turkicmedia

TurkicMedia

Turkicmedia.com admin

iletişim: info@turkicmedia.com

TurkicMedia yazarımız Gökhan Güler sputnik'e konuştu; Yunanistan Türk Akimi'na girebilmek için East-med blöfü çekiyor

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yorgos Katrungalos’a göre Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın son Moskova ziyareti sırasında Türk Akımı doğalgaz boru hattının Avrupa güzergahları da görüşülmüştü.Yunanistan’ın, Türkiye’den Avrupa’ya akacak olan Rus doğal gazının Yunan topraklarından geçmesini istediği bilinmektedir. Ancak Atina bu konuda yalnız değil. Bulgaristan da “Türk Akımı” projesi kapsamında transit ülke rolünü üstlenmek istiyor. Yunanistan’la zor ve karmaşık ilişkileri olan Türkiye’nin bu konuda ne düşündüğü merak edilmekte.Konuyla ilgili Sputnik’e konuşan KKTC’nin Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri (Cumhuriyet Meclisi eski Özel Kalem Müdürü), TurkicMedia yazarımız, enerji uzmanı Gökhan Güler, şu değerlendirmelerde bulundu.Son dönemde Yunanistan’ın, Türk Akımı Projesine dahil olma çabalarını arttırarak East-Med Projesinden uzaklaştığı gibi görünüyor. Peki, Türkiye, Yunanistan ile olan ilişkileri göz önünde tutulursa, Yunanistan’ın Türk Akımı Projesine dahil olma perspektiflerini nasıl değerlendiriyor?Öncelikle en başta şunu ifade etmek gerekir: Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinin Avrupa’ya taşınabilmesi maksadı ile gündeme getirilmeye çalışılan East-Med projesi rekabet edebilirlikten uzak siyasi bir projedir. East-Med projesinin izleyeceği açıklanan güzergah bakımından projenin fiziki ve güvenlik durumları göz önüne alındığında projenin uygulanabilirliği, konunun uzmanları açısından pek mümkün görünmemektedir. Gerek fiziki, gerek güzergah, gerek güvenlik ve gerekse bölgedeki sınırlı hidrokarbon kaynaklarının Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya taşınması rezerv miktarı bakımından ciddi riskler içermesi nedeniyle East-Med projesi, konunun uzmanlar tarafından rasyonel görülmemektedir. East-Med projesi, öyle anlaşılıyor ki, blöf olarak ileri sürülerek kağıt üzerinde kurgulanmış bir proje.Öte yandan East-Med projesi ile sözde Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır Gazı Avrupa’ya taşınmak isteniyor. Bu üç ülkenin hidrokarbon kaynakları birleşse dahi Rus gazı ile boy ölçüşmesi ve dolayısı ile rekabet edebilmesi mümkün görünmemektedir.Enerji konusunda Türkiye, Yunanistan’a karşı sağduyulu bir yaklaşım ortaya koyuyor. Bunu TANAP projesinin devamı olan TAP projesinde görmek mümkün. Bununla birlikte Türkiye, Yunanistan’ın da içerisinde bulunduğu East-Med projesine karşı ihtiyatla yaklaşıyor.Türkiye, Yunanistan’ın Türk Akımı projesine katılımı konusunda tabi ki Rusya ile istişare edecektir. Türk Akımı projesinde Türkiye’nin sınır komşusu olan hem Yunanistan hem de Bulgaristan’ın yer alması söz konusudur. Türk Akımı büyük bir proje olması açısından her iki ülke de bu proje içerisinde uygun şartlar oluşması içerisinde yer alabilecek gibi görünüyor. Şu anda Yunanistan, Bulgaristan’ın yerine direk kendisi yer almak istemektedir. Sonuçta her iki ülke hem Türkiye ile sınır komşusu hem de AB üyesidir. Dolayısıyla bu tür konular, uygun şartlar oluşması ve uzlaşı ile çözülebilecek konulardır.Dediğiniz gibi Yunanistan, şu anda TAP boru hattıyla TANAP'ın içerisinde. Yani Yunanistan'ın Türkiye ile enerji transferi alanında bir işbirliği var. Öte yandan Yunanistan'a alternatif olarak Bulgaristan da var karşımızda. Sizce sonunda hangi güzergah tercih edilecek?TANAP projesinin amacı, Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki Şah Deniz 2 Gaz Sahası ve Hazar Denizi’nin güneyindeki diğer sahalarda üretilen doğal gazın öncelikle Türkiye’ye, ardından Yunanistan’ın TAP boru hattı üzerinden Avrupa’ya taşınmasıdır. Yunanistan, TAP ile TANAP projesinin içerisinde yer almasına karşılık, TANAP projesine rakip olarak gösterilmeye çalışılan EAST-MED projesinin de içerisindedir.Yunanistan, Türk Akımı içerisinde yer alabilmek için East-Med kartını ileri sürebilir. Ama bu durumda İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti, Mısır ve AB’nin tepkisiyle karşı karşıya kalacaktır.Türk Akımı çok büyük bir proje. Bu projenin Bulgaristan üzerinden yapılacağı yönde basında bazı iddialar çıktı. Projenin ana aktörleri isterlerse belki de hem Bulgaristan hem de Yunanistan güzergahı aynı anda kullanılabilir.Bulgaristan şunu söyleyebilir: TAP farklı bir proje olsa da Yunanistan onun içinde. Türk Akımı’nda ise biz tercih edilmeliyiz. Bu nedenle Türk Akımı konusunda öyle anlaşılıyor ki, daha pekçok istişare yapılarak bazı uzlaşmalar aranmaya çalışılacaktır.https://tr.sputniknews.com/

Türk Dünyası Genel Temsilcimiz Sayın Gökhan Güler Kazakistan’ın ilk dijital dergisi ULYS’ta "Türk Konseyi’nin Geleceğe Yönelik Hamleleri ve Beklentiler " konusunu yazdı…

Eylül ayı içerisinde yayın hayatına başlayan Kazakistan’ın ilk dijital dergisi olma özelliği taşıyan "ulys" Kazakistan Halkları Dil Bayramı ve Alaşın Aydınlatıcı Önderi Ahmet Baytursınoğlu'nun doğum gününe ithafen 5 Eylül 2018 günü yayın hayatına başladı. Güler’in yazısının da yer aldığı Ulys dijital dergisinin ikinci sayısı 7 Ekim 2018 günü yayınlandı. Hatırlanacağı üzere TurkicMedia’nın Yönetim Kurulu Üyesi ve Türk Dünyası Genel Temsilcisi Gökhan Güler Eylül ayı başında Kırgızistan Devletinin davetlisi olarak Kırgızistan’a yapmış olduğu ziyaret çerçevesinde Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ni de yakından izlemişti.  ULYS dijital dergisini ücretsiz olarak takip etmek isteyenler I Phone model telefonlar için AppStore https://itunes.apple.com/us/app/ulys/id1254960265 adresinden veya Samsung model android telefonler ise PlayStore https://play.google.com/store/apps/details?id=com.publishing.ulys adresinden indirerek takip edebiliyorlar.  Gökhan Güler’in Kazakistan’ın ilk dijital dergisi ULYS’ta yayınlanan yazısı;TÜRK KONSEYİ’NİN GELECEĞE YÖNELİK HAMLELERİ VE BEKLENTİLERЖуырда ғана Қырғыз Республикасында Түркі Кеңесінің VI саммиті болып өтті. Осы жиынға қатыста Солтүстік Кипр Түрік Республикасы атынан қатысқан белгілі журналист Көкхан Гүлердің түркі әлемінің болшағына қатысты пікірлері. Түрік Кеңесінің болашаққа бағытталған ұмытылыстары мен күтіп отырған нәтижелері» атты сараптамада саммитте мемлекет басшыларының ұсыныстары мен жалпы жұмыстары баяндалады.Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin (Türk Konseyi) 6. Devlet Başkanları Zirvesi bu yıl Kırgızistan’ın Issık Göl kıyısında bulunan Ruhordo Cengiz Aytmatov Kültür Merkezi’nde yapıldı. Zirveye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden gazeteci olarak katılarak yakından takip edebilme imkânına sahip oldum. Türk Konseyi’nin en önemli temsil organı olan Devlet Başkanları Zirve’sinde ortaya konan bazı önemli tespit ve öneriler…Zirve’de Devlet Başkanlarınca geleceğe dönük olarak yapılan öneriler ağırlıklı olarak en başta ekonomik, diplomatik, güvenlik ve kültürel işbirliği konularında oldu.Kırgızistan’ın ev sahipliğinde  "Gençlik İşbirliği ve Ulusal Spor" temasıyla düzenlenen 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne bu yıl Özbekistan "onur konuğu" ve Macaristan ise "gözlemci ülke"  sıfatı ile ilk kez katıldılar. Bilindiği üzere Özbekistan ve Türkmenistan Türk Konseyine kurucu üye olmadıkları gibi sonraki süreçte de resmi olarak üyelik başvurusunda bulunmamışlardı. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuyla ilgili olarak girişimlerini karşılıksız bırakmayarak 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne katılarak Türk Konseyi’ne resmi üyelik başvurusunda bulunarak Türk Konseyi bünyesindeki "ortak turizm paket programı" çerçevesinde Hive şehrini Türk Dünyası Kültür Başkenti yapmayı önerdi.Hatırlanacağı üzere Mirziyoyev,  Erdoğan ile Teşkent’te yapmış oldukları görüşmenin ardından "Bişkek’te yapılacak olan zirveye katılma kararıaldık" açıklamasında bulunmuş, Ankara’da yapılan görüşmenin ardından da "Türk Konseyi binasının önündeki Bayrak direğinde kendilerine ayrılan yeri en kısa zamanda dolduracağız" yönünde benzer bir açıklamada bulunmuştu.6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne Özbekistan yanında ayrıca sürpriz bir şekilde Macaristan’da katılarak gözlemci üyelik başvurunda bulundu. Macaristan Başbakanı Viktor Orban 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Devlet Başkanları Zirvesi’nde yapmış olduğu konuşmasında, Macaristan’ın Türk kökenini koruduğunu ifade ederek, "Biz Macarca konuşuyoruz. Bu Türk diliyle bağlantısı olan eşsiz bir dil. Hıristiyan dinini aldık, fakat Kıpçak-Türk ilkeleri üzerinde duruyoruz" açıklamasında bulunmasının yanında Kazakistan ile yakın işbirliği içinde olduklarına dikkat çekerek üye diğer ülkeler ile de aynı şekilde yakın işbirliği içerisine girmeye hazır olduklarını ifade etti.6. Devlet Başkanları Zirvesi’nin açılışında konuşan ev sahibi Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, "Ortak tarih, kültür ve dil temelinde kurulan Türk Konseyi'nin bugünkü zirvesi Türk dünyasının yüzyıllarca süren dostluğunu yeni bir seviyeye çıkartarak yeni birsayfa açacaktır.  Türk Konseyi'nin coğrafi olarak genişlemesi konseyi güçlendirecektir. Kardeş Türkmenistan'a da bu bağlamda kapılarımızın açık olduğunu belirtmek istiyorum. Konsey üyesi ülkelerin ekonomik işbirliklerini artırmaları gerekiyor" vurgulamasında bulundu.Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, zirvede yaptığı konuşmasında "Türk Konseyi'ne üye ülkeler arasındaki ticaret hacmi son iki yılda yüzde 22 arttı. Devletlerarasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri daha da geliştirmek gerekiyor. Üye ülkelerin transit potansiyellerini tam anlamıyla kullanılması gerekiyor. Batı ile Doğu'yu, Güney ile Kuzey'i birleştiren halklarız, bu bizler için büyük bir avantajdır. Özellikle ulaştırma ve denizcilik alanındaki kuruluşların daha etkin çalışması gerekiyor. Türk âleminde Farabi, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Nizami, Fuzuli, Cengiz Aytmatov gibi büyük insanların olduğunu anımsatarak Türk Konseyi çerçevesinde Türk Dünyasının 100 İnsanı projesini ve Türk Dünyasının Tarihi Yerleri" vb bazı önemli kültürel projeleri önerdi.TC Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuşmasında "Bugün bizleri bir araya getiren sadece dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz değil, güvenli ve müreffeh bir geleceği hep birlikte inşa etme arzu ve irademizdir. Refahımızı ilerletmek, kalkınma hamlelerimizi başarıya ulaştırmakveyüzleştiğimizsorunlarlaetkinbirşekildemücadeleetmekiçingüçbirliğiyapmamızşarttır.Uluslararasıticaretindolaraolanbağımlılığı, artık karşımıza bir engel olarak çıkmaya başladı. Biz bu konuda kendi para birimlerimizle ticaret yapılması seçeneği üzerinde yoğunlaşmayı öneriyoruz. Çağımız bize ulaştırma ve iletişim ağlarının geliştirilmesi için de önemli imkanlar sunuyor. Bu bakımdan Kafkasya ve Orta Asya'yı aşarak Çin'e kadar ulaşan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor girişimine önem veriyoruz. Türk Konseyi'nin İslam İşbirliği Teşkilatı, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve diğer çok taraflı platformlar ile eşgüdüm içinde faaliyet göstermesine önem veriyoruz.  Dolara bağımlılık uluslar arası ticarete engel olmaya başladı. Kendi para birimimizle ticaret yapmaya yoğunlaşmayı öneriyoruz" dedi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise konuşmasında "Türk Konseyi'ne üye tüm ülkelerle sıkı işbirliği yürütüyoruz. Bu durum her geçen gün daha da güçlenmektedir. İlişkilerimiz siyasi, ekonomik, ticari, enerji ve ulaştırma alanlarını kapsamaktadır. Gelecekte, uluslar arası kurumlarda karşılıklı destek konusunda ek adımlar atmamız gerektiğini düşünüyorum. Bölgesel güvenlik konuları büyük önem taşımaktadır" dedi. Görüldüğü üzere Türk Konseyi ağır ama emin adımlarla ekonomik anlamda sağlam temeller üzerinde kararlı bir şekilde büyüyerek genişlemekte kararlı görünüyor. Konsey ekonomik işbirliğinin(başta enerji kaynakları olmak üzere) artırılması hamlelerinin yanında bölgesel güvenlik, diplomatik anlamda birlikte hareket edebilme, uluslar arası örgütlerde, turistik ve kültürel alanda daha yoğun işbirliği içerisine girme plan ve projeleri mevcuttur. Alınan kararların ivedi bir biçimde hayata geçirilerek başarıya ulaşılması Türk Dünyasının en büyük beklentisidir.Ancak, Türk Konseyi’nden beklentileri olan ve Konsey’e üye olmayan ya da olamayan Türk Dünyası içerisinde bulunan birçok ülke ve topluluk mevcuttur. Türk Konseyi’nin kendileri ile ilgili en başta hayati konuları Konsey’de görüşerek etkin bir biçimde alınacak kararları kamuoyu ile paylaşılacağı gibi bir beklenti içerisindeydiler. Lakin böyle bir durum olmadı. Yeri gelmişken bunu belirtmek istedim! Sonuç olarak 6. Devlet Başkanları Zirvesi’nin bir sonraki toplantısının Azerbaycan’da,  Genel Sekreterlik görev süresi tamamlanan Azerbaycanlı Ramil Hasanov’un yerine Kazakistan'ın eski Tahran Büyükelçisi Bagdad Amreyev'in getirilmesine, 4. Dünya Göçebe Oyunları’nın 2020’de Türkiye’de yapılması yönünde bir takım kararlar alınarak tamamlanmıştır. 2019’da Azerbaycan’da yapılacak olan 7. Devlet Başkanları Zirvesi’nde bakalım ne gibi yeni gelişmelerle karşılaşacağımızı bekleyip hep birlikte göreceğiz…  Gökhan GÜLER, Gazeteci Yazar, TurkicMedia Türk Dünyası Genel TemsilcisiKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Bu yazı 7 Ekim 2018 tarihinde Kazakistan’da yayınlanan Ulys dijital dergisinde çıkmıştır. )

ABD'nin önü alınamayan Çin kabusu

Pentagon'un ABD Kongresi'ne sunduğu rapor, Trump'ın Türkiye, Almanya, İran gibi ülkeleri hedef alan hezeyanlarının hem Washington'un resmi politikasının bir parçasını teşkil ettiğine hem de bu hezeyanların kaynağının Çin olduğuna işaret ediyor.İSTANBUL - MEHMET A. KANCIUluslararası toplumun liderleri, kanaat önderleri ve Trump'ın Twitter saldırılarına hedef olan ülkelerin vatandaşları, bugünlerde tek bir soruya odaklanmış durumda: “Trumpne yapmak istiyor, bu adamdan kurtulabilecek miyiz?”Beyaz Saray'da ikinci yılını tamamlamaya yaklaşan Trump, bugüne kadar her an görevden alınmanın eşiğinde bir “eksantrik” olarak takdim edildi. Fakat ticaret savaşlarına ilişkin söylemlerine, ABD'nin yönetim kademelerinden cılız bir muhalefetle mukabele edilmesi ve müttefiklerine karşı hoyrat tavırlarının Amerikan siyasetinin ve bürokrasisinin sınırlı bir kesiminin eleştirilerine konu olması, Trump'ın eylem ve söylemlerinin şahsi değil, “Yeni ABD”nin benimsediği politikanın ürünü olduğu kanaatini güçlendiriyor.Kanada'daki G7 zirvesinin ve Brüksel'deki NATO zirvesinin ardından, hem müttefikleri hem de rakipleri, meselenin Donald Trump değil, karşı karşıya kalınan “Yeni ABD” olduğu konusunda fikir birliği içinde. Yine de Trump'ın ağzından uluslararası topluma tehditler savuran bu "Yeni ABD"nin kasım ayında yapılacak seçimlerin ardından normale döneceğine dair samimi bir inanç içinde olanlar da var. Uluslararası ilişkilere duygusallıktan uzak yaklaşanlar ise bu beklentiyle vakit kaybedilmemesinden yana. Eylül ayında New York'ta gerçekleşecek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu açılış töreni, G7 ve NATO zirvelerinde olduğu gibi, ABD'nin meseleleri götürmek istediği yer konusunda, biraz daha net fikirler verecek. Avrupa Birliği, BRICS ülkeleri ve Şanghay İşbirliği Teşkilatı gibi yapılar, ABD'ye karşı alınacak önlemler konusunda adımlar atmaya başladı. İran'a yönelik yeni yaptırım sürecinin ikinci aşamasının başlayacağı 4 Kasım'a kadar, kendisini ABD'den korumak isteyen ülkelerin oluşturacağı blokun daha da ete kemiğe büründüğünü göreceğiz.Peki, kimi kesimlerde beklenti doğurduğu şekilde, ABD'de 6 Kasım'da yapılacak Kongre ara seçimleri, Trump yönetimini normalleşme çizgisine çekebilir mi? Cumhuriyetçi Parti hem Temsilciler Meclisi hem de Senato'da üstünlüğünü korursa, ABD müttefiklerini yıpratacak söylemlerden vazgeçecek mi? Trump'ı müttefiklerine hakaretler ve tehditler yağdırmaya sevk eden bu motivasyonun kaynağı yalnızca ara seçimler mi?ABD yeni bir küresel güçle yüzleşiyorAğustos'un üçüncü haftasında ABD Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından ABD Kongresi'ne Çin'in askeri kapasitesi ve hedefleri üzerine sunulan rapor [1], meselenin zannedildiği kadar kısa vadeli bir çözümü olmadığına işaret ediyor. Bu raporun satır araları dikkatle incelendiğinde, Trump'ın ve "Yeni ABD"nin içerisine yuvarlandığı “hezeyan çukuru”nun temelinde, Çin Halk Cumhuriyeti'nin tesis etmekte olduğu ekonomik üstünlüğün, askeri gücüyle eşgüdümlü hale gelmesinin yattığı görülüyor. Bu hezeyan çukurunda, Amerikan yönetimi, küresel liderliğin elden gitmekte olduğuna dair paranoyalarını üretmekle meşgul.1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılmış, ABD tek küresel hakim güç haline gelmişken, karşısına artık kimsenin çıkamayacağı inancı geniş kitlelere hakimdi. Ancak Rusya'nın 2008 yılında Gürcistan'a askeri müdahalesi, 2014 yılında Kırım'ı ilhakı ve 2015 yılından itibaren Suriye'deki savaşta aktif olarak yer almasıyla, ABD'nin yegane küresel güç olma iddiası sarsıntıya uğradı. Buna bir de Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisinin ortaya koyduğu yüksek performans ile "Kuşak ve Yol İnisiyatifi Projesi" eklenince, Washington yönetiminde nüfuz alanlarının tehdit altında olduğu inancı pekişti. Pentagon'un Çin Halk Cumhuriyeti'nin artan askeri kapasitesine dair yer alan son verileri içeren raporu ise ABD'nin küresel liderliğinin yalnızca ekonomi boyutunda değil, askeri boyutta da tehdit altında olduğuna işaret ediyor.Washington yönetimi yıllarca Çin'in ABD devlet tahvillerine yoğun talep göstermesine ve Amerikan doları rezervlerini artırmasına ses çıkarmıyorken, ne oldu da bugün ticaret savaşı başlatmaya gerek duydu? Pentagon'a göre Çin "Kuşak ve Yol İnisiyatifi" ile Asya, Avrupa ve Afrika'da ABD'nin ittifak ilişkilerini ve ekonomik çıkarlarını tehdit ederken, yürüttüğü projeleri koruyacak deniz aşırı konvansiyonel askeri müdahale kapasitesine ulaşmış durumda. İşte bugün Beyaz Saray'a hakim olan öfke nöbetlerinin temelinde yatan gerçek bu. 21. yüzyılın başında Çin Halk Cumhuriyeti'ni bir deniz ablukasıyla sınırlarına hapsetmenin planlarını yapan ABD, bugün Doğu Akdeniz, Afrika ve Batı Pasifik'te hem kendisini hem de müttefiklerini tehdit eden bir askeri güçle yüzleşiyor.Çin Halk Cumhuriyeti'nin 5 Mart 2018'de 175 milyar dolar olarak açıkladığı savunma bütçesinin ABD'de meydana getirdiği tedirginliğin boyutlarına 8 Mart'ta yine Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan makalede değinmiştik. [2] Pekin yönetimi bu bütçeyle, savunmaya en fazla bütçe ayıran ülkeler arasında ABD'nin ardından ikinci sırada yer almıştı. Ancak son Pentagon raporu, Çin'in 2017 yılında yaptığı harcamaların 190 milyar doları aştığına işaret ediyor. Dahası, Pekin yönetiminin mali yapısının yeterince şeffaf olmaması nedeniyle, bu savunma bütçesinin uluslararası kamuoyuna açıklananın çok ötesine ulaşmış olabileceği ifade ediliyor. Çin'in savunma bütçesine ayıracağı payın 2021 yılında 240 milyar dolara ulaşacağı da Pentagon'un tahminleri arasında. Çin ordusunun deniz aşırı operasyonlar yürütecek kapasiteye gelmesinin ABD yönetiminde oluşturduğu bir başka etki ise “Pasifik Komutanlığı”nın isminin Mayıs ayında “Hint-Pasifik Komutanlığı” şeklinde değiştirilmesi oldu. Bu kararın basit bir tabela değişikliği olmadığını, ABD'nin, Pekin yönetimi tarafından Hint okyanusu, Arap denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz'e aktarılan “Deniz İpekyolu Projesi”nin (İnci Kolyesi Stratejisi) önünü kesmeyi amaçladığını da 23 Haziran'da yine Anadolu Ajansı'nda yayımlanan makalede ele almıştık. [3]Pentagon’un raporu, Çin'in balistik füzelerinden ziyade, kendisine açtığı ticaret yollarını ve nüfuz alanlarını korumak için 5 bin kilometre mesafede deniz ve hava operasyonları yürütecek kapasiteye gelmesinin, yakın gelecekte ABD için temel bir tehdit olduğuna işaret ediyor. Bu kapasiteye erişmiş olan Çin'in Pakistan, Türkiye, Almanya ve İran gibi ülkelerle işbirliğini artırması ise Hazar denizi anlaşması örneğinde olduğu gibi, Amerikan askeri varlığının küresel hareket kabiliyetini sınırlayacak sonuçları beraberinde getirebilir.Çin Komünist Partisi'nin 19. kongresinde, Batı dünyasının beklediği şekilde liberalleşen bir Çin yerine, merkezi yönetimin ağır bastığı bir yapının ortaya çıkması, Çin ordusunun organizasyonunda da değişimleri beraberinde getirdi. 18 ordusundan 5'ini lağveden, birliklerini tümen seviyesinden tugay seviyesine indirerek hareketliliklerini artıran, mekanizasyondan enformasyon çağına evrilme adımları atan bu ordunun ulaştığı deniz aşırı operasyon kapasitesi, havada, uzayda ve siber uzayda da eş güdümlü olarak büyüyor. Deniz korsanlığına karşı mücadele amacıyla Hint okyanusu ve Arap denizinde Çin donanması varlığını artırırken, Rus Tupolev 160 lisansıyla üretilen nükleer füze taşıma kapasitesine sahip uzun menzilli stratejik bombardıman uçakları H-6K'ların, Çin hava gücü içindeki ağırlıkları da artıyor. Bir tonun üzerinde yük taşıma kapasitesine sahip insansız hava araçları geliştiren Çin ordusu, Batı Pasifik ve Hint okyanusunda elinin uzanabildiği mesafeyi her geçen gün daha ileriye taşıyor. Güney Çin denizindeki Fiery Cross, Subi ve Mischief mercan adalarını genişleterek elde ettiği üsler, Çin deniz ve hava gücünün, ABD'nin Hint okyanusundaki Diego Garcia ve Batı Pasifik'teki Guam üslerini ateş menziline almasını sağladı.Çin Halk Ordusu'nun deniz aşırı, hatta kıtalar ötesi konvansiyonel askeri operasyonlar yürütme kapasitesinde ABD ordusuyla eşdeğer bir seviyeye yaklaşması, Beyaz Saray'da bugün yaşanmakta olan “küresel liderliğin kaybedildiği anksiyetesinin temelini oluşturuyor. Bu anksiyete nedeniyle gerçeklerle bağlantısını giderek yitiren ABD yönetimindeki kimi çevreler, Evanjelik-Neokon ittifakının uçuk vizyonuna sığınarak, liderlik hedeflerini hayatta tutma gayreti içindeler. Ticaret savaşı açarak Pekin yönetiminin kaynaklarını savunmaya ayırmasını engellemeyi umut etmekten başka elinden bir şey gelmeyen Washington yönetimi, Avrupa, Akdeniz, Afrika ve Ortadoğu'daki nüfuz alanlarında dengenin Çin lehine değişmesini engellemek için de baskı, tehdit ve şantaj metotlarından medet umuyor.Çin anakarasına yaklaşık 7 bin kilometre mesafeye kadar ulaşan bu nüfuz savaşı devam ederken, ABD bir yandan da bölgedeki Japonya ve Güney Kore gibi önde gelen müttefiklerinin güvenliğini sağlama ve Filipinler, Malezya ve Tayland'da artan Çin ve Rus etkinliğini göğüsleme mücadelesi içinde. Batı Pasifik'teki ülkelerin ham petrol ihtiyacının karşılanmasında kritik öneme sahip olan Tayvan ve Malakka boğazlarında Çin'in askeri gücü yükseliş içindeyken, ABD Tayvan'ın adım adım Pekin yönetiminin kontrolüne doğru gidişini izlemekle yetiniyor.Çin'in artan askeri kapasitesine ilişkin Pentagon'un ortaya koyduğu tablo, Trump'ın şahsında vücut bulan saldırgan ABD politikalarının Kasım ayındaki bir ara seçim neticesinde son bulacak kadar basit bir mesele olmadığına işaret ediyor. Tabloya Türkiye düzleminden baktığımızda ise bu rapordaki veriler, Washington'daki aklıselim sahipleri vasıtasıyla Türkiye-ABD ilişkilerin yeniden rayına oturtulması yönünde az da olsa bir umut içeriyor. Pentagon'da Türkiye'ye yönelik politikalar konusunda EUCOM (ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı) generalleriyle Suriye'de PKK/PYD'ye destek veren CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) generalleri arasında yaşanan tartışmalar, konuyla ilgilenen herkesin malumu. Türkiye Çin Halk Cumhuriyeti'nin Akdeniz'e uzanan nüfuz alanının daraltılması konusunda artık ABD Hint-Pasifik Komutanlığı’nın da (USINDOPACOM) ilgi alanı içerisine girmiş bulunuyor. İran'a kapsamlı bir ambargo uygulamak isterken Çin donanmasının hareket sahasını da kısıtlamayı hedefleyecek olan ABD'nin, Hint okyanusu ile İran körfezini ve Doğu Akdeniz'i birbirine bağlayan rotalar üzerinde daha fazla desteğe ihtiyacı olacaktır. Avrupa ve Hint-Pasifik komutanlıklarını yanına alacak bir Türkiye, ilk etapta F35 uçaklarının teslimi konusunda ABD Savunma Bakanlığı'nın hazırlayacağı raporun içeriğinin belirlenmesinde avantaj sağlayabilir. Ancak Washington kaynaklı olarak Türkiye'nin finansal güvenliğini hedef alan operasyonların sürdüğü ve bu operasyonlara karşı düzenli olarak Pekin'den Ankara'ya destek mesajlarının tekrarlandığı mevcut ortamda, dengelerin eski haline dönmesi için ABD tarafının bir hayli enerji harcaması gerekecek. Bu Pentagon raporunu iyi analiz edecek Türkiye'nin, bugün Somali ve Sudan'daki imkanları sayesinde Kızıldeniz, Arap denizi ve Doğu Akdeniz'de tesis ettiği etkinlikle, ABD ile bölgedeki provokasyonlarını her geçen gün artıran İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-Mısır-Yunanistan dörtlüsüne karşı elde edebileceği avantajlar da bulunmakta.[Ankara'da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır][1] Raporun tamamına https://media.defense.gov/2018/Aug/16/2001955282/-1/-1/1/2018-CHINA-MILITARY-POWER-REPORT.PDF adresinden ulaşılabilir. Rapordaki haritaların incelenmesi ABD'nin Çin Halk Cumhuriyeti'ne dair jeo-stratejik düzeydeki endişelerinin daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır.[2] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/cinin-savunma-butcesi-abdyi-rahatsiz-etti/1083136[3] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/baskan-trump-ile-en-sicak-temmuz-ayi/1183943

Anadolu'yu Türklere yurt yapan büyük zafer: Malazgirt

Selçuklu Hükümdarı Sultan Muhammed Alparslan'ın, Türklere Anadolu'nun kapılarını açtığı 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi'nin 947'nci yıl dönümü, büyük zaferin ruhunun yeniden canlandırıldığı etkinliklere sahne olacak.Horasan Meliki Çağrı Bey'in son eşinden dünyaya gelen ve amcası Tuğrul Bey'in yerine 27 Nisan 1064'te Büyük Selçuklu Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Sultan Muhammed Alparslan, 42 yaşında elde ettiği büyük başarıyla dünya tarihinin geleceğine yön verdi.Sultan Alparslan'ın, Malazgirt'te 26 Ağustos 1071'de Bizans İmparatoru Romen Diyojen'in ordusuna karşı sayı olarak az ancak yürekli askerleriyle asırlarca konuşulacak taktiksel bir savaşla elde ettiği büyük başarı, 947'nci yıl dönümü kutlamalarıyla yeniden hafızalarda yerini alacak.Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın himayesinde ve katılımıyla Muş'un Malazgirt ilçesindeki "Malazgirt Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı" ile Bitlis'in Ahlat ilçesinde gerçekleştirilecek etkinliklerde Malazgirt Zaferi'nin önemi anlatılacak.Din alimlerinin de tavsiyesiyle muharebe cuma günü başladıTürklere Anadolu'nun kapılarını açan büyük zaferin komutanı Sultan Muhammed Alparslan, Selçuklu hükümdarı Çağrı Bey'in ikinci oğlu olarak 20 Ocak 1029'da dünyaya geldi. Babası ile amcası Tuğrul Bey'in vefatının ardından ortaya çıkan saltanat mücadelesinden gelip gelerek 27 Nisan 1064'te Selçuk Devleti'nin tahtına çıktı.Yönünü batıya çeviren Alparslan'ın ilk hedefi Bizans'ın idare ettiği Anadolu coğrafyası oldu. Bu amaçla ilk olarak kuzey sınır hattı olan Gürcistan ve batı sınır hattı olan Anadolu'ya seferler düzenledi. Kars ve Ani şehirlerini ele geçirerek Bizans'tan ilk toprağını aldı.Kazandığı topraklar ve sahip olduğu güçlü ordusuyla İslam dünyasında önemli bir yer edinen Sultan Alparslan, hilafet makamını taşıyan Abbasilerin de koruyuculuğunu üstlendi.Abbasi Halifesinin Fatımilere karşı 1070'te yardım talep etmesi üzerine Sultan Alparslan, ordusuyla Fatımilerin üzerine yürüdü. Alparslan'ın Mısır'a yöneleceği haberi üzerine Bizans ordusu, yaklaşık üç yıldır hazırlıklarını yaptığı doğu seferini başlattı.Bizans ordusunun taarruzunu öğrenen Alparslan, geri dönerek Suriye hattına doğru ilerleyişe geçti. Rey şehrinde konuşlanacağı duyumunu yayan Alparslan, Rey yerine Muş'a doğru hareket etti. Bizans ordusu Rey şehrine doğru ilerlerken, Sultan Alparslan Malazgirt Ovası'nda karargahını kurdu.Alparslan, mahiyetindeki din alimlerinin de tavsiyesiyle muharebeyi cuma günü yapmaya karar verdi. Ordusuyla birlikte 26 Ağustos Cuma günü namaz kılıp dua eden Alparslan, namazın ardından Romen Diyojen komutasındaki Bizans ordusunun üzerine yürüdü.Selçukluların "Turan" taktiğinin en başarılı örneğini uyguladığı savaşın ardından, Romen Diyojen daha fazla dayanamayıp yenilgiyi kabul etti ve bazı askerleriyle yaralı olarak esir alındı.Esir aldığı Diyojen'e gösterdiği hoşgörüyle de nam salan Alparslan, Barzam Kalesi kumandanı Yusuf Harizmi'nin bıçaklı saldırısına uğramasının ardından 24 Kasım 1072'de hayatını kaybetti.Sultan Alparslan, Türkmenistan'daki Merv şehrine defnedildi. Vasiyeti üzerine yerine oğlu Melikşah tahta geçti.Tarihe "Anadolu'nun kapılarını Türklere açan sultan" olarak geçen Alparslan, tahtta kaldığı yıllar boyunca önemli seferlere imza attı. Büyük bir devlet adamı ve komutan olan Sultan Muhammed Alparslan, Abbasilerin de yardımına koşarak İslam dünyasının hamiliğini üstlendi."Yaşadığımız topraklar o süreçte Türkiye'ye dönüştü"Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Abdurrahim Tufantoz, 947 yıl önceki muharebenin Bizans ordusu için büyük hezimet, Türkler için ise büyük zafer olduğunu söyledi.Bizans ve Türklerin daha önce de 1048'de Hasankalı (Pasinler) Savaşı'nda karşı karşıya geldiğini dile getiren Tufantoz, "Ancak Malazgirt'i önemli yapan, 1071'de bizzat kağanlar yani Alparslan ve karşı tarafta da Romen Diyojen tarafından yapılan bir harp oluşudur. Diyojen'in amacı, Anadolu'yu Türklere kapatmaktı. Alparslan'ın amacı da ordularına ve insanlarına yer bulmaktı. Bunun mücadelesiydi. Kazanan Alparslan oldu. Şimdi bizim yaşadığımız topraklar bu süreçte Türkiye'ye dönüştü." dedi."Turan taktiğinin en iyi uygulandığı bir savaştır"Tufantoz, Alparslan'ın Bizans ordusuyla Malazgirt Ovası'nda karşılaştığını aktararak şöyle devam etti:"Alparslan'ın 25 bin, Bizans'ın da 50 bin civarında bir ordusu olduğunu tahmin ediyoruz. Çünkü Alparslan'ın yanında 4 bin muhafız birliği kalmıştı. Afşin Bey Anadolu'daydı, 10 bin kişiyle geldi.10 bin kişi de gönüllüler vardı. 26 Ağustos günü cuma namazına müteakip Alparslan, beyaz bir elbise giyip ordusuna 'Bu benim kefenim olsun' dedi. Malazgirt Savaşı hilal taktiği dediğimiz Türklerdeki meşhur 'Turan' taktiğinin en iyi uygulandığı bir savaştır. Dünyada çok kısa süren savaşlardan biridir. Savaş yaklaşık 2 saat sürüyor. O sırada Romen Diyojen'in de savaş alanında olduğunu görüyoruz ve yakalanıyor.""Bizans 105 yıl boyunca karşı çıkacak gücü bulamadı"Savaşta yakalanan Romen Diyojen'in bir krala yakışır şekilde muamele gördüğünü anlatan Tufantoz, şunları söyledi:"Malazgirt Savaşı Türklerin Anadolu'yu yurt edinme zaferidir. Savaşta kaç kayıp verildiğine yönelik bir fikir yok. Çünkü kayıtlı asker sayısıyla ilgili kesin bir bilgi yok. Bu zaferle Bizans 1176 yılına kadar yani Malazgirt Savaşı'ndan 105 yıl sonrasına kadar Selçuklulara karşı çıkacak gücü kendinde bulamadı. Ardından Alparslan'ın emriyle Anadolu'da ertesi yıl 5 devlet kuruluyor. Danişmentliler, Saltuklular, Mengücekler, Artuklular ve Sökmenliler bu zaferden hemen sonra kuruldu. İleri uçta da Selçuklu Hanedanı'ndan Süleyman Şah'ın kurduğu Türkiye Selçuklular Devleti var. Bizans'ın artık direnecek gücü kalmadığı için o kadar hızlı bir yerleşim yaşanıyor ki Anadolu tamamen Türk yurdu haline geliyor.""Zaferden sonra Avrupalılar Anadolu'nun Türk bölgesi olduğunu kabul etti"Malazgirt Savaşı'ndan sonra Avrupalı seyyahların Anadolu için "Türkmenia" diyerek Türk bölgesi olduğunu kabul ettiğini vurgulayan Tufantoz, zaferin elde edildiği bölgede yürütülen çalışmalara ilişkin şunları kaydetti:"Bu sene ikincisi tertipleniyor. Malazgirt Savaşı'nın yapıldığı yerde tadilat tamirat yapılıyor. Yeni eserler oluşturuluyor. Otağlar kuruldu. Ortasında Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 yıldızı betimleyen tarihler yazılacak. Osmanlı'dan önce de bu toprakların bize ait olduğunu gösteren vesikalar hayata geçiriliyor. Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi ve kök salmasının temelinde Malazgirt Zaferi yer almaktadır. Çünkü artık Malazgirt'te Türklere karşı çıkacak bir güç kalmıyor. Bizans kabuğuna çekiliyor. Bu savaşla Türkler büyük bir öz güven kazandı."​Kaynak: AA 

Türkiye’nin güçlü ekonomi politikasına ihtiyacı var

Uluslararası Para Fonu Ankara’nın kendilerinden mali destek isteyeceklerine dair bir işaret olmadığını belirtti. IMF, Türkiye’nin istikrarı sağlamak için güçlü ekonomi politikaları ortaya koyması gerektiğini belirtti.Uluslararası Para Fonu (IMF) Türkiye’deki ekonomik gelişmeleri yakından takip ettiğini belirterek, “Ankara’daki yeni yönetimin Türkiye piyasalarındaki dalgalanmaları önlemek için güçlü para politikalarına ihtiyaç duyduğuna” dikkat çekti.Değerlendirme Washington’daki bir IMF sözcüsü tarafından Perşembe günü yapıldı. Reuters’a konuşan ismi açıklanmayan sözcü, “Son dönem piyasadaki dalgalanma ışığında, yeni yönetim bir taraftan makro ekonomik istikrarı destekleyecek ve dengesizlikleri azaltacak güçlü ekonomik politikalara bağlılığını göstermesi, diğer taraftan da merkez bankasının fiyat istikrarını koruma görevini yerine getirmesinde tam operasyonel bağımsızlığını sağlaması gerekecek” dedi.Gelişmeleri çok yakından takip ettiklerine dikkat çeken IMF Sözcüsü, Türkiye’nin kendilerinden mali destek talep edeceklerine dair bir işaret olmadığını ifade etti.ABD ile Türkiye arasında, rahip Andrew Craig Brunson’ın serbest bırakılmaması nedeniyle diplomatik kriz olarak başlayan ve yaptırım krizine dönüşen süreçte, Lira Dolar karşısında rekor değer kaybı yaşadı. Türk Lirası yılın başından bu yana dolar karşısında yüzde 36 değer kaybetmesi, küresel pazarda da dalgalanmalara yol açtı.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Katar Emiri arasında Perşembe günü Ankara’da yapılan görüşmenin ardından Cumhurbaşkanlığı kaynakları tarafından yapılan açıklamada Doha yönetiminin Türkiye’ye 15 milyar dolar doğrudan yatırım yapacağı aktarılmıştı. Bu yatırımlarla finans piyasalarına ve bankalara hızlı kaynaklar sağlanması hedefleniyor.(DW)Kaynak: kazakistan.kz 

Türkiyənin yanındayız, daima da Türkiyə ilə birlikdə olacağız!

Türkiyə Turanmızın, Türk dünyasının bir parçası, bu gün isə önəmli bir parçasıdır. Türkiyənin böyüməsinə və güclənməsinə qarşı olanlar da(ABŞ, Almaniya, Fransa, Rusiya və b.) onların içimizdeki maşaları da etdiklərinə görə gec tez cavab verecəklər! Türkiyənin yanındayız, daima da Türkiye ilə birlikdə olacağız!Əslində dün olduğu kimi, bu gün də aşkar və ya gizli Türk düşmənləri yalnız Türkiyəyə qarşı deyil, bütövlükdə Türklüyə, Turana qarşı müharibə aparmaqdadır. Ona görə də, bu gün Türkiyənin ekonomi baxımdan zərbə altında saxlamaq bütövlükdə Türk dünyasının zərərinədir. Gün birlik günü, Türklüyün qorunması günüdür. Mən bütün Azərbaycan türklərini güneyli quzeyli fərq etmədən, hər bir kəsin bacardığı şəkildə Türkiyeye dəstək olmağa çağırıram. Bu gün əsil bir Türk Türkün yanında olmalı, sağa sola sapmamalıdır. Əgər Türk ruhunu, Türk qanını daşıyırıqsa, Türkün yanında, yəni öz yanımızda yer almaq zamanıdır! Bütöv Azərbaycan ocaqları başqanının Türk dünyası ilə əlaqələr üzrə müavini, doç., Dr. Faiq Ələkbərli

Dünyanın en büyük Türk İslam mezarlığı ziyaretçi akınına uğruyor

Bitlis'te bulunan UNESCO Dünya Kültür Mirası geçici listesindeki dünyanın en büyük Türk İslam Mezarlığı olma özelliğine sahip Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı, yoğun ilgi görüyor.Urartular'dan Osmanlı'ya birçok medeniyetin izlerini taşıyan, ülke ve bölgenin kültür turizmi açısından önemli bir destinasyonu olanUNESCO Dünya Kültür Mirası geçici listesindeki dünyanın en büyük Türk İslam Mezarlığı olma özelliğine sahip Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı, ziyaretçilerini tarihi yolculuğa çıkarıyor.210 dönümde kurulu Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı'ndaki 8 bin 200 mezar taşı ve üzerilerindeki yazılar, kabartmalar ile oymalar, ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.Dünyadaki üç "Kubbet-ül İslam" (İslamiyet'in kubbeleri) yerinden biri olan, Türklerin Anadolu'ya girişinin kapısı ve "Anadolu'nun tapusu" olarak bilinen Ahlat, bu özellikleriyle son zamanlarda turizm alanında önemli mesafe aldı.İl Kültür ve Turizm Müdürü Ramazan Gencan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda 8 bin 200 şahideli, sandukalı ve kurgan tarzında mezarların bulunduğunu söyledi."Aslında bunlar mezar değil, biz buna abide diyoruz. Göktürkler'de Orhun Kitabeleri'nden sonra yazılı olan Türk İslam coğrafyası için en önemli eserler" diyen Gencan, şöyle devam etti:"Burası Türk İslam coğrafyası için çok önemli. 8 bin 200 mezarı barındırdığı için dünyanın en büyük Türk İslam mezarlığı. Dünyada 3 Kubbet-ül İslam merkezi var. Bunlardan biri de Ahlat ilçesidir. Burada çalışmalarımız son yıllarda özellikle Cumhurbaşkanımızın himayesine girmesiyle çok daha hızlandı. Orada mezar odalarımız var. Onların restorasyonlarını yapıyoruz. Aynı zamanda yer altında olan kırılmış ve dökülmüş mezar taşlarımızı ayağa kaldırıyoruz. Kırıkları birleştiriyoruz. Mezar taşlarında liken temizliği ve çevre düzenlemesi çalışmalarımızı yapıyoruz. Her geçen gün o mezarlığı daha güzel hale getirip turizme kazandırmak için çalışmalarımız devam ediyor.""UNESCO'ya teklifimiz olacak"UNESCO Dünya Kültür Mirası geçici listesinde bulunan Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın asıl listeye alınması için Bakanlığın himayesinde çalışmaların devam ettiğini bildiren Gencan, 2019 yılı için altyapı ve gerekli dosyaları hazırlama çalışmalarının yürütüldüğünü anlattı.Gencan, şunları dile getirdi:"İnşallah UNESCO'ya asıl listeye alınması için teklifimiz olacak. Çünkü bu muhteşem bir eser. Dünyada bulunan Türk İslam mezarlığı olarak en büyüğü. 8 bin 200 mezarı bünyesinde barındırıyor. Bu büyüklükte bir alan yok. Burası her geçen gün turizme kazandırılıyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanımızın himayesinde gerçekleşen Ahlat'ın Kentsel Tasarımı şeklinde bir çalışmamız var. Bakanlığımız çok büyük destek oluyor. Beraber Ahlat'ı hak ettiği yere ve o tarihi kimliğine kavuşturmaya çalışıyoruz. Böyle olunca özellikle o tarihi dokuyu görmek isteyenler daha çok gelmeye başladı." Kaynak: AA

Kazakistan’ın Romeo ve Juliet’inin 5000 yıllık olduğu tahmin ediliyor

Arkeologlar Karağanda eyaletinde keşfedilen 5.000 yıllık mezarda yatan çifti  Kazakistan’ın Romeo ve Juliet’i olarak nitelendirdi. Çiftin yattığı mezarın yanıbaşında, arabanın gövdesini teşkil eden mezarı çeker vaziyette gömülmüş iki at iskeleti bulundu.Karaganda eyaleti sınırları içerisinde; son yolculuklarına adeta at arabasına bindirilircesine çıkarılmış şekilde defnedilmiş bir çiftin mezarı ve mezarı araba gibi çekiyor şekilde gömülmüş iki at iskeleti keşfedildi. İnsanların ve atların ayrı ayrı gömüldüğü mezar alanının çevresi dairesel şekilde taşlar dikilerek muhafazaya alınmıştı. Sıra dışı keşfin yapıldığı mezarın Tunç Çağına tarihlendirildiği ve yaklaşık 5,000 yıllık olduğu belirtildi.Arkeologlar, iki at tarafından çekilen araba izlenimi verilmiş mezarda birbirine paralel şekilde yatan çifti ‘Romeo ve Juliet”e benzettiler. Arkeologlara göre çiftlerden biri ölmüş veya öldürülmüş, diğeri ise onunla birlikte mezara gömülmüştü. İskeletler dizleri kıvrılmış ve ellerini çenelerinin altına vermiş uyur vaziyette yanyana parelel şekilde gömülmüştü. Adamın yanında bir ok ve metal hançer bulunuyordu. Yanındaki kadın ise taşlardan yapılmış yeşil bilezikler ve kolye benzeri taş takılar takıyordu. Mezarda taş ve tunç mızrak uçları ile birlikte seramik kaplamalı altın kolye bulundu.5.000 yıllık mezarın yanı başına Tunç Çağı savaş arabasını çeker vaziyette gömülmüş iki atın öldürülerek yanlarında koşum takımları ile birlikte gömüldüğü anlaşıldı. Tahminlere göre; atların sembolik olarak ölüleri öbür dünyada taşıdığı varsayılıyordu.Arkeologlar mezarın arkeolojik çalışmadan önce defineciler tarafından keşfedilerek yağmalanmış olduğunu düşünülüyor. Bu yüzden mezarda daha değerli mücevher bulunamadığı belirtildi. Definecilerin mezarı bulduktan sonra ölüye saygıdan dolayı yağmalama esnasında iskeletlere ve mezar şekillerine zarar vermemeye çalıştıkları tahmin ediliyor. Definecilerin mezarı buldukları ama mezarın yanı başında at iskeletlerini fark etmedikleri de tahmin ediliyor.Kazının lideri Arkeolog Dr. Igor Kukushkin (İgor Kukuşkin) Kazakistanlı Romeo ve Juliet çiftinin hayatlarında evli olup olmadıklarını bilemediklerini söyledi ve “Muhtemelen çiftlerden biri öldü – ki genelde erkekler ölünce kadınlar onlarla gömülürdü – diğeri ise kendi hayatından feragat ederek onunla gömüldü. Ama ölen bir erkek de, bir kadın da olabilir. Aşık oldukları için biri diğeri için kendini feda etmiş de olabilir, evli oldukları için biri ölünce diğeri mezara kurban olarak birlikte gömülmüş olabilir. Bunu eldeki verilerle belirlemek imkansız. Bu türden mezarlar bizim bölgemizde nadir değildir ama bu tip mezarların araba şekli verilmiş olması da görülmüş şey değildi” dedi.Karaganda Devlet Üniversitesi’nden arkeolog Viktor Novozhenov şunları söyledi: “Atların pozisyonu ve taşlarla çevrili mezar çukuru açıkça gömü alanının bir at arabası şeklinde dizayn edildiğini gösteriyor. İskeletlerde herhangi bir şiddet izi görünmüyor. Daha ayrıntılı çalışmalar ölümlerinin nedenini belki açıklığa kavuşturabilir. Ancak her iki atın da öldürüldüğünden oldukça eminiz Atlar, sırt sırta verilmiş şekilde bir koşum takımımıyla birlikte gömülmüşlerdi. Nadir bir arkeolojik bulgu. Öte yandan atların koşum şekli ve arabanın durumu, bölgedeki petroglif çizimlerinde yer alan arabalara çok benziyor” dedi.Novozhenov, atların net şekilde ‘arabayı çeker pozisyonunda gömüldüklerini vurgulayarak, “Atların koşum takımları arasında “psalya” dediğimiz aleti bulduk. Bu çok nadir kullanılan bir araç. Dizginlenmiş atları birbirine bağlamak ve eş zamanlı koşmalarını sağlamak için kullanılırdı. Atların her iki tarafında “psalyalar” vardı. Arkeologladan önce mezar soyguncuları tarafından bulunmuş nadir bir mezarın, önemli ayrıntılarına zarar gelmeden keşfedilmesi, araştırmacılar için büyük şanstır.” açıklamasında bulundu.Kaynak: kazakistan.kz 

Antoninler Çeşmesi'nden 1800 yıldır 'aşk' akıyor

Sagalassos Antik Kenti'nde bin 800 yıldır akan, mitolojiye göre suyunun insanları güzelleştirdiğine ve bu sudan içenlerin aşık olduğuna inanılan Antoninler Çeşmesi ihtişamıyla zamana meydan okuyor.Burdur'un Ağlasun ilçesindeki, UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne 2009 yılında giren, geçmişi milattan önce 3000 yılına dayanan Sagalassos Antik Kenti, sahip olduğu Roma dönemi mimari eserlerin başında gelen yüzlerce yıllık antik suyun aktığı Antoninler Çeşmesi ile diğer antik kentlerden ayrılıyor.Üç bine yakın taşın birleştirilerek 400 yapı bloku halinde yeniden restore edilen çeşme, yukarı agora bölümünde tarihe tanıklık ediyor.Bin 750 metre yüksekte, bugün hala çalışan ender çeşmelerden biri olan Antoninler, kenti ziyarete gelen turistlerin ilgi odağı oluyor.Kazı başkanı Belçikalı Prof. Dr.Jeroen Poblome, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Antoninler Çeşmesi'nin Sagalassos'un en özel yapısı olduğunu söyledi.Çeşmesinin önceki kazı başkanı Prof. Dr. Marc Waelkens'ın çalışmaları sonucu ortaya çıkarıldığını ifade eden Poblome, çeşmenin 2010 yılında ziyarete açıldığını belirtti.Poblome, yapı çöktükten sonra parçaları dağıldığı için birleştirilmesinin çok zaman aldığını vurgulayarak, "Çeşmeyi tekrar ayağa kaldırmak için örnek bir resim yoktu. O yüzden çok araştırma yapmak gerekiyordu. Marc Bey'in ekibinin araştırmaları sonucu bu hale getirdiler." dedi."Çeşme milattan sonra 160-180 yılları arasında yapıldı"Sagalassosluların kentin gücünü göstermek için bu denli büyük yapılar inşa ettiklerini dile getiren Poblome, "Sagalassos'un en önemli ailesi tarafından bu çeşmenin yaptırıldığını yazıtlardan biliyoruz. Milattan sonra 160-180 yılları arasında yapıldı. 'Antoninler Çeşmesi' diyoruz çünkü Roma İmparatorlarında Antoninler dönemine denk geliyor. Bu yüzden adını böyle koyduk." ifadelerini kullandı.Poblome, dünyadaki bütün antik kentlerde çalışan çeşme sayısının üç olduğunu dile getirerek, şunları kaydetti:"Bunlardan ikisi Sagalassos'ta biri Geç Helenistik küçük çeşmemiz ve Antoninler Çeşmemiz, üçüncüsü ise Yunanistan'da. Antoninler Çeşmesi çok zengin bir yapı. Çeşmenin üst parçalarını kireç taşından yapmışlar mermere yakın dekorasyon için çok uygun bir taş. Sütunlarını ise başka yerlerden getirdikleri renkli mermerlerle yapmış. Bu mermerler suda parladığı için binayı çok zengin gösteriyor. Aynı zamanda çeşmenin en sağ ve en solunda Dionysos Tanrısı'na ait heykeller var. Bunlar orijinal pozisyonda duruyorlar. Diğer heykelleri başka bir yerden büyük ihtimal bir tapınaktan veya tiyatrodan getirdiler. Çeşmeyi en az milattan sonra 7. yüzyıla kadar kullandıklarından içinde bulunan heykelleri zaman zaman değiştirmişler.""Ben bu sudan çok içtim ve aşık oldum"Çeşmenin mitolojide bir takım hikayeler de barındırdığını söyleyen Poblome, "Birtakım hikayeler duyuyoruz 'Çeşmenin suyundan içenler aşık oluyor' gibi. İnşallah öyledir, ben bu sudan çok içtim ve aşık oldum. Bir araştırmacı olarak buna bilimsel bir cevap veremem ama mitolojide Dionysos aşk ve şarapla bağlantılı ancak bu konuyla ilgili net bir bilgi yok fakat insanlar böyle bir hikayeye inanıyorsa gelsinler ve bizim suyumuzdan içip aşık olsunlar, belki dünya böylelikle daha güzel bir yer olur. Buyurun gelin suyumuzdan için ve aşık olun." diye konuştu.Poblome, Sagalassos'un arkeolojik açıdan büyük bir potansiyele de sahip olduğuna dikkati çekerek, bu seneki çalışmalarda 60'ı bilimsel olmak üzere 100 kişilik bir ekiple çalıştıklarını bildirdi.2018 yılı kazılarına temmuzda başladıklarını belirten Poblome, Sagalassos'ta sadece kazı çalışmaları yapmadıklarını bunun yanında konservasyon, restorasyon ve yüzey araştırmaları da yaptıkları bilgisini verdi.Kaynak: AA 

Türk Diasporası, Vizyon, Stratejik İletişim ve Yönetişim

Prof. Dr. Hakkı KESKINÖzellikle batılı demokrasilerde, önem verilen bir konuda kamuoyunu etkilemek ve kazanmak son derece önemlidir. Halkın ve daha da önemlisi, medyanın desteğini sağlamak, siyasi yöneticilerin ve hükümetlerin üzerinde önemle durdukları bir konudur. Bunu sağlayabilmek için öncelikle bir vizyon belirlenir. Bu vizyona ulaşabilmek için de stratejiler geliştirilir. İzlenecek stratejiler için de tabii ki uygun yöntem ve araçlara gereksinim vardır. Çok haklı olduğunuz bir konuda bile, vizyonunuz, stratejiniz, kullanacağınız araçlar ve uygulayacağınız yöntem doğru seçilmemişse, vizyonunuza ulaşmak kolay olmayacaktır. Haklı olduğunuz konuda öncelikle kendi toplumunuzu, insanınızı, özellikle de katalizör görevi yapabilecek kesimleri ikna etmeniz ve kazanmanız gerekir. Halkınızdan alacağınız destek, sizi Dünya kamuoyunda daha güçlü ve inandırıcı yapar. Kuşkusuz ülkelerin kendi çıkarları, diğer ülkelerle ilişkilerde belirleyici olmaktadır. Yine de günümüzde medyanın ve geniş kamuoyunun etkilenerek, daha objektif tavır alabildiği, böylece de hükümetlerin, parlamenterlerin de etkilenebildiği unutulmamalıdır. Ancak medya, siyasi partiler, belli sayıda parlamenterler, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve aralarında işveren, sendika gibi değişik kurum temsilcileri ile düzenli, sürekli bir diyalog ve bilgi alışverişi içerisinde olmak ge rekir. En haklı davanızda bile, haklı olduğunuzun kanıtlanması, bu iletişimin ve diyalogun sağlanabilmesine, inandırıcı yöntemlerin kullanılmasına, sürekli ve kararlı çalışmaların yapılabilmesine bağlıdır. Bu stratejileri, yöntemleri ve çalışmaları özellikle ABD ve batı Avrupa ülkeleri çok iyi bilmekte ve öteden beri uygulamaktadırlar. Bunun için farklı araçlar, yöntemler kullanılmaktadır. Bu söylediklerimi Türkiye’nin önem vermesi gereken bir konuya ilişkin olarak somutlaştırmak istiyorum. Diaspora Ermenileri ve Ermenistan destekli Ermeni lobisi, yakın tarihte olan Dağlık Karabağ’ı, Hocali katliamını ve Azerbaycan topraklarının işgalini, işgal edilen yerlerden bir milyona yakın Azerbaycanlı Türkün topraklarından ve evinden kovulmasını, gündemden uzak tutmak amacıyla son derece başarılı bir strateji izliyor. Bir asır önce olmuş olan 1915 Ermeni Tehcir olayını, sürekli olarak değişik yöntemlerle Dünya kamuoyuna, ülke parlamentolarına, hükümetlere, kiliselere, gerçekler çarpıtılarak ve yanlış veriler kullanılarak taşınıyor. Bu çalışmalarında Ermeni diasporası büyük bir süreklilik ve kararlılık gösteriyor. Ermeni Lobisi öteden beri kendilerince ilginç bir strateji izleyerek, bizlerle sözde Soykırım iddialarını, farklı görüşlerle tartışmaktan ısrarla kaçmaktadır. Buna karşın büyük paralarla sözde soykırıma ilişkin yapılmış olan dokümanter filmler çekiliyor, televizyon kurumlarına, yazılı basına servis ediliyor. Özellikle kiliselerin ve belediyelerin de desteğiyle, konferanslar, toplantılar düzenleniyor, kitaplar yayınlanıyor. Ermeni lobisi bu çalışmalarında başarılı oldu. Bazı ülke parlamentoları, Katolik Dünyası lideri Papa, ondan hemen sonra Avrupa Parlamentosu, 1915 tehcir olayını “soykırım” olarak kabul ettiler. Bu kararlar Bundestag, Alman Parlamentosu üzerinde de büyük etki yarattı. Gerçeklerin çarpıtılarak, sahte, yanlış ve yalan verilere dayanılarak Tük Halkı, bir soykırım yalanıyla ve suçlamasıyla karşı karşıyadır. Ne var ki Ermeni Lobisi bu yalınında yine de başarılı olmuştur. Çünkü ortaya konan bir vizyon var. Soykırım iddiaları, diaspora Ermenilerini bir araya getiren ortak ilke ve hatta kimlik sorunu yapıldı. Buna uygun olarak özetlediğim strateji belirlendi. Özellikle değişik iletişim araçları kararlılıkla ve büyük bir süreklilikle kullanıldı. «Dünya›da İlk Hıristiyan Ülke olma» algısı da medya üzerinden ısrarla işlendi. Türkiye’nin elindeki arşivler, kaynaklar, olaylara tanık olan binlerce kişinin anıları, ve hatta incelenmiş olan Rusya arşivleri, raporları, sözde soykırım iddialarının nedenli gerçek dışı ve asılsız olduğunu açıkça kanıtlıyor. O halde, Türkiye ve Türk diasporasının nasıl bir vizyona, stratejiye, iletişim ağına ve yönetişime gereksinim vardır?” 50 yıldır Almanya`da yaşayan, orada yükseköğrenimini ve doktorasını yapmış, orada 30 yıl öğretim üyeliği ve 8 yılda milletvekilliği yapmış birisi olarak, Almanya ve Avrupa’yı çok iyi tanıdığımdan emin olabilirsiniz. Türkiye’nin soykırım iddialarına karşı izlediği, “yapmadık, etmedik” gibi sadece savunmayı öngören stratejinin etkisiz ve yanlış olduğu kanımca ortaya çıkmıştır. Vizyonumuz, ağır insanlık suçu olan “soykırım” yalanına karşı, elimizdeki arşiv kaynakları, belgeleri, bilimsel araştırmalar, yüz-binlerin anılarıyla ve özgüvenle hayır olmalıdır. Bundan böyle izleyeceğimiz strateji ve uygulanacak yöntem ise, batılı ülkelerin anlayacağı dilden olmalıdır. Bu konuyu parlamento gündemine alan, televizyonlarında, yazılı basında ve konferanslarda tartışan ülkelere ilişkin aynı çalışmaların Türkiye`de yapılması gerekir. Bu görüşümü öteden beri söylüyor ve yazıyorum. Bunu artık anlamanın ve uygulamanın zamanı çoktan gelmiştir. Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda veya bir başka ülke, “soykırım” iddialarını gündemine alıyorsa, o ülkenin yaptığı gerçek soykırım ve katliamlar, Türkiye üniversitelerinde önceden araştırılmalı, paneller ve konferanslar düzenlenmeli, Televizyon kanallarında tartışmalar yapılmalı, gazetelerde yazılar yayınlanmalıdır. Gerekiyorsa TBMM’sinde bu konu görüşülmeli ve kararlar alınmalıdır. İşte o zaman ilgili ülkeler bizi anında anlayacaktır. Stratejimiz, bizden hesap soruyorsan, gel sende yaptıklarının hesabını ver olmalıdır. Bu ülkelerin gerçek soykırımlarına ilişkin yapılacak bilimsel çalışmalar, konferanslar, paneller, medya yayınları son derece etkili olacak, dikkatle izlenecek ve ancak o zaman yaptıkları hatayı anlayabileceklerdir. Bugün, 2. Haziran 2016’da Almanya Parlamentosunda 1915 olaylarını soykırım olarak tanımlayan, parlamentodaki tüm siyasi partiler tarafından desteklenen bir tasarı görüşülecek. Buna karşı Almanya`da ve Berlin`de bir dizi etkinlik yaptık. Tüm Milletvekillerine, bakanlara, Parti ve Gurup Başkanlarına, Şansölye Merkel ve Cumhurbaşkanı’na gönderilmek üzere Mart ayında hazırladığım mektup, dernek başkanlarıyla görüşülerek onaylandı ve 21 Nisan’da bu kişilere postalandı. 25 Mayıs günü bir basın konferansı düzenledik. 28 Mayıs Cumartesi günü de Berlin` de büyük bir protesto yürüyüşü ve mitingi düzenledik. Bu etkinliklerimiz Alman medyasında da, sınırlı da olsa yer aldı. Birleşmiş Milletler tarafından Soykırım Konvansiyonu 1948 de onaylanmış ve 1951 tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Buna göre soykırım: “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir azınlığın, tümünü ya da bir bölümünü, planlı, programlı olarak yok etmek” olarak tanımlanmıştır. Soykırım bir insanlık suçudur. Buna parlamentolar veya parlamenterler karar verme yetkisinde değildirler. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 13 Aralık 2014 de ve yetkili üst dairesi de 15 Ekim 2015 tarihli Perinçek kararlarında bu gerçeğin altını çizerek, 1915 tehcir olayının, Almanya’nın “Holocaust” soykırımıyla karşılaştırılamayacağına vurgu yapmaktadır. Almanya 1904 ve 1908 tarihlerinde Afrika kolonisi Namibya’da Herero ve Aman halklarına karşı büyük katliamlar yapmıştır. Sol Parti tarafından Alman Parlamentosuna verilen karar önergelerinde, Namibya’da soykırım yapıldığının kabul edilmesini istemiştir. Alman hükümeti 2011 ve 2012 yıllarında verilen önergelere yanıtında, “Birleşmiş Milletler 1948 Konvansiyonunun, geriye dönüşlü uygulanamayacağını” belirtmekte ve “tarihi olayların değerlendirilmesinin, bilimsel araştırmaların konusu olduğuna” vurgu yapmaktadır. Oysa aynı hükümet bugün 1915 olaylarını soykırım olarak görmektedir. İşte bu batılı ülkelerin inanılmaz çifte standardı, ikiyüzlülüğü ve utanmazlığıdır. Biz yıllardır önermekteyiz. Uzman tarihçilerden oluşacak bir Komisyon kurulsun ve nerede varsa tüm arşivler, kaynaklar, belgeler ışığında 1915 olayları değerlendirilsin. Gerçek ortaya konsun ve bu tarihçiler komisyonu kararını herkes kabul etsin. Ermenistan bu öneriyi kabul etmemiştir. Çünkü gerçeklerin ortaya çıkmasından korkmaktadır.

Özbekistan ve Kazakistan'tan ortak askeri tatbikat

Özbekistan ve Kazakistan Silahlı Kuvvetleri ortak tatbikat düzenledi. Özbekistan Savunma Bakanlığı Basın Ofisinden yapılan açıklamada, ilk etabı 10-16 Temmuz'da Kazakistan'ın Matıbulak askeri poligonunda yapılan ortak tatbikatın ikinci etabının, Özbekistan'ın dağlık Farış poligonunda düzenlendiği belirtildi. Özbekistan Savunma Bakanı Abdusalom Azizov ve Kazakistan Savunma Bakanı Saken Jasuzakov'un katılımıyla düzenlenen ortak tatbikat uyarınca, Kazak ve Özbek özel tim birlikleri dağlık sınır bölgesine yerleşen terörist çeteleri tespit ederek etkisiz hale getirme, yükleri güvenli bölgeye ulaştırma ve yaralıları tahliye etme konularını işledi. Tatbikat kapsamında silah ve askeri teçhizatın yanı sıra Su-25 askeri uçağı ve Mi-24 helikopteri de kullanıldı. Taktik eğitim tatbikatı kapsamında verilen görevlerin Özbek ve Kazak askerlerce başarıyla yerine getirildiği belirtilen açıklamada, tarafların benzeri ortak tatbikatın düzenli yapılması konusunda mutabakata vardığı da kaydedildi.Ortak askeri eğitim tatbikatı kapsamında Özbekistan silahlı kuvvetlerine ait silah ve askeri teçhizat da sergilendi. Kazak askerler ayrıca Semerkant şehrini gezerek tarihi mekanları gözden geçirdi.Ağustos 2017'de Özbekistan ve Kazakistan savunma bakanlıkları, tarihlerinde ilk defa askeri iş birliği planını içeren anlaşmayı imzalarken şubat ayında da iki ülke arasındaki askeri-teknik alandaki iş birliği anlaşması yürürlüğe girmişti.Kaynak: A.A

Kuzey Kıbrıs’ın Başkenti Lefkoşa

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) başkenti Lefkoşa, aynı zamanda adanın en kalabalık yerleşim yeri. Dünya üzerindeki tek bölünmüş başkent unvanını taşıyan şehrin kuzeyinde Türkler, güneyinde ise Rumlar yaşıyor. Şehri ortadan ikiye ayıran yeşil hat, Birleşmiş Milletler kontrolünde.Surların içinde kalan eski şehir, ve surların dışındaki yeni şehir iki ayrı dünyayı temsil ediyor. Dar, çıkmaz sokaklarla çevrili eski Lefkoşa, adanın tarihi geçmişinden kesitler sunuyor. Yeni Lefkoşa olarak anılan bölümde apartmanlar ve modern şehir yaşamı hakim.1228 yılından bu yana ayakta olan St. Sophia Katedrali’nden dönüştürülen Selimiye Camii, adanın en önemli dini yapılarından. Venedik surlarının sardığı Lefkoşa şehir merkezinde bu surlar, turistlerin en çok ilgi gösterdiği sembollerden.Lefkoşa gezilecek yerler arasında Büyük Han, Arap Ahmet Camii, Haydarpaşa Camii, Taş Sanatları Müzesi ve St. Nikholas Kilisesi de sayılabilir.Eski Lefkoşa’yı saran surların en önemli kapılarından biri olan Girne Kapısı, yılın her dönemi ziyaretçi akınına uğruyor.Geçmişin acı hatıralarını unutturmamak adına açılan Barbarlık Müzesi duygusal anların yaşandığı bir mekan. Derviş Paşa Konağı ve Etnografya Müzesi de turistlerin seve seve ziyaret ettikleri yerden.Şehirde her köşede Kıbrıs Türk mutfağı sunan restoranlar bulunuyor. Oldukça zengin bir kültürel birikimin eseri olan Kıbrıs Türk mutfağında, Ege, Akdeniz lezzetlerinden zeytinyağlılar, Türk ve Orta Doğu yemekleri, Avrupa mutfağı ve dünya mutfaklarından farklı örnekleri kolaylıkla bulmak mümkün. Adada yaşayan yabancı nüfusun varlığı dünya mutfaklarını bulmayı kolaylaştırıyor. Zaten bizim de yediğimiz mutfak teamları Azerbaycan milli mutfağı örneklerinin aynısıdır.KKTC’yi ziyaret etmeği her kese tavsiye ederiz. İstanbul’a 1 saat 15 dakikalık uçuş mesafesindeki Lefkoşa’da, Ercan Uluslararası Havalimanı bulunuyor. Ercan Havalimanı’na İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Hatay ve Gaziantep’ten doğrudan uçuş bulunuyor. Havalimanı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin turistik merkezi Girne’ye 40 km, Lefkoşa’ya ise 22 km uzaklıkta. Lefkoşa, tatil yapmak ve farklı bir deneyim yaşamak isteyenlerin gözdesi.Mersin Taşucu ve Antalya Alanya’dan feribotla adaya ulaşım imkanı da bulunuyor. Türk vatandaşlarının KKTC’ye kimlikle giriş yapabiliyor olması da büyük avantaj.Kıbrıs’ın tam göbeğinde yer alan başkent Lefkoşa, adaya gelenlerin ilk uğradığı noktalardan biri. Akdeniz’in en güzel tatil rotalarından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tarih kokan başkenti Lefkoşa için hemen harekete geçin! Yoksa doğal hayatı, tabiatı ve manzaraları ziyaret etme fırsatını kaçırabilirsiniz.Kaynak: kabar.kg

Uluslararası Sistem ile Doğu Avrupa’nın Sorunu: Moldova ve Transdinyester

Güney Ferhat BATISoğuk Savaşın sona ermesiyle uluslararası sistemde çift kutuplu (Batı Bloğu ve Doğu Bloğu) statik yapıda son buldu. Özellikle, 1990 sonrası küresel sistem çok kutuplu yeni bir dinamik yapıya doğru evirilmeye başladı. Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde ortaya çıkan değişim ve dönüşüm Avro-Avrasya’yı derinden etkiledi. 20. yüzyılda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) dağılmasıyla birlikte devletler silsilesi diyebileceğimiz birçok ulus-devlet ortaya çıkarak bağımsızlığını ilan etti. Karadeniz Havzasında yer alan, aynı şekilde Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyasında bulunan Moldova 1991’de bağımsızlığını kazanan ülkelerden biridir. SSCB’nin çöküşü ile çift kutuplu dünya düzeninin ortadan kalkmasının ardından, Avrasya’da yeni sınırlar oluştu. Karadeniz Jeopolitiğindeki yeni ülkelerin konumları yalnız bölgeyi değil, uluslararası sistemde de bölgeyi hassas kılmaktaydı. Bunlardan biri de kozmopolit yapısıyla Moldova’dır. Moldova’da çoğunluk olarak Moldovanlar olmakla birlikte, ayrıca Ukraynalı, Rus, Bulgar ve Gagavuz (Gökoğuz) Türkleri bulunmaktadır. Moldova, 19. yüzyıl başlarına kadar Boğdan Eyaleti statüsünde Osmanlı İmparatorluğu’nun, daha sonra ise Rusların ve Romenlerin egemen olduğu Besarabya bölgesi ile 18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus hâkimiyetine giren Transdinyester bölgesinden oluşmaktadır. Romanya’nın nüfuzunda bulunan Besarabya, Karadeniz havzasındaki Prut ve Dinyester nehirleri arasında bulunan bir bölgedir. Rus etkisinin daha belirgin olduğu Transdinyester bölgesi ise Dinyester nehrinin kuzey tarafında Moldova-Ukrayna sınırı boyunca uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşıyla birlikte Moldova tümüyle Sovyetlerin denetimine girerek, 1991 yılına kadar da Moldova Sovyet Cumhuriyeti olarak Rusların egemenliğinde kalmıştır. Bunun neticesinde Sovyet politikası Slav göçünü bilinçli şekilde teşvik etmiş ve Kiril alfabesini kullandırtarak Moldova’yı Ruslaştırmak istemiştir. Bunun altında yatan neden ise, Romanya’nın bu ülke (Moldova) üzerindeki etkisini sona erdirtme hedefidir. Moldova’daki milliyetçiler, 1990'lı yıllara yaklaşırken ülkedeki resmi dilin Rusçadan Moldovca’ya değiştirilmesini ve Kiril alfabesinin kaldırılarak tekrardan Latin alfabesine dönmesini sağlamıştır. Nasıl ki SSCB’nin dağılmasından sonra Moldova bağımsızlığını ilan etmiştir. Moldova’da ayrılıkçı bölge sorunları ile karşı karşıya kalmıştır. Transdinyester ve Gagavuzya sorunları bunlardandır. Aslında Transdinyester sorunu eski Sovyetlerden kalma bir taktik olan ‘’böl ve yönet’’ stratejisinin tezahürü idi. Trandinyester sorunu, Kişinev (Başkent) merkezi yönetimiyle ayrılıkçılar arasında çatışmalara yol açmasının yanında, aynı zamanda 21. yüzyılda hala nihai bir çözüme de kavuşturulamamıştır. Transdinyester jeopolitik bir yapıdır veya jeopolitik yapısal bir tasarıma sahiptir. Rusya, Moldova’nın Avrupa-Atlantik kurumlarına entegrasyonunu (bütünleşme) önlemeye, bu ülkenin Avrasya Birliği’ne katılmasını sağlamaya çalışmaktadır. NATO’nun Barış İçin Ortaklık projesinde yer alan Moldova’nın tarafsızlık statüsünden dolayı teşkilata üyelik hakkı bulunmamaktadır. Keza, Rusya Moldova-NATO arasındaki işbirliğinin gelişmesini kendisi için tehlike olarak görmektedir. Rusya ve ayrılıkçı bölgeler Moldova’nın Romanya ile birleşmesine de karşı çıkmaktadır. Rusya’nın başka bir amacı ise Avrupa Birliğinin (AB) Doğu Ortaklığı politikasını başarısızlığa uğratmaktır. Son yıllarda AB’nin Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan ile işbirliğini artırması ister istemez Rusları endişelendiriyor. Rusya için politik anlamda hedef Ukrayna gözüküyor olsa bile, coğrafi olarak en önemli konumdaki ülke Moldova’dır. Rusya’nın Kırım işgali sonrasında, Ukrayna’nın doğu ve güneydoğu bölgelerini kontrol altına alarak doğrudan bağlantı kurmak gibi bir stratejiye yönelme ihtimali ortaya çıkmıştır. Rusya’nın mevcut durumda Moldova’ya karşı askeri bir müdahalede bulunması beklenmemekle birlikte, mevcut Rus paramiliter (milis) güçlerin bölgede konuşlu olması tehlikenin geçmediğini göstermektedir. Transdinyester sorunu kapsamında ise, 1990’ların ortalarında başlayan arabuluculuk arayışları bugüne kadar başarısız olmuştur. Rusya, Ukrayna ve AGİT’in ortak yürüttüğü arabuluculuk çalışmaları 2005’den itibaren Ukrayna ve Moldova’nın talebi üzerine 5+2 formatında (Moldova, Transdinyester, Ukrayna, Rusya, AGİT + AB ve ABD) gerçekleşmektedir. Rusya’nın, Moldova’nın federal bir devlete dönüştürülmesi için önerdiği Kozak Memorandumu’nun imzalanmaması iki ülke arasında ilişkilerin yeniden soğumasına neden olmuştur. Kozak Memorandumu’nda Rusya, Transdinyester’deki askerlerini en geç 2020’ye kadar çekmeyi ve Moldova’nın özel bir federal yapıya dönüşmesini önermektedir. Transdinyester bölgesinin Rusya ile sınırı bulunmuyor ancak halkın önemli bir kısmı Rusya ile birleşmeyi talep ediyor. Ekonomik olarak zor durumdaki Transdinyester bölgesinin desteklenmesi için Rusya her yıl bir milyar doların üzerinde yardımda bulunuyor. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi hiçbir ülkenin devlet olarak tanımadığı Transdinyester'i dünyada sadece Rusya’nın desteğiyle Gürcistan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden ‘’Güney Osetya Cumhuriyeti’’ ve ‘’Abhazya Cumhuriyeti’’ tanıyor. Sadece kendi yöneticileri tarafından anayasası, bayrağı ve ulusal marşı kabul edilen Transdinyester bölgesinin ayrı bir yönetimi, meclisi, ordusu, polisi ve posta sistemi bulunmaktadır. Moldova, Transdinyester'in kendi toprakları olarak kabul edilmesini, Transdinyester ise ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyor. Doğu Avrupa’da Moldova ile Transdinyester sorununun tekrardan uluslararası sistemde tartışmalara gebe olacağı aşikârdır. Çünkü Rus askerlerinin Moldova ile BM’nin izni olmadan ülke topraklarında varlığını sürdürmesinden derin endişe duyulduğu belirtilen (yeni) BM kararında Rusya’ya, askerlerini gecikmeksizin Moldova'dan çekmesi çağrısında bulunuldu. Moldova’nın sunduğu ve Kanada, Gürcistan, Romanya ile Estonya’nın destek verdiği karar tasarısı BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada kabul gördü. Karara 64 ülke destek verdi, 14 ülke karşı çıktı, 83 ülke ise çekimser kaldı. Bu kararın ardından Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM Genel Kurulu’nun Rusya’ya Moldova’da bulunan askerlerini gecikmeksizin çekmesi çağrısında bulunan kararına tepki göstererek tanımayacağını ifade etti. Ayrıca, Rus Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, BM'nin kararı ‘’hoş olmayan ve tehlikeli’’ bir karar olarak nitelendirildi. Transdinyester’deki Rus askeri birliğin barışın ve istikrarın garantisi olduğu savunulan açıklamada; ‘’Bu girişimi, yaklaşan parlamento seçimlerinin arifesinde puan kazanmak için, Rusya karşıtı duyguları kışkırtmak temelinde Moldova’daki bazı politikacıların reklam ve propaganda kurgusu olarak görüyoruz’’ ifadeleri kullanıldı. Moldova etnik, siyasi, kültürel ve daha birçok açıdan Rusya’dan çok Romanya’ya yakındır. Mart 2018’de Romanya Parlamentosunun Moldova ‘’Besarabya’’ topraklarının 100. Yıldönümü kapsamında gerçekleştirilen ortak anma toplantısında bütünleşme (entegrasyon) niyet deklarasyonu yayımladı. Bu bildirge Romanya halkının Moldova ile birleşme arzusunu ve olası bir birleşmenin Moldova halkının kararıyla gerçekleşebileceğini, Romanya halkının buna hazır olduğunu vurgulamak açısından önemliydi. Aynı şekilde bildirgede Besarabya bölgesinin ‘’Anavatan ile bütünleşmesinin 100. Yıldönümünde, bu bölgenin bugünkü adı olan Moldova’nın ve Romanya’nın yeniden birleşmesi çabalarının hukuka dayalı ve haklı bir çaba olduğunun da altını çiziyor. Anma toplantısında Romanya’nın iktidardaki Sosyal Demokrat Parti (PSD) lideri Liviu Dragnea’nın şu sözleri; ‘’Ben Moldova ile bütünleşmek ve tek bir ulus olarak Avrupa sahnesinde yer almaktan yanayım’’ demesi, Romanya’nın da bu topraklardan vazgeçme niyetlerinin olmadığını göstermektedir. Ayrıca, ‘’Rumen halkının ve Rumencenin bütünleşmesi’’ başlıklı düzenlenen bu toplantıya Moldova Parlamentosu ve Hükümet temsilcileri de katıldılar. Moldova Parlamentosu Başkanı Adrian Candu; Moldova’nın Romanya’nın desteğine ihtiyacı olduğunu dile getirerek. Avrupa ile bütünleşmeye giden yolda yolların ve köprülerin inşaatının ve işbirliğinin ancak Romanya’nın yardımlarıyla mümkün olduğunu ifade etmiştir.   Sonuç olarak; uluslararası sistemde jeopolitik ve ekopolitik dengeler değişmekte ve hızlanmaktadır. 20. yüzyıldan kalma Moldova ile Transdinyester sorunu dünyamızdaki küresel ve bölgesel güçlerin odağında yerini almaktadır. Rusya’nın klasik genlerinde bulunan ‘’Çevreleme Politikası’’ hem AB’yi hem Baltık ülkelerini hem Ukrayna’yı hem de Moldova’yı da endişelendirmektedir. Rusların Gürcistan’da ‘’Güney Osetya’’ ile ‘’Abhazya’’yı işgal etmesi, Ukrayna’nın doğusunda ayrılıkçı girişimleri ve Kırım ilhakını sıraladığımızda tehlikenin boyutları gözler önüne sermektedir. Doğu Avrupa’nın çözülemeyen sorunu Moldova ile Transdinyester Rusya’nın siyasi amaçlarının ve stratejisinin odak noktasındadır. Çünkü son yıllarda AB ve NATO üyesi Romanya’nın kendi topraklarında giderek artan bir şekilde NATO ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) askeri varlığına izin vermesi bunlardan biridir. Keza Baltık ülkelerinin (Estonya, Litvanya, Letonya) Rusların tehditkâr askeri varlığından rahatsızlığı göz önüne alındığında, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya genişleme amacını güttüğünü göstermektedir. Rusya, AB ve Balkanlar üzerindeki enerji politikası ile jeopolitik ağırlığını muhakkak ki sürdürmek isteyecektir. Transdinyester önemlidir, neticede Moldova’nın ekonomik, enerji ve topraksal entegrasyonu da dâhil olmak üzere ulusal güvenliğinin temel öğesi konumundadır. Bu da Rusya’nın Moldova ile Transdinyester üzerindeki siyasi, ekonomi ve askeri amaçlarından kolay kolay vazgeçmeyeceğini göstermektedir. Aynı şekilde AB, NATO ve Romanya’da bu jeostratejik bölgenin Kırım ilhakında ki gibi Rusya’nın bir oldubittiye getirmesine göz yummayacaktır. Moldova ile Transdinyester sadece Doğu Avrupa’nın bir sorunu değil, aynı zamanda uluslararası sistemin bir sorunu haline dönüşmüştür. Güney Ferhat BATI, Kıbrıs Amerikan Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi,Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Görevlisi

Doğu Akdeniz’de Deniz ve Enerji Güvenliği

Yrd. Doç. Dr. Cenk ÖZGENBu sunumda Doğu Akdeniz’de deniz ve enerji güvenliğinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Sunum beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde deniz ve enerji güvenliği arasındaki ilişki irdelenecektir. İkinci bölümde Doğu Akdeniz’in coğrafi yapısı ve önemi üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde Doğu Akdeniz’in Türkiye’nin enerji nakil pratiğindeki yeri tespit edilecektir. Dördüncü bölümde Doğu Akdeniz’de deniz güvenlik ortamı değerlendirilecektir. Beşinci ve son bölümde ise Doğu Akdeniz’de deniz ve enerji güvenliğinin sağlanmasına yönelik olarak Türkiye’nin ulusal ve uluslararası düzeydeki faaliyetleri ele alınacaktır. Deniz ve Enerji Güvenliği Arasındaki İlişkiDünya ticaretinin yaklaşık %90’ı denizyoluyla gerçekleştirilmektedir. Denizyolu taşımacılığı ticari yüklerin nakledilmesinde açık ara en maliyet etkin seçenektir.1 Deniz ulaştırma hatlarının, ticaret filolarının ve limanların güvenliğinin sağlanamadığı bir ortamda dünya ekonomisinin “can damarı” olan ticaretten bahsetmek mümkün değildir.2 Denizyoluyla gerçekleştirilen ticarette petrol ve doğalgazın önemli payı vardır. 2013 yılında uluslararası ticarete konu olan petrolün yaklaşık %63’ü denizyoluyla taşınmıştır. Tonaj bazında bu denizyoluyla taşınan toplam yükün %30’unu oluşturmaktadır.3 Doğalgazın naklinde ise boru hatları ön plandadır. 2013 yılında uluslararası ticarete konu olan doğalgazın %31,4’ü sıvılaştırılmış doğalgaz (Liquefied Natural Gas/LNG) formunda denizyoluyla taşınmıştır.4 Ancak LNG’nin toplamdaki payı artmaktadır. Yapılan projeksiyonlar 2035 yılına gelindiğinde doğalgaz ticaretinde ağırlığın LNG’de olacağını göstermektedir.5 Bugünün dünyasında ticaret için denizlere, üretim için enerjiye ihtiyaç vardır. Deniz güvenliği, ticaret ve enerji güvenliğini sağlarken; enerji güvenliği, üretim ve ticareti sağlamaktadır. Deniz ortamında enerji güvenliği, kritik enerji altyapı bileşenlerine odaklanmaktadır. Denizde kritik enerji altyapı bileşenleri; tankerler, dolum-boşaltım terminalleri, deniz geçişli boru hatları, açık deniz platformları, kıyıdaki rafineriler, LNG tesisleri ve depolama tesisleridir. Günümüzde söz konusu bileşenlere yönelik risk ve tehditler savaş(lar), deniz terörizmi ve deniz haydutluğudur. 6 Basra Körfezi’nde 359 tankerin hedef alındığı İran-Irak Savaşı (Tanker Savaşı evresi) birinciye;7Yemen açıklarında patlayıcı yüklü bir tekneyle gerçekleştirilen intihar saldırısına maruz kalan Limburg tankeri ikinciye8 ve Kenya’nın güneydoğusunda fidye amacıyla kaçırılan MV Sirius Star tankeri üçüncüye9 örnek olarak verilebilir. Deniz ortamında kritik enerji altyapı bileşenlerinin güvenlik ihtiyacını karşılamada öne çıkan görevler, denizde durumsallığın sağlanması ve deniz güvenlik harekâtları icra edilmesidir. Denizde durumsal farkındalığı; deniz trafiğinin kesintisiz ve gerçek zamanlı olarak takip edilmesi, bu kapsamda toplananbilgilerin -özellikle olağandışı hareketliliğin tespiti maksadıyla- kıymetlendirilmesi ve deniz ortamına ilişkin derlenmiş bilgilerin gerektiğinde deniz güvenlik harekâtı icra eden unsurlara aktarılması süreci olarak tanımlamak mümkündür. Deniz güvenlik harekâtı ise deniz ortamındaki tehditleri ortadan kaldırmak, riskleri minimize etmek ve yasadışı girişimleri önlemek üzere sivil ya da askeri makam ile çok uluslu kuruluşlar tarafından icra edilen faaliyet olarak tanımlanabilir. Bu noktada deniz güvenlik harekâtlarının başarısının denizde durumsallığın sağlanabilmesine bağlı olduğunun altını çizmek gerekir.10 Öte yandan barış döneminde olduğu gibi savaş döneminde de enerji akışının kesintisiz devam etmesi önem taşımaktadır. Savaş döneminde kritik enerji altyapı bileşenlerinin güvenliği kapsamında deniz ulaştırma hatlarının korunması görevi öne çıkmaktadır. Doğu Akdeniz: Coğrafi Yapı ve ÖnemAvrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan Akdeniz, Batı Akdeniz ve Doğu Akdeniz olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Doğu Akdeniz, Tunus’un kuzeydoğu ucundaki Bon Burnu’ndan İtalya’nın Sicilya Adası’nın batı ucunda yer alan Lilibeo Burnu’na doğru çizilen hattın doğusunda kalan bölgedir.11 Adriyatik Denizi, Libya Denizi, İyon Denizi ve Adalar Denizi Doğu Akdeniz’de yer alan alt denizlerdir. Doğu Akdeniz, Sicilya ve Messina Boğazları ile Batı Akdeniz’e, Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’e ve Türk Boğazları ile Karadeniz’e bağlanmaktadır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler; Arnavutluk, Bosna Hersek, Filistin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Hırvatistan, İsrail, İtalya, Karadağ, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Libya, Lübnan, Malta, Mısır, Slovenya, Suriye, Tunus, Türkiye ve Yunanistan’dır. Kıbrıs’taki üslerinin egemen toprakstatüsünde olmasından ötürü Birleşik Krallık’ı da Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler arasında saymak gerekir.12 Öte yandan sunumda Doğu Akdeniz başlığı altında daha sınırlı bir bölge, merkezinde Kıbrıs’ın yer aldığı deniz alanı incelenmektedir. Coğrafya yazınında Levant Denizi olarak da adlandırılan bölgede yer alan sahildar devletler; Birleşik Krallık, Filistin, GKRY, İsrail, KKTC, Libya, Lübnan, Mısır, Suriye, Türkiye ve Yunanistan’dır.

Türkoloq: “İran şiəlikdən azərbaycanlılara qarşı istifadə edir” – Müsahibə

“Biz hələ də içimizdə zahirən bizim kimi görünən, əslində isə İrana xidmət edən şəxsləri ayıra bilmirik. İranın farsdilli hakimiyyəti həmin şəxslər vasitəsilə azərbaycanlıları müxtəlif baxış bucaqlarına, ideologiyalara parçalamağa çalışır. Həmin irançı qüvvələrin əsas məqsədi milli hərəkat daxilində pərakəndəlik yaratmaqdır. Buna görə də Çöhrəqanlı və Lisani kimi şəxslərin lider kimi qabağa çıxmaq cəhdlərinin qarşısına da şübhə toxumu səpirlər. Bu da müəyyən mərhələdir, keçib gedəcək”.Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının (AMEA) Fəlsəfə İnstitunun aparıcı elmi işçisi, türkoloq Faiq Qəzənfəroğlu belə düşünür. Onun Teleqraf.com-a müsahibəsini təqdim edirik.- İranın təhsil naziri Məhəmməd Bəthayi Azərbaycan və digər dillərin ölkəsi üçün təhlükə olduğunu əsas gətirərək, bu dillərin təhsil müəssisələrində tədrisinin qadağan olunduğunu açıqladı. İran və Güney Azərbaycan ərazilərində 35 milyondan çox Azərbaycan türkü yaşayır və buradan yaranan qənaət də budur ki, İran hakimiyyəti həm qorxusundan bu dillərin tədrisini qadağan edir, həm də sanki buna oxşar digər addımlar atmaqla çəkinmədiyini nümayiş etdirir.- Doğrudur, İran hakimiyyəti bu addımları çəkinmədən atırmış kimi görünür, amma qorxduğu tərəflər də çoxdur. Böyük Britaniya kəşfiyyatı tərəfindən hakimiyyətə gətirilmiş dini-siyasi rəhbərlik qorxmaqda haqlıdır. Çünki Güney Azərbaycanı qanunsuz yollarla ələ keçirmiş İran rəhbərliyi, digər millətlərin yaşadıqları bölgələri də bu yollarla nəzarətində saxlayır. Buna görə də İran Azərbaycan dilini rəsmi səviyyəyə qaldırmaqdan qorxur. Bununla da özlərinin haqlı olduğunu göstərməyə çalışırlar. Farsdilli qruplar da başa düşürlər ki, İran adlanan dövlətin əsas dayağı türklərdir.Təəssüflər olsun ki, türklərin də bir qismi şiəlik və irançılıq adı altında İrana xidmət edir. Amma buna baxmayaraq, qarşısı alınmayacaq oyanış başlayıb. İndi XX əsrin əvvəllərindəki dövr deyil. Həmin dönəmdə Azərvbaycan türklərinin müəyyən qismi irançılıq oyunlarına aldandılar. Düzdür, burada şiəlik də mühüm rol oynadı, amma əsas oyun irançılıq üzərindən oynanıldı.– İndi vəziyyət necədir, nəsil yenilənirmi?Bəli. XXI əsrin əvvəlində yeni nəsil yetişir ki, onlar irançılıq və dini oyunların zərərli olduğunu yaxşı bilirlər. İran hakimiyyəti qeyri-fars millətləri o yalanına inandırmaq istəyir ki, irançılıq bütün xalqların azadlığına xidmət edir. Amma indi əvvəlki illərlə müqayisədə bu irançılıq oyunu darmadağın edilsə də, yenə də qalır. Azərbaycan türklərinin böyük əksəriyyəti bunun oyun olduğunu anlayıb. Lakin bunu anlamayanlar var ki, artıq onları da doğru istiqamətə yönəldirlər.Buna görə də İran rəhbərliyi şiəlik oyunlarına başlayıb ki, bu da İslam dininin ruhuna ziddir. İran hakimiyyətinə xidmət edən şiəlik və irançılıq aradan qalxdıqca, təkcə azərbaycanlılar yox, digər millətlər də öz haqlarını bərpa edə biləcəklər. Amma burada öndərlik yenə də Azərbaycan türkləri üzərinə düşür, bu, həmişə və tarixən belə olub.- Əgər öndərlik sizin də dediyiniz kimi 35 milyonluq Azərbaycan türklərindədirsə, o zaman niyə həmin qüvvələr bütövləşib təzyiqçi İran hakimiyyətinə qarşı müqavimət oxu yarada, bu dini-siyasi rejimi geri addım atmağa məcbur edə bilmirlər?- Əvvəldə də qeyd etdiyimi kimi, İran hakimiyyəti bu qüvvəni neytrallaşdırmaq üçün şiəlik və irançılıqdan sui-istifadə edir.- Mövzunu bir qədər açardınız...- Şiəlik Azərbaycan türklərinin müəyyən hissəsini farslaşdırmışdısa, irançılıq da türkləri iranlılaşdırdı. Bu hücumlar azərbaycanlıların milli kimliklərinin üzərinə kölgə saldı. Əgər bu 35 milyonluq millətin 10-15 faizi öz milli kimliyini əsas tutaraq anlasa ki, Azərbaycan – türk dilinin tədris olunmadığıu məktəblərə getmək utancvericidir, o zaman vəziyyət başqa cür ola bilərdi. Yəni, Güney Azərbaycan və İranda bunu çox az qisim anlayır. Üstəgəl, İran telekanalları türkləri gah eşşəyə, gah da tarakana oxşadırlar. İranda bunun əsası 1925-ci ildə Pəhləvilərin hakimiyyətə gətirilməsindən sonra qoyulub. Amma 1925-ci ilədək İrana rəhbərlik etmiş Qacarlar nə qədər farslaşsalar da, öz milli kimliklərini üzərlərində gəzdirirdilər. Pəhləvilər isə irançı kimi hakimiyyətə gəldilər.Bura qədər isə irançılıq zaman-zaman qacarları, afşarları, bayatları və digər türk-oğuz boylarını iranlılaşdırdı. 1979-cu ildə İranda baş vermiş hakimiyyət çevrilişi isə İran şiəçiliyini gündəmə gətirdi. Bu vəziyyətdə Azərbaycan türklərinin 10-15 faizi öz milli kimliyini əsas tutaraq, şiəliyin onlar üçün zərərli olduğunu başa düşürsə, bu ciddi proseslərin başlamasına yol açacaq. Lakin indiki halda Güney Azərbaycan İranda cərəyan edən hadisələrin lokomotivi ola bilmir, amma proses gedir.- Yəqin ki, İran hakimiyyəti də prosesi sakit izləməyəcək.- Məsələn, İran parlamentində Türk Fraksiyasının qurulması, bəzi ali məktəblərdə Türk dili fakültələrinin açılması, yaxud müəyyən təhsil müəssisələrində Azərbaycan dilinin tədrisi soydaşlarımızın lokomotiv kimi qabağa çıxmasına əngəl olmağa xidmət edir. Yəni, bu, prosesi ləngitməkdir. Bu addımları da ona görə ata bilirlər ki, farsdilli hakimiyyəti kənardan dəstəkləyən çox ciddi qüvvələr var. Həmin qüvvələr İsraildə də, ABŞ-da da, Rusiyada da, Britaniyada da var.Həmin qüvvələr İranı istədikləri kimi idarə etmək istəyirlər, buna görə də azərbaycanlıların siyasi səhnədə yer almasına imkan vermirlər. Lakin buna baxmayaraq, Azərbaycan türklərinin proseslərin lokomotivi kimi qabağa çıxması an məsələsidir. Artıq Azərbaycan türkləri farsdilli hakimiyyətin hücumlarının qarşısına soyuqqanlı şəkildə çıxır və bu təzyiqlərə qarşı cavab tədbirləri görülür.Bütün hallarda istiqlaliyyət bizim haqqımızdır. Əsas hədəf Tehranda oturan hakimiyyəti dəyişməkdir və türklərin iqtidarını bərqərar etməkdir. Bundan sonra digər millətlərin bizimlə yaşayıb-yaşamamaq istəklərini müzakirə etmək olar. Bu, nə Amerikanın, nə İsrailin, nə də Qərbin layihəsidir, bu, milli mübarizədir. Nə yolla olursa-olsun, Tehrandakı hakimiyyət dəyişməlidir. Çünki Tehranı İranın paytaxtına çevirən Ağa Məhəmməd Şah Qacar olub. İndi Tehranın yarıdan çoxu türkdür. Buna görə də bizim 35 milyonluq xalq üçün yeni liderin ortaya çıxmasında Tehranın böyük rolu var.- Amma indi belə bir başçı yoxdur. Mübarizə gedir, lakin hərəkatın vahid lideri yoxdur. Bunu nə ilə əlaqələndirərdiniz?- Zaman-zaman bəzi liderlər ortaya çıxmağa çalışdılar. 15-20 il əvvəl Mahmudəli Çöhrəqanlı meydana çıxmağa cəhd etdi, son dönəmlərdə Abbas Lisani və digərilərinin adı hallandırılır.Lakin biz hələ də içimizdə zahirən bizim kimi görünən, əslində isə İrana xidmət edən şəxsləri ayıra bilmirik. İranın farsdilli hakimiyyəti həmin şəxslər vasitəsilə azərbaycanlıları müxtəlif baxış bucaqlarına, ideologiyalara parçalamağa çalışır. Həmin irançı qüvvələrin əsas məqsədi milli hərəkat daxilində pərakəndəlik yaratmaqdır. Buna görə də Çöhrəqanlı və Lisani kimi şəxslərin lider kimi qabağa çıxmaq cəhdlərinin qarşısına da şübhə toxumu səpirlər. Bu da müəyyən mərhələdir, keçib gedəcək.- Bu, SSRİ-nin son illərində Azərbaycanda – Bakıda başlayan Milli Azadlıq Hərəkatına kimin rəhbərlik edəcəyi ilə bağlı ortaya çıxan mübahisələri xatırladır.- Bəli, həmin dönəmdə də Milli Azadlıq Hərəkatının lideri olmaq istəyən kifayət qədər insanlar vardı. Nemət Pənahlı, Sabir Rüstəmxanlı və digər insanların adları çəkilirdi. Amma müəyyən zamandan sonra bütün siyasi qüvvələrin bəziləri könüllü, bəziləri də məcburi şəkildə Əbülfəz Elçibəyin üstündə dayanmağa məcbur oldular. Çünki Elçibəy birləşdirici lider kimi özünü ifadə etməyi bacardı.Buna görə də hesab edirəm ki, Güney Azərbaycanda gedən prosesin bir neçə liderinin olması təbiidir. Onların arasından birləşdirici lider ortaya çıxacaq. Vaxtilə SSRİ-nin agentləri, kəşfiyyatçıları Azərbaycanda gedən Milli Azadlıq Hərəkatının vahid liderinin olmaması üçün əllərindən gələni edirdilər. Buna görə də düşünürəm ki, çox yaxın zamanda Azərbaycanın Güneyində də, inanılmış vahid lider ortaya çıxacaq. Bununla da pərakəndəliyə də son qoyulacaq. Bunun üçün təbliğatı da düzgün qurmalıyıq, çünki bizi şovinizimdə ittiham edirlər ki, guya biz İranda demokratik dəyişikliyə sırf azərbaycanlılar üçün nail olmağa çalışırıq. Biz Tehranda hakimiyyətə gəlməklə bütün xalqların azadlığına nail olmaq istəyirik. Buna görə də lider xalqın öz içindən çıxacaq.

Devletin ve Hayatın Değişen Doğası; Yeni Ekosistem

Süleyman ŞENSOY TASAM BaşkanıDünyadaki temel trendlere bakıldığında “toprak ve makineyi” takiben “bilgi ve bilgiye dayalı ürünler” temelli yeni ekonomi çağında küresel rekabet “mikro-milliyetçilik”, “entegrasyon” ve “öngörülemezlik” üzerinden gelişmekte, hayatın ve devletin yeni doğasını belirleyen meydan okumaların; “kaynak ve paylaşım krizi”, “üretim-tüketim-büyüme” formülünün sürdürülemezliği, Çin kaldıracı ile “orta sınıfın tasfiyesi”, “enerji, su ve gıda güvensizliği”, hayatın her alanında “4. boyuta geçiş”, “işgücünde insan kaynağının tasfiyesi”, değişen devlet doğası ve beklenti yönetimi temelinde “sert güçten yumuşak güce geçiş” olduğu temel referanslar olarak şekillenmektedir. Tüm bu temel parametreler içerisinde, teknolojideki dönüşümler; yapay zeka, sanal/artırılmış gerçeklik ve mobilite merkezli gelişerek tüm insan hayatını ve doğasını değiştirmeye adaydır. “Endüstri 4,0” ve “Toplum 5,0” kavramlarının dünyanın dönüşümünü yönetmek açısından önemli başlıklar olduğu aşikârdır. Bir diğer etken de Çin’in dünya sahnesinde her geçen gün etkinleşmeye başlamasıyla oluşturduğu türbülanstır. Yeni İpek Yolu projesi “Kuşak ve Yol”; hem karadan hem denizden 64 ülkeyi ilgilendiren bir küresel entegrasyon projesi olarak şekillenmekte, iktisadi pastanın dağılımını kalıcı olarak değiştirmektedir. Tüm bu gelişmelerle beraber, “Güvenliğin Ekosistemi” hukukuyla birlikte değişmektedir. Güvenlik - Demokrasi ikilemi bundan sonra çok daha fazla yaşanacaktır. Çünkü orta sınıfı eriyen ve güvenlik ekseni sofistike bir zemine kayan ülkelerde demokrasinin yaşatılması çok zordur. “Güvenlik bize otoriter rejimler mi getirecek” sorusunun daha fazla tartışılması gerekmektedir. Orta sınıfı olmayan ülkelerde, otoriter rejimler ya da kaosun iki seçenek olarak önümüzde durduğunun da görülmesi gerekiyor. Bölgesel ve küresel güvenlik anlamındaki iş bölümünün nasıl yapılacağı ve bedellerinin nasıl paylaşılacağı da önümüzdeki dönemin tartışmaları olmaya adaydır. Güvenlik üzerinden yeni ittifakların gelişmesi ise Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerin aldıkları risklerden ve inisiyatiflerden okunabilmektedir. Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini ise, Brexit sonrası Batı’da yeniden canlanan 2. Dünya Savaşı öncesine benzer kamplaşmanın sonuçları belirleyecektir. Yeni küresel güç adaylarından Rusya’nın yeni silahlar deklarasyonu ve Çin’in altın garantili yuan’la petrol ticareti güvenlik ekosistemi ve rezerv paralar için milat olmuş, Brexit’in anlamı ve dengelere etkisi biraz daha geride kalmıştır.

Arap Dünyasında STK'lar: Tarihi Bir Bakış

Prof. Dr. Altan ÇETİNNasıl Ortaya Çıktılar?STK (NGO) isminin popüler kullanımın tarihi 1970’ler olarak belirtilmektedir. Bu cümleden mevzumuz olan Arap dünyasında da Sivil Toplum Kuruluşları ortaya çıkmıştır. Bu STK’ların muhtevası genelde dini bağlarla güçlendirilmiş bir sosyal ilişki ve hayır anlayışı içinde söz konusu olmuştur. Güç ve kaynak yetersizliği ve idarelerin sosyal çevreye tatmin edici desteği vermeyişi toplumun sivil toplum kuruluşlarına veya yardım kurumlarına yönelmesinin sebebi olarak sayılabilir. Hülasa yetersiz kaynaklar, hükümetlerin mali destek eksiği, idari yetersizlikler, denetim eksikliği toplumları bu kuruluşlara yönlendirmektedir. Sivil toplumun tarihi Avrupa’da olduğu gibi Arap dünyasında da 19. asrın sonu ve 20. asrın başlarındadır. Tunus, Mısır, Cezayir, Libya, Suriye’ye Lübnan 19. asrın sonlarında STK’ların ilk oluştuğu ülkeler oldular. Bazı Arap ülkelerinde yirminci yüzyılın başlarından itibaren sivil toplum kurma hakkı yasalarla da halka verilmeye başlandı. 19 yüzyılın sonlarında 1888’de Tunus’ta görüldüğü üzere bu konuda bazı yasal uygulamalar da görülmüştür. Mısır, Tunus ve Fas bu konuda çalışmaya başlayan en eski Arap devletleri olarak kabul edilmektedir. Bu cümleden mesela Mısır’da 1923 ve Lübnan anayasasında 1926’da bu hak verilmiştir. Arap dünyasında STKların oluşumu olağanın aksine ne değişik iç eğilimlerin çatışması ne de hükümete karşı oluşan muhalif bir tavır nedeniyle değildir. Bilakis bu yapılar sömürüye uğrayan toplumlar ile sömüren güç arasındaki ayrışma ve çatışmadan ortaya çıkmıştır. Bu ilk kurumların birer okulları da vardır ve burada hem modern anlamda bir eğitim yanında, Arapça ve din öğretilen bir anlayış ile çalışma programları görülmektedir. Reform düşüncesi bu dönem hareketlerinde temel kavram gibidir. Bölgede uzun bir tarihi geçmişi olan vakıf kurumu ile ilk STK’ların mantığı arasındaki yakınlık da ifade edilmektedir. Sömürü ve sonrası dönemdeki siyasal gelişmeler sivil toplumun şekillenmesinde de etkili olmuştur. Daha sonraki dönemlerde milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm ve selefilik gibi yaklaşımların STKlarda temel yaklaşım tarzları olarak ortaya çıktığı görülmektedir. İkinci nesil derneklerin esin kaynağı ise daha çok “milliyetçilik” tabanında idi. İşgale karşı hareket mantığı taşıyan bu derneklerden bir kısmı daha sonra siyasi partilere de dönüşmüşlerdir. Hangi konularda çalışırlar?STK‟lar; faaliyetleri ve kapsamları açısından faaliyet merkezli, toplum merkezli ve refah merkezli STK‟lar olarak üç başlığa indirgenebilmektedir. Bunlardan, faaliyet merkezli kuruluşlar; sportif, kültürel ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlardır. Toplum merkezli kuruluşlar; siyasi partiler, sendikalar, çevre örgütleri, yerel toplum örgütleri gibi kuruluşlardır. Son olarak refah merkezli kuruluşlar da yardımlaşma, dayanışma, sosyal hizmet, sağlık, eğitim hizmetler açısından faaliyet göstermektedirler.[1] Sivil Toplum kuruluşları Arap dünyasında genel olarak beş alanda sınıflandırılabilmektedir. 1-Sosyal aktiviteler düzenleyen boş zamanlara yönelik faaliyet yürüten kurumlar: gençlik ve spor kulüpleri gibi yapılar bu cümledendir. 2- Sosyal yardım amaçlı olanlar, 3- Bilimsel Faaliyet amaçlı olanlar: kültürel ve araştırma faaliyetlerine odaklanan kuruluşlar, 4- Toplumsal eğilim ve kurum odaklı kuruluşlar: iş adamları dernekleri, birlikler, gençlik dernekleri gibi daha mesleki ve eğilim odaklı kurulan dernekler, 5- Kamu yararı gözeten dernekler: insan hakları, kadın hakları, demokrasi, yurttaşlık ve seçmen eğitimi, şeffaflık ve çevre gibi konular da faaliyet gösteren STKlar olarak tasnif edilebilir.[2] Neden Başarısızlar?Tüm bu tarihi geçmişlerine rağmen Sivil Toplum kuruluşları Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da demokrasiye geçiş gibi pek çok konuda önemli roller oynamışken Arap dünyasında kendinden bekleneni henüz verebilmiş değildir. 11 Eylül olaylarından sonra bölgedeki STKlara yardımın giderek arttırıldığı da görülmektedir. Örneğin ABD 2009 mali yılında bu kurumlara yapılan yardım 1991-2001 yılları arasında sağlanan fonların toplamdan daha fazladır. Bu yolla bölgedeki dönüşüm desteklenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda bölgedeki STK’lara dair değişik değerlendirmeler yapılmakta, gelişmenin yavaşlığı ve değişime katkısının az olmasının nedenleri anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bunlardan en önemlisi ilk olarak bölgedeki STKların hükümetler tarafında kurulmuş ve destekleniyor olmalarıdır. Bunlara GONGOs - (government organized non-governmental organizations) adı verilmektedir. Bunlar STKlardan beklenenden çok kontrol ve idareyi sürdürme içerikli kuruluşlar olmak özelliği göstermektedirler. Bu kuruluşlar konusunda ikinci konu ise çevrelerini saran hukuki sınırlardır. Bu konu yapısal genetik kadar bunların çalışma pratiğini etkilemektedir. Mesela kanuna göre Ürdün’de STK mensubu olmak için iç güvenlik onayı alınması şarttır. Yine kanuna göre gerek görüldüğünde Sosyal Gelişmeler bakanlığı bir STK’nın idaresini askıya alarak onun yerine geçici olarak kendi uygun gördüğü bir heyeti atayabilmektedir. Henüz yasalar ve mevzuat konusunda Arap dünyasında alınması gereken uzun bir yol olduğu açıktır. Ancak Arap Baharını takip eden zamanda Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde STK yasalarında ciddi düzenlemeler yapıldığı da görülmektedir. Yapısal ve yasal sınırlarla otantik manasına yabancılaşan bu kurumlardan kollektif gücün ve kamunun etkinliğinin idareye yansıma aracı olması beklenirken, bu yapılar devlet hegemonyasının bir aracı haline gelebilmektedirler. Üçüncü olarak STKların pek azı eyleme dönük iş yapabilmekte ve şiddet içermeyen demokratik faaliyetlere katkı sağlayacak bir içerik göstermektedirler. Bunun yanında bu sorunlu yapıları nedeniyle STKların pek çoğu dış yardıma kapalı ve devletin genel tutumu dolayısıyla şüphe ile bakılan kurumlardır. Amerikan yardımları konusunda özel bir dikkati olan bu STKlardan bazılarının Obama idareye geldikten sonra yardım kabulünde yumuşadıkları görülmüştür.[3] Ancak kendi ifade etme ve toplanabilme konusundaki sıkıntılar devam ederken STKların kendi kurallarını koyabilen, üyelerinin karar alma süreçlerini daha çok katılabildiği, seçimlerin uygun, açık ve ideal şartlarda yapıldığı, şeffaf ve denetlenebilir yapılar olması gerekmektedir. Bu yolla daha demokratik bir görünüme ve işleve sahip olabileceklerdir. Arap dünyasında modern zamanlarda kurulan katı ve müstebit siyasi yapı sivil toplumun gelişimini olumsuz etkilemiştir. Buna rağmen sivil toplum kendine göre değişen oranlarda gelişme göstermiştir. Mesela bir kayda göre Mısır’da Ahram gazetesinden alınan bir bilgiye bakılırsa 2003 yılı kayıtlarına göre 16.000 kayıtlı sivil toplum örgütü[4] varken Suudi Arabistan’da ise bu sayı yok mesabesindedir. Arapça’da “Müessesat el-Muctema’ el-Medeni” veya “Munazzamat Gayrı Hukumiyye” adını alan bu STKlar son dönem gelişmeleri ile siyasi ve hukuki bakımdan gelişme noktasında yeni zeminlere kavuşmaktadırlar. Bu çalışma içerisinde Mısır, Cezayir, Sudan ve Lübnan STKları ele alınarak bu örnekler üzerinden konu ortaya koyulmaya çalışılacaktır. MISIRMısır’da STKların geçmişi oldukça eskidir. Tatavuiyye denilen gönüllülük anlayışı bu kurumların gelişmesinde etkili olmuştur. 19. asırda Mısır’da Müslüman veya Hıristiyan menşeli olsun tüm STKlar din odaklı kavramlarla hareket etmekte idiler. II. Dünya savaşının bitimi ve Nasır dönemlerinde STK’lar da kendi gelişim ve değişimlerini yaşamışlardır. Mısır’da STK’ların Kahire ve İskenderiye’ye vaki iç göçlerle alakalı bir gelişme olduğu da ifade edilmektedir. Bu bakımdan taşralılık Mısır derneklerinde birlikteliği belirleyen önemli bir husus olarak görülmektedir. 1970’lerde ve 80’lerde bu kurumlar muhtelif yerlerden toplanan insanların buluştuğu bir sosyal denge kurumu olma özelliği göstermekteydiler. 1990’lara geldiğinde Mısır ekonomisi tam bir çöküş yaşayınca Mübarek idaresi ülkeye para çekme yöntemlerinden birisi olarak sosyal yardım için değişik fonlarını kullanmak olarak görmüşlerdir. Böylece sosyal fonlar vasıtasıyla 1milyar dolar para Mısır’a çekilebilmişti. Mısır’da STK’ların idaresinde muhtelif kanuni düzenlemeler yapıldığı bilinmektedir. 1964 tarihli 32 sayılı kanun ve 1999 tarihli kanun sonrasında Mısır’da 2002 senesinde hazırlanan 84 sayılı Dernekler kanunu (قانونالجمعيات والمنظمات غير الحكومية رقم 84 لعام 2002 )büyük tartışmalara yol açtı. Sivil toplumda büyük tepki gören bu kanun aleyhinde pek çok sempozyum ve panel düzenlendi. Bu kanun sivil toplum kuruluşlarının hükümete bağlamaktaydı. Kuruluşu ve sonrasında atılacak tüm adımlar resmi izne bağlanmış olduğundan sivil toplum bu kanuna büyük tepki göstermiştir. 2004 senesindeki Arap dünyasındaki sivil toplum ve demokratik dönüşüm raporu mısırdaki sivil toplumun hala olağanüstü hal yasası ve diğer istisnai yaslara bağlı olduğunu göstermektedir. 1964’te çıkan 32 sayılı kanun 2002 senesindeki 84 sayılı kanunla tadil edilmiş olsa da sivil toplum üzerindeki sıkı denetim konusunda değişiklik olmamış bilakis bazı maddeler daha da sertleşmiştir. Bu kanun sivil toplumun herhangi bir siyasi faaliyete girmesini de yasaklamaktadır. Buna bağlı olarak bu kuruluşlar üzerinden sıkı bir mali denetim de bulunmaktadır. Tarihi Süreçte Mısır STKlarıMısır’ta sivil toplum 1800’lere kadar gerilere gider. İşlevleri genelde devletin görevlerini tamamlayıcı olmuştur.[5] Ancak son yüzyılın ikinci yarısında demokrasi ve sivil toplumdan ciddi bir geri dönüş yaşanmıştır. Cemal Abdünnasır’ın getirdiği baskıcı yönetim sosyalist bir toplum ve siyaset modeli benimseyerek sivil toplumu bir taraftan bastırmış bir taraftan da devlete bağlayarak etkisini sınırlandırmıştır. Mısır’daki sivil toplum klasik otoriter rejimlerdeki sivil toplum özelliliğini gösterir. Bastırılan sivil toplum ya gereğinden fazla siyasileşmiş ve birinci amacından belli ölçüde uzaklaşmakta veya nerdeyse tamamen apolitik bir tutum benimseyerek marjinalleşmektedir. Mısır’da Sedat rejimin 1970’lerde uyguladığı kısmi açılım politikaları ile sivil toplum canlanmaya başlamış ama ciddi bir denetim devam ettiği için faaliyetleri sınırlandırılmış ve yönlendirilmiştir. 1990’larda Mubarek yönetimine IMF’nin önerdiği kalkınma programında sivil toplumun aktif hale getirilmesi öngörülüyordu. Artan sivil toplum etkinliğinden tedirgin olan Mubarek Yönetimi 2000’lerin başında sıkı bir yasal denetim getirmiştir. Eskiden beri devlet alanından özerk olması gereken sivil toplum kuruluşlarını Mısır devleti yasal çerçeveye oturtarak denetimde tutmuştur.  2011 yılında ortaya çıkan Mısır devrimden sonra bu denetim henüz sona ermemiştir. 1980’ler ve 1990’lardan beri meslek birliklerinde Müslüman Kardeşler Cemaati’nin büyük bir ağırlığı vardı. Bu durumu tehdit olarak gören rejim 2000’li yıllarda meslek örgütleri, odalar ve sendikalarını kamuya bağlayarak hükmetme yoluna gitmiştir. Mısır’da devlet sivil toplum kuruluşlarına şüphe ile baktığı için özerklik vermek yerine devletin uzantısı bir yapı haline getirmiştir. Mubarek rejimi, mesleki uygulamalar, kalkınma ve sosyal yardım gibi konularla uğraşan örgütlere çok karışmazken özellikle insan hakları ve demokratikleşme isteyen örgütlere bir tehdit olarak bakmıştır. Özellikle demokratikleşmeyi savunan örgütleri dışardan finanse edilen ve Mısır’ın aleyhinde çalışan yabancı piyon kuruluşlar olarak göstermiştir. 2000li yıllarda hak hareketlerine sistematik baskılar ve sindirme hareketleri görülmüştür.[6] 2011 başında görülen geniş halk ayaklanması Kifaye, Değişim İçin Gençlik ve 6 Nisan Hareketleri gibi sivil toplum örgütlerinin ciddi payı olmuştur. Bu ayaklanmalar sonucunda 30 yıllık Mubarek Yönetimi devrilmiş ve demokrasiye geçiş sürecini Yüksek Askeri Konsey yönetmiştir. Ancak bu süreçte Konsey devrime ve devrimcilere şüpheci baktığı için bu süreçte özgürlüklerin genişlemesini istememiştir. Mübarek’in düşmesinden yalnız iki hafta sonra güvenlik güçleri insan hakları örgütlerine baskın düzenlemiş ve devlete tehdit oluşturdukları gerekçesiyle çalışanlarını tutuklamıştır. Yargılamaları halen devam etmektedir. Devrimle birlikte demokrasi yönünde bazı yasal düzenleme yapılsa da sivil toplum kanunu henüz değişmemiştir. Özellikle dışardan maddi yardım aldıkları yönündeki söylentiler bu kuruluşların kamuoyundaki meşruiyeti zedelemekte ve dış güçlerin piyonu gibi algı oluşmaktadır. Statüko güçleri (asker ve sivil bürokrasi) değişim istemediği için değişim aracı olarak gördükleri sivil toplum kuruluşlarına olumsuz bakmakta, Mısır toplumunda büyük ağırlığı olan İslamcılar (İhvan ve Selefiler) da bu kuruluşları Batı’nın desteklediği yabancı ve zararlı yapılar olarak gördükleri için ciddi yasal, toplumsal ve imaj sorunları yaşamaktadırlar. Sivil toplum kanuna dayanarak devrimden yaklaşık bir yıl sonra (Aralık 2011) güvenlik güçleri beş sivil toplum kuruluşunu basmıştır. Bu eylemin devrim gençliğini yıldırmak ve sindirerek statükonun gücünü korumayı amaçladığı açıktı. O zaman devleti yöneten Yüksek Askeri Konsey ve onun atadığı hükümete göre bu örgütler toplum güvenliğini tehdit etmekteydiler. Mısır gibi sömürge ve dış müdahale yaşamış bir ülkede yabancı finansmanı hainlik gibi görüldüğü için yerli veya yabancı olsun sivil toplum kuruluşlarının imajı oldukça sarsılmıştır. Kısaca, Mısır’da sivil toplumun önündeki engellerin kaldırılmaması demokratikleşmeyi de engellemektedir. Devrim sonrasında belirli düzeyde bir özgürleşme olduysa devlet aygıtı bu kuruluşları kendisine tabi tutarak toplumu kontrol etme anlayışını sürdürmektir. Yabancı kuruluşlardan maddi destek kabul etme Sosyal Dayanışma Bakanlığı’nın iznine bağlıdır. Ayrıca, kabul edilen proje ve faaliyetlerde bürokrasi ve izin süreci fazla ve yorucudur. Ancak, her şeye rağmen Arap Baharı’nın getirdiği özgürlük ve aktivizme paralel olarak Mısır Hükümeti ile Türkiye arasında iyi niyet ve ilişkilerin olması, işbirliği ve ortak faaliyetlere yeterli hareket alanı açmaktadır. Mısır entelektüel ve siyasi olarak bölgenin çok önemli bir ülkesi olduğundan buradaki gelişmeler diğer ülke uygulamalarına örnek olmaktadır. Şu anda dinamik bir siyasi süreç yaşandığı için yeni anayasa ve yasalar sivil toplumu şekillendirecektir ve eskisinden daha açık olması beklenmektedir. CEZAYİR1962’de bağımsızlığı elde etmesinden sonra 1990larda yaşanan iç çatışmalar Cezayir’deki durumu karmaşıklaştırmıştır. Cezayir kanlı iç savaşlar, askeri diktatörlükler ve sömürüden yakın zamanda kurtulmuş ancak hala tam bir istikrara kavuşamamış bir ülkedir. 2004 yılındaki seçimlerin şimdiye kadar yapılmış gerçek ve demokratik ilk seçim olduğu düşünülürse bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Cezayir anayasası topluma sivil toplum kuruluşları kurma hakkını vermektedir. Ancak olağanüstü hal kanunu şu anda sivil toplum kuruluşları üzerinden büyük bir baskı oluşturmaktadır. Tüm bu duruma rağmen Cezayir’de önemli bir STk yapılanması olmuştur ki bunların öncelikli odağı insan hakları ve kalkınmadır. Siyasete girişleri engellendiği için bu kuruluşlar insan hakları, kadın, gençlik ve iş çevreleri ile alakalı halinde çalışmaktadırlar. 1990 yılında çıkan (90-32) sayılı kanun (قانون تشكيل الجمعيات الصادر 90، الذي يحتوي على قيود مشددة جدا جرى تبنيه قبل وقت قصير من حدوث الانقلاب - عام 1990 القانون) sivil toplumun tüm siyasi faaliyetini yasaklamaktadır. Ancak son dönemde yapılan kanun değişikliğinin sivil toplumun daha rahat hareket etmesine ve dış dünya ile ilişki kurmaya imkân verdiği görülmektedir. Bu manada Cezayir Sivil toplum bakımından son derece canlı bir yapı göstermektedir. Siyasi bazı ülke gerçekleri göz ardı edilmeden çok aktif ve dış dünyaya ve özellikle ülkemize tarihi, kültürel ve güncel sebeplerle açık bir ortam bulunduğu da ifade edilmelidir. SUDANSudan’ın STK’lara bakışını belirleyen ana mesele iç ve dış güvenlik konularıdır. 50’lerde bağımsızlık sonrası devlet hizmet alanları genişletmek hususunda daha önceki bakışını geliştirerek sosyal ve siyasi konularda kendisine yardımcı olacak kurumlara ihtiyaç duymuştur. Buna rağmen Sivil toplum bu ülkede çoğunlukla idarecilerinin bazı ön yargılı yaklaşımlarının gölgesinde kalmıştır. Sosyal ve siyasi önemlerinin anlaşılamaması ve rolleri konusundaki şüpheler bu bakışı bulandırmışsa da son zamanlarda gelişmeler, bölgesel ve küresel çağrılar sonucunda bu alana ilgi artmıştır.  Bu kurumların tarihi Sudan’da Ahmet Hayır’ın faaliyetleriyle başlamış olup 1936’lara kadar gitmektedir. 1950’lerde bağımsızlık hareketlerinde rol alan bu sivil toplum kuruluşları siyasi partiler, işçi, çiftçi, öğrenci, gençlik, kadın, mesleki, akademik birlikler ortaya çıkmış siyasi, sosyal ve kültürel içerikli pek çok STK kurulmuştur. Bunun yanında dini ve tasavvufi sivil toplum hareketleri de Sudan’da büyük bir öneme sahiptirler. 21 Ekim 1964 tarihi sivil toplumun Sudan hayatında daha önemli bir rol almaya başladığı tarihtir. Yaşanan devrim sonrasında oluşan siyasi yapılar daha etkili bir sivil toplumu da temsil etmiştir. Son dönemlerde ise siyasi ve kazanç amaçlı sivil toplum kuruluşları yanında hayır amaçlı yapılanmalar artmaktadır. Buna rağmen siyasi amaçlara yönelme, etnik ve kabileci yaklaşımlar taşımak ve kar güdüsü ile hareket etmek gibi yaklaşımlar olumsuzluklar olarak değerlendirilmektedir. Sudan’daki stkları çeşitleri bakımından genel olarak belli grupları temsil edenler, belli meslek gruplarını temsil edenler, sosyal gönüllülük esasına dayananlar (kadın. gençlik, spor, kalkınma, eğitim, fakirlikle mücadele, barış gibi konularda), dini odaklı olanlar, sivil idareler, çevreci örgütler, afet önleme, insani yardım, zararlı alışkanlıklar, engelliler, yaşlıları ve çocukları korumayı amaçlayan hayır kurumları, insan hakları, mesleki dayanışma, kültürel ilişkiler, tüketiciyi koruma, uyuşmazlıkları çözme olarak tasnif edilmektedir.  Sudan’da STK’lar (قانون العمل العام  ) genel iş kanunu çerçevesinde yürütülmektedir ki bu kanun STKlar yoluyla şahsi kar elde etmeyi kesin ve katı kurallarla yasaklamaktadır. Bütün gelirler kuruluşta hedeflenen amaçlar doğrultusunda harcanmak zorundadır. Müstakil bir tüzel kişiliği temsil eden dernekler devlet güvenliği ve umumun yararını ihlal etmediği sürece siyasi, iktisadi, kültürel ve eğitim alanlarında çalışmalar yapabilirler. Bu kuruluşlar bir kişi, devlet veya kişiler tarafından kurularak kanunlardaki hükümlere uymak kaydıyla bahsedilen sahalarda çalışmalar yapabilirler. Bu alanlardan en önemlilerinden birisi kadın konusudur. Kadınların sosyal hayat daha çok katılımı, siyasette temsilleri ve parlamentoda daha fazla yer almaları konuları STK’ların sosyal işlev alanlarından biridir. Gençlik ve çocuklar konuları da bu bağlamda önem verilen diğer hususlardandır. Sağlık, kültür ve eğitim temelli pek çok husus bu iki toplum grubuna yönelik olarak çalışmaktadır. Sudan uzun dönemler boyunca iç anlaşmazlıklar yaşayan bir devlet olduğunda toplumsal diyalogun geliştirilip uzlaşma alanlarının açılması buradaki sivil toplumun diğer bir faaliyet alanını oluşturmuştur. Bu manada iç savaşın izlerinin silinmesi, toplumsal barışın sağlanması yolunda dış yardımı da kabul ederek bazı çalışmalar yapılmaktadır. Sudan’da sivil toplumun açık bir mali stratejiye sahip olmaması ve sorunlara yol açabilen dış yardımlar alınması bu sahadaki önemli bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının bir üstü kurumu olarak 1979’da kurulmuş olan Sudan Gönüllü Dernekler Meclisi (المجلس السوداني للجمعيات التطوعية ( إسكوفا) (Scova)) de zikredilmelidir. Bu meclisin amacı dernekler arası koordinasyonu sağlamak, eğitim yoluyla burada görev alanları daha etkin kılmak, hükümet ile iletişim kanalları kurmak, iletişim vasıtaları ile sivil toplumun faaliyetleri yaygınlaştırmak olarak sayılabilir. Sudan stklarının Paisifikler, Karayipler, Afrika ve Avrupa Birliği çapında uluslar arası antlaşmaları da bulunmaktadır. Cotonou antlaşması bu bağlamda bir işbirliği adına imzalanmıştır.  Bunun temel amacı kalkınma odaklı yardımların sağlanmasıdır. LÜBNANTarihsel olarak Lübnan’da sivil toplumun gelişmesi uzun tarihi geçmişe dayanır. Osmanlı döneminden başlayarak Fransız mandası ve 1958’deki bağımsızlığa kadar olan süreçte sivil toplum örgütleri genelde dini özellik taşıyordu.[7] Lübnan’da 1909 Osmanlı Sivil Toplum Kanunu yürürlükte kaldıktan sonra 2006 yılında yenilenmiştir. 1958 ile 1975 arasında mezhep ve din temelli olmayan birçok örgütün faaliyetleri görülmektedir. 1975-90 arasındaki iç savaş döneminde ise devlet sistemi felce uğradığı için sivil toplum daha aktif olmuştur ama daha çok mezhepsel özellik taşımıştır. İç savaştan sonra devletin rolü geri dönerken küreselleşme de sivil toplumu dünya ile daha bağlantılı hale getirmiş ve katılım, kalkınma, iyi yönetim, şeffaflık ve hesap verme gibi faktörleri önplana çıkarmıştır. Bugün Lübnan’ın iki özelliği sivil toplumun öne çıkmasını ve belirli biçim kazanması etkiler: Mezhepcilik ve devletin zayıf olması. Siyasi partilerin de çok etkili olamamaları da sivil alanı daha aktif kılmaktadır. Eski Osmanlı Sivil Toplum Kanunu oldukça liberal olmakla beraber kurulan her örgüt veya cemiyetin kuruluşundan hemen sonra yasal statü kazanabilmesi hükümetin bilgilendirilmesini istiyordu. Bazen Hükümet bildirimleri kasıtlı olarak aylarca ve bazen yıllarca geciktirebiliyordu. 2006’da devlete 1 ay içinde cevap verme şartı getirildi. Lübnan toplumunda sivil toplum olarak iki kavram kullanılır müctema’ el-ehli ve müctema2 elmedeni. Birincisi daha çok yerel derneklere ikicisi ise toplumsal hareketlere işaret eder. Birinci oluşum devletin zayıf olması dolayısıyla insanları daha çok geleneksel mezhepsel ve inanç gruplarına doğru yönlendirmiştir. İkincisi ise devletin sosyal ve ekonomik başarı gösterememesinden dolayı ortaya çıkmıştır ama ülkedeki mezhepsel yapı da gerçek bir sivil toplum hareketinin başarı şansını azaltmaktadır.[8] İç savaş döneminde ise üçüncü bir yapı ortaya çıkmıştır: Müctema el-Taifî (Mezhepsel toplum). Bugün Lübnan’da en etkili sektördür. Bugün mezhepsel bölünmeyi dikkate almayan proje ve faaliyetler Lübnan’da etkili olamazlar. Cemiyetlerin kamuya yararlı örgüt statüsü kazanması ancak parlamento kararıyla verilmektedir ve bu durum çok yaygın değildir.       Lübnan’da sivil toplum genel olarak siyasi konulardan ziyade sosyal ve ekonomik gelişmeye odaklanmıştır. Ancak bunlar İsrail işgali ve Suriye müdahaleleri nedeniyle oluşan havada sık sık kendilerini politik tartışmaların içinde de bulmuşlardır. İç savaşın oluşturduğu güvensiz ortam, işgal edilen yerlerde güvenlik hareket edilememesi, İdeolojik, coğrafi, dini hatlarla kesilen bir ortamda dayanışma ruhunun gelişememiş olması gibi sebepler Lübnan’da bu kurumların karşılaştığı sorunlar olmuştur. Lübnan