarabileceğine inandığımız Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’u ve ekibini de aynı duygularla kutluyoruz. necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz

Rus turist yüzleri güldürecek...

2018’in yeni bir rekor yılı olacağını söyleyen turizmciler 6 milyon Rus’un Türkiye’ye gelmesini bekliyor. Türkiye’ye turist akını tarifeli uçuşlarda da büyük artış meydana getireceği düşünülüyor. Geçen turizm sezonunda Rusya’dan beklenen turist gelmemişti. Bu sezon bunda önemli değişikliklerin olabileceği belirlendi. Çünkü Turizm sektörü, geçen yıl yaşanan ‘Rus turist patlamasına’, uçak kiralamada hazırlıksız yakalanmıştı. Bu yıl ise 6 milyon Rus beklentisiyle tarifeli uçuşlar rekor sayıda arttığına dikkat çekiliyor. Geçen yıl beklenmeyen artışların ardından birçok tur operatörü uçak temininde sorun yaşamıştı. Ancak bu kez tur operatörleri charter uçuşlarının yanında daha önceden yaptığı anlaşmalarla tarifeli uçuşlara yöneldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre, 2017’de Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı 4 milyon 715 bin 438 kişi oldu. Rusya pazarındaki olumlu seyir 2018'de de devam ediyor. Nisan ayı sınır giriş istatistiklerine göre, 2018'in ilk dört aylık döneminde Rusya’dan gelen ziyaretçi sayısı Rusya pazarı açısından rekor yıl olan 2017'nin aynı dönemine göre yüzde 63.9 oranında artış göstererek 524 bine ulaştı. Rusya’dan İstanbul’a gelen ziyaretçi sayısı ise yüzde 72 artarak, 196 bin 474 kişiye yükseldi. Rus turistlerin önemli tatil rotası olarak görülen Antalya’daki otellerin bu nedenle doluluk oranlarında da artışlar bekleniyor. TÜRSAB’ın verilerine göre yılın ilk 5 ayında Rusya’dan gelen turist sayısı geçen yıla göre yüzde 46’lık bir artışla 1 milyon sınırını aşarak rekor kırdı. Sadece Mayısta 740 bin Rus turist Antalya’yı ziyaret etti. 1 Nisan-1 Mayıs 2018 tarihleri arasında Antalya Havalimanı’na inen uçak ve yolcu sayılarına baktığımızda 2015’ten daha yüksek rakamlara ulaşıldığını görüyoruz. Aynı dönemde 2015 yılında 3 bin 776 uçak, 616 bin yolcu Antalya’ya inmişken, 2016’da 2 bin 353 uçak, 373 bin yolcu, 2017’de 3 bin 47 uçak, 517 bin yolcu indi. 2018’de ise bu sayılar 3 bin 895 uçak, 710 bin yolcuya yükseldi. Yani 2018 Nisan ayında geçen yıla göre yaklaşık yüzde 37, 2015’e göre ise yaklaşık yüzde 15 artış kaydedildi. Corendon Turizm Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Yıldıray Karaer, bu yıl, son yılların en başarılı sezonu olan 2015 yılı seviyelerinde bir turizm sezonu geçireceklerini söylüyor. Tur operatörlerinin her zaman Türkiye paketi satmak arzusunda olduklarını savunan Karaer, “Çünkü Türkiye fiyat kalite dengesi açısından önemli bir pozisyonda” diyor. Geçen yıl Temmuz ayında Türkiye’ye talebin patladığını, havayolu firmalarının bu duruma hazırlıksız yakalandığını ifade eden Karaer, gelişmelerle ilgili olarak da şunları söylüyor: “Tur operatörleri Türkiye’ye uçacak uçak bulmakta zorlandı. Fakat hem tur operatörleri hem de havayolu firmaları 2018 için önlemlerini aldılar” ifadesini kullandı. Kendilerinin de grup bünyesindeki Corendon Airlines ile talep artışının sinyallerini erken almış bulunuyoruz. Bu nedenle de geçen yılın sonlarında Antalya’ya Avrupa’dan sunacağımız direkt uçuş sayısını yüzde 50 artırarak uçuş gerçekleştirdik. Meydan sayısını da 1’den 4’e çıkardık. Geçen yıl tespitlerine göre satışların beklenenin üzerinde gerçekleşmesinden dolayı talep ve arzın örtüştüğü bir yıl olduğunu da söyleyebiliriz.” Atlasglobal Genel Müdür Yardımcısı Nevzat Arşan, Bu yıl Türkiye 36 milyon yabancı turist beklediğini ve bu turistlerin çok önemli bir bölümünün de Rusya, BDT ülkeleri, İran ve Almanya’dan geleceğini ifade edip, şu açıklamayı yapıyor: “Bu çerçevede, öncelikli olarak, Türkiye turizm hedeflerine katkı sağlamak adına Antalya ve Dalaman bölgelerine yaptığımız uçuş sayısını artırıyoruz. Bununla birlikte geçtiğimiz yıl, BDT ülkelerinden uçuşumuz olan şehir sayısını 15’ten 20’ye, 80 olan haftalık sefer sayımızı ise 240’a çıkarıyoruz” dedi. Tur operatörlerinin de yaz sezonuna hazır olduğunu düşündüklerini kaydeden Arsan, birçok operatörün tarifeli havayollarından garanti koltuk satın alıp bunu tur paketi oluşturmak için kullandığını belirtti. Pegasus Havayolları CEO’su Mehmet Nane de geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Rus turist sayısında artış olduğunu ifade ederek, “Bu artışlar tarifeli uçuşlara da aynı oranda yansıyor. Biz de yoğun artışı gözlemliyoruz. Bu artışın devam edeceğini düşünüyoruz.” Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin yeniden tesis edilmesiyle birlikte 2017 yılında Rus turistlerin Türkiye talebinde çok ciddi bir yükseliş kaydedildiğini ve Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı tarihin en yüksek seviyesine ulaştığını hatırlatan TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, Türkiye’nin, Rusya vatandaşları için en önemli turizm destinasyonu olma rolünü sürdürdüğünü belirtiyor. Rusya ve Türkiye arasında charter uçuşlarla ilgili şu anda bir sıkıntı olmadığını kaydeden Bağlıkaya, “Tur operatörleri kapasite konusunda yaşanabilecek olası yetersizliklere hazırlıklı olabilmek adına tarifeli uçuş gerçekleştiren havayolu şirketleri ile de anlaşma yapıyorlar” açıklamasında bulundu. Bağlıkaya, bu yıl toplam 6 milyon civarında Rus misafiri ağırlamayı öngördüklerini de sözlerine ekliyor. TÜROFED Başkanı Osman Ayık, Rusya pazarında ciddi oranda artış olduğu dile getirerek, “Bu yılsonunda yine çift haneli büyümeyi yakalayacağız. Planlamalar devam ediyor. Charter dışında tarifeli uçuşlarda bloke edilmiş koltuk sayısı da artıyor. Pegasus, Onur, THY gibi birçok havayolunun yanında Rus havayolları da tarifeli seferler yapıyor. Tarifeli seferler, turizmi 12 aya yaymak için önemli” diyerek Rusya’dan gelecek olan turistlerin önemine vurgu yapıyor. necdetbuluz@gmail.com www.facebook.com/necdet.buluz

İsrail'in İran oyunu...

Eski bir CIA Ajanı olan Amerikalı Philip Giraldi, Irak, Libya ve Suriye’deki Amerikan saldırganlığının arkasında İsrail lobisinin olduğunu belirten açıklamaları ile dikkatleri üzerine çekiyor.Şimdiki hedefin ise İran olduğunu, eğer İran’a bir saldırı düzenlenirse bunun tamamen İsrail yüzünden olacağının altını çiziyor. Giraldi, İran’a saldırının yakın zamanda gerçekleşebileceği görüşlerini de kamuoyu ile paylaşıyor.2003’teki Bush çetesinin Irak işgaline karşı çıktığı için teşkilattan ayrılmış olan Giraldi’nin açıklamaları şu gerçeği açık biçimde yansıtıyor:“Özellikle Ortadoğu’daki gelişmelerde Amerika’nın politikalarını İsrail çizmektedir.”Bizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır.İran konusunda son yazdığımız yazılarda İsrail’in yayılmacı politikalarına değinirken, İran üzerinde oynanan oyunların tamamen bir İsrail projesi olduğuna değinmiş ve “Bölgeyi kan gölüne çevirmek için Amerika İsrail’in her istediğini yerine getirmeye çalışacaktır” demiştik.Giraldi’nin, Globalresearch sitesinde çıkan yazısında, yaptığı açıklamaları, içinde bulunduğumuz coğrafyada özellikle ileride nelerin gelişebileceğini görmemiz açısından önemlidir.Dikkat edilecek olursa Amerika, bölgede şimdi İran üzerinde oynuyor. İran’ı bölgede en büyük düşman olarak gören Amerika, önce İran üzerinde ambargo başlatıp, yıpratıp, güçsüzleştirecek ve daha sonra da rejimin çökmesi için düğmeye basacak. Ancak şunu da ekleyelim:Özellikle Amerika’nın müttefikleri AB üyesi ülkeler, gelişmeleri yakından izledikleri için Amerika’nın İran oyununa gelmemeye özen gösteriyorlar.İran’a karşı ambargo çağrısı yapan Amerika’nın bu çağrısına uymayacaklarını açıklayan AB ülkeleri, İsrail’in Ortadoğu’yu kana bulamak için tehlikeli adımlar atmakta olduğunu da söylemekten kaçınmıyorlar.Daha önce Irak, sonra Libya, ardından Suriye’yi çökerten planların İsrail tarafından yapıldığı, şimdiki hedefin ise İran olduğunun görülmesi üzerine Amerika’nın müttefiklerinin de daha dikkatli hareket etmeye başladıklarını da görebilmekteyiz.Dilerseniz, eski CİA Ajanı Giraldi’nin sitesindeki açıklamalarına kısaca göz atalım ve konuyu daha iyi anlamaya çalışalım. Giraldi, özellikle “Küresel para babaları ve bu güçlü lobi sayesinde İsrail’in Filistinlilere yaptığı tüm zulümlerin dünya çapında görmezden geliniyor” diyor.“CIA basamaklarını çıktıkça bir şeyi fark ettim. ABD’deki devasa güvenlik bütçesini yeterince besili ve dolgun tutmak için bir sürü komplo teorisi küresel tehdit hikayeleri üretiliyordu. Türkiye’de görev yaparken, gelen istihbarat raporlarının ağırlıklı olarak İsrail kaynaklı olduğu ve İsraillilerin bunlara kendi gündemlerini sokuşturdukları dikkatimi çekti. Gelen bilgi palavradan ibaret olsa da, gerçek bilgilerle harmanlanıp doğru ve kesin istihbarat havası yaratılıyordu. ABD Hükümeti bu raporlardaki, Arap ve İranlıların temelden güvenilmez ve SSCB ile aynı yatakta olduğu görüşlerini satın almak zorunda bırakılıyordu. Eğer Amerika İran’a karşı bir savaşa girişirse, ki bunun giderek olasılık kazandığını görüyorum. Burada tamamen belirleyici olan İsrail Devleti ve Washington - Wall Street finans ekseni olacaktır. Küresel para babaları ve bu güçlü lobi sayesinde İsrail’in Filistinlilere yaptığı tüm zulümlerin dünya çapında görmezden geliniyor. Trump-Rusya skandalında başroldeki damat Jared Kushner’in pek çok diğer danışman görevden alınıp tasfiye edilirken, adeta bir dokunulmazlık perdesi altında yükselmesi de Kushner’in güçlü İsrail ilişkilerine bağlamak doğru bir teşhis olacaktır. Pentagon’daki Paul Wolfowitz – Douglas Feith ikilisinin daha sonra bu raporların, yeterince değerlendirilmediği edebiyatını kullanarak Irak’ı işgalin zeminini hazırladılar.. Wolfowitz-Feith ikilisinin İsrail istihbaratı ve diplomasisiyle iç içe olduğunu ve bu ikilinin İsrail’in Pentagon’daki temsilcileri olduğunu öğrendim. İsrail’in ABD’nin bir müttefiki olmasının çok ötesinde, ABD’nin Ortadoğu politikalarının temel belirleyicisi olduğunu da öğrendim. Irak’ın haksız işgali öncesi CIA’dan ayrıldım, Çünkü bu olayın temelde İsrail’in çıkarlarını gözetmek için yapıldığını biliyordum.”Daha önce İran’ın içinin karıştırılması olayını anımsarsak, bu ülke üzerinde nasıl bir oyunun sahnelenmeye çalışıldığını daha açık biçimde görebiliriz.İran konusu, hiç kuşkusuz Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiriyor.Bütün bu gelişmelerin çok iyi değerlendirilip, bölge ve İran konusunda yeni politikaların geliştirilmesi gerektiği görüşündeyiz.Görebildiğimiz kadarı ile İran üzerinde akla hayale gelmeyecek planların devreye sokulması için çalışmalar önümüzdeki dönemde de sürecektir.necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz     

"Doğal zenginliklerimizi dünya tanıyacak..."

Necdet BuluzSizlere daha önce daha önce Cumalı Bora adından söz etmiştik. Doğa ile haşır-neşir olmuş, bitkiler üzerinde yaptığı çalışmalarla adından söz ettirmiş bir uzman olan Cumalı Bora, şimdi dünyanın en çok ve çeşitli bitkisine sahip olan ülkemizdeki bu zenginlikleri sağlık ve güzellik alanında dünyaya tanıtma projesi ile karşımıza çıkıyor.Birçok bitki ve çiçekten sabun yapmayla başlayan Cumalı Bora’nın hikâyesi, bugün dünya sağlık ve güzellik alanlarına sıçrayan çalışmaları ile zirve yapmaya başlamış. Yaptığı çalışmaları bazı üniversiteler bünyesinde büyütüp, dünyaya tanıtmaya çalışıyor. Bu konuda da devletten destek ve yardım bekliyor.Bu noktada şunun vurgulayalım:Ülkemizdeki bitki çeşitliliği ve zenginliği, iyi işlenebilirse sağlık, şifa ve güzellik alanlarında kullanılabilir. Yok pahasına elimizden çıkardığımız bu bitkiler, dış ülkelerde işlenip, büyük paralar karşılığı sağlık, şifa ve güzellik alanlarında pazarlanıyor. Biz de bu işlenmiş ürünlere büyük paralar ödüyoruz.Biz niye bunları değerlendirip yapmayalım.İşte Cumalı Bora, bunun mücadelesini veriyor.Sözü fazla uzatmaya gerek yok, Cumalı Bora’nın şu haykırışı içinde bulunduğumuz bitki zenginliğini ortaya koymaya yetiyor:“DÜNYA'NIN ANTİOKSİDANI Türkcistus, en yüksek antioksidan değerlere sahip yenilebilir bitki. 21.YY'IN BİTKİSİ Antiviral, antibakteriyel, antifungal, antitümoral etkiye sahip. MİLLİ KAYNAK, MİLLİ PROJE Akdeniz'den Ege'ye, Marmara'dan Karadeniz'e tüm kıyı şeridimizde doğal olarak yetişen bir cevher. İNSANLIĞA ŞİFA Bebekten hamileye , 7'den 77'ye herkesin tüketebildiği, yan etkisiz şifa kaynağı. SAĞLIKLI, MUTLU NESİLLER İÇİN... Halk sağlığı için çok büyük bir kazanım. Sağlık harcamalarında milyar dolarlık tasarruf. SAĞLIK TURİZMİNİN VEGASI... Sağlık turizminde dünya liderliği. Türkcistus Köyü, sağlık turizminin Vegası... YEŞİL BOR Milli ekonomiye milyar dolarlık girdi; tüm dünyaya şifa ve mutluluk..”Şimdi gelelim, Bora’nın büyük projesine. Bu ne mi, bunu da kendinden dinleyelim:“Kervansaray Hilal İstanbulGül kokulu müjdeye bahis, kadim şehir İstanbul. Yüzyıllar boyu süren bir hasret, yakıp kavuran bir aşk. O hasrete son veren muzaffer, fatih II. Mehmed Han, şehri teslim aldığı an cihana hükmetmeye başladı. Dengeleri değiştirdi. Zira İstanbul dünyanın merkeziydi.Aradan geçen asırlar boyunca dünya dengeleri pek çok kez değişti. İstanbul da. Yaşlandı, hastalandı, yağmalandı hatta hor görüldü. Ta ki evlad-ı fatihan Recep Tayyip Erdoğan önce İstanbul’un sonra kutlu devletin reisi olana dek. Şimdilerde İstanbul yine o arzulanan şehir olmakta. Yeniden dünyanın merkezi. Tekrar hayat bulan İpek Yolu’nun kalbi. Finans, ticaret, ulaşım. Her alanda mega projelerle imar edilirken, “Beşiği olduğum medeniyete bir kez daha ihtiyacın var ey ademoğlu” diye haykırıyor adeta.Hilal İstanbul, bu mega projelere renk katacak, sürdürülebilir değerler ekleyecek bir projedir. İstanbul’u sağlık, alternatif tıp ve şifa alanlarında da dünyanın merkezi yapacak bir adım. Türk-İslam kültürünün simgesidir “hilal”. Mutluluk, sevinç ve dirilişin sembolü. Bir ucunda geçmiş diğerinde gelecek. İbn-i Sina’dan günümüze tıbbın geçmişi ve Türkcistusla, fitoterapiyle geleceği.Hilal İstanbul, Türkcistus köyü, yeni nesil avm kervansarayı, festivalleri, bahçeleriyle Hilal Antalya’nın mega versiyonudur.. Sağlık, turizm ve ticareti birleştiren, farklı iş kolları oluşturan bir konsept. İstanbul’u ziyaret edenlere ve İstanbullulara hizmet edecek; kültürle sağlığı, alışverişle huzuru birleştirecek. İstanbul’u şifa ve mutluluk kapısı yapacak.Avrupa’dan Çin’e uzanan yeni İpek Yolu üstünde geçmişe nispet eden bir kervansaray. Büyük bir ticaret, sağlık, konaklama tesisi. İpek Yolu boyunca yaşayan milyarlarca insana doğal zenginliklerimizi sunacak bir mekan. 3.Havaalanına yakın bir noktada inşa edilecek bu kervansaray ile Hilal Antalya’da yetiştirdiğimiz insan kaynaklarını, enstitüde geliştirdiğimiz yeni ürünlerimizi İstanbul’dan dünyaya açmak mümkün olacaktır.Mazlum coğrafyaları fitne ve fesatla ateşe verip, silah satan mimsiz medeniyetin aksine tüm dünyaya İstanbul’dan şifa, huzur ve kardeşlik ihraç etmek; çiçeklerle, bahçelerle gönül bağlarımızı pekiştirmek için bir alternatiftir.Hilal İstanbul, gelecekte Katar’a, Çin’e ya da Rusya’ya açılacak şubeleriyle küreselleşip, doğal zenginliklerimizi insanlığa ulaştırma ve kültürümüzü başka coğrafyalara nakşetme hedefimizin sıçrama tahtasıdır.Milletimize ve devletimize hizmet edeceğine inandığımız çalışmalarımıza teveccühünüz ve desteğinize teşekkürlerimizi sunarız.”necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz  

Türk Dünyası tek ses...

16-22 Temmuz 2018 tarihlerinde Yalova’da 21. Türk Boyları Kültür Şöleni’ yapılacak. 30 yıldır aralıksız yapılan bu şölenin hazırlıkları da bütün hızı ile sürüyor.YAFEM’in yönetim kadrosundan Muhsin Sevencan, bu yıl düzenlenecek olan şölen ile ilgili açıklamalarda bulundu. Her yıl daha kapsamlı ve profesyonelce yapılan ve Türk dünyasını kuçaklaştıran bu etkinlikle ilgili değerli hocamızın açıklamalarını sizlerle paylaşıyoruz:“YAFEM (Yalova Folklor Eğitim Merkezi ve Gençlik Kulübü)1988 yılında kuruldu. Özlemle planlanan Türk Dünyası Buluşması etkinliklerinin ilki 1998 yılında yapıldı. YAFEM olarak 30 yıldır büyük bir özveri ve fedakârlıklarla Türk Dünyası ortak kültürünün tanıtımına çaba harcamaktayız.Bu uğurda yola çıktığımız yıllarda Türk Dünyası sahasında çalışma yapan STK yok denecek kadar azdı. TİKA, TÜRKSOY ve Akraba Toplulukları ile ilgili devlet kurumları henüz kurulmamıştı.Yalova’da Türk Dünyası’nın birlikteliğine gönül vermiş bir grup genç insan, samimi, beklentisiz ve ilkelerinden taviz vermeyecek şekilde çeyrek asırdan fazla süren bir çalışmayı Türk Kültür Coğrafyası’na armağan etti.Çalışmalarımız belki amatörceydi. Lakin birçok kesim faaliyetlerimizden esinlenerek Türk Dünyası’na yönelik sportif ve kültürel alanda etkinlikler düzenlemeye başladı. YAFEM olarak samimiyetle yürütülen bu tür etkinliklerden her zaman memnuniyet duyduğumuzu ifade ediyoruz.Tek endişemiz aynı amaca hizmet eden etkinlik tarihlerinin birbirleriyle çakıştırılmasıydı. Bu konuda duyarlı davranan STK’lara teşekkür ediyoruz.Bu yıl 16-22 Temmuz 2018 tarihlerinde Yalova’da 21. Türk Boyları Kültür Şöleni’ni gerçekleştirmek için çalışmalarımıza başlamış bulunmaktayız.Şölen kapsamında 12. Türk Dünyası Medya Mensupları Buluşması, 10. Türk Dünyası Şairler Buluşması hazırlıkları da devam etmektedir.Geçmişten bu yana bir idealimiz vardı. Dünya’da halen var olan tüm Türk boylarını Yalova’da bir araya getirmek ve yüzyılın Türk Dünyası kurultayını gerçekleştirmekti. Önceki yıllarda 30 ayrı Türk Boyu’nu bir araya getirmeye muvaffak olduk. Lakin hedefimize henüz ulaşamadık.ABD’den Kızılderililer aramıza katıldı.Doğu Türkistan’ın sürgündeki parlamentosu YAFEM’le birlikte ilk toplantısını Yalova’da gerçekleştirdi.Sayıları azalan Çulım, Dolganlar, Karaylar, Kırımçaklar, Nogaylar, Salarlar, Şorlar, Urumlar, Karapapaklar, Teleütler, Hakaslar, Terekemeler, Ahıskalılar, Altaylar ve daha birçok Türk toplulukları Yalova’ya gelerek Türk Dünyası birlikteliğinin içindeki yerini aldı.Tek bir seferde hepsini bir araya getiremeyişimiz bizden kaynaklanan durum değildi. Yeterli desteği alamadığımız için nihai hedefimize ulaşamadık.“Bu işi nasıl başarıyorsunuz?” sorusu ise çalışmalarımızı yücelten bir bakış açısı olarak her zaman karşımızda durmaktadır.YAFEM, Türk Dünyası’nın gönül insanlarıyla yoluna devam etmektedir. Çin Seddi’nden Balkanlara uzanan coğrafyada yaşayan birçok gönül eri, davetiye aldığında kendi imkânlarından özveride bulunarak Yalova’da buluşmaya gelmekte ve farklı coğrafyalarda yaşayan Türk topluluklarının temsilcileri bir birlerini daha yakından tanıma fırsatına sahip olmaktadır.Bu sayede Türk Kültür Coğrafyası’nda var olan bütün sorunları müzakere ederek YAFEM Türk Dünyası Gazeteciler Birliği vasıtasıyla tüm dünyaya ilan ediyoruz.Halk oyunları gösterileriyle azınlık ve özerk cumhuriyetler kültürlerini sergilerken al bayrağın yanında öz bayrağının sevgisini yaşamakta, milli kimliğini en güzel şekilde tanıtma imkânı bulmakta ve onların bu konudaki çabaları bizim çalışma azmimizi daha da yükseltmektedir.YAFEM, Doğu Türkistan’dır. Batı Trakya’dır. Irak ve Suriye’deki Türkmenlerini sesi, gözü ve kulağıdır.Kırım’ın haykırışıdır.Türk Cumhuriyetleri arasında köprüdür.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının daim olmasına tükenmez bir azimle bağlıdır.Rusya, Bulgaristan, Romanya, İran, Afganistan, Çin gibi ülkelerdeki Türk azınlıkların dünya insanlığına ulaşan iletişim bağıdır.YAFEM, Al Bayrağı beş yüz milyonluk Türk coğrafyasının semalarında dalgalandırmayı başarmış ve mazlum durumda yaşayan soydaşlarımızın sesidir.Geldiğimiz noktada, dilde ve fikirde işbirliği alanına ciddi katkılarda bulunduğumuz aşikârdır. Ekonomik alanda birlik konusu ise elbette devletimizin gücüyle yürütülmesi gereken bir konudur ki bu alanda ciddi çalışmalar yapıldığını sevinçle duymaktayız.2018 yılında yeniden buluşma çağrımıza şimdiden destek veren gönül dostlarımıza, katkı sunan kurumlarımıza, Yalova Belediyesi’ne, İl Özel İdaresi’ne, YTSO ve Kültür Bakanlığımıza şükranlarımızı sunarken bu sahada hizmet veren devlet kurumlarının da yakın ilgisini arzu etmekteyiz.16-22 Temmuz 2018 tarihlerinde 21. Türk Boyları Kültür Şöleni’nde Yalova’da buluşmak dileklerimizle YAFEM olarak ok burcundan yay burcuna, dünyadaki tüm Türk topluluklarına selamlarımızı sunuyoruz.”necdetbuluz@gmail.comwww.facebook.com/necdet.buluz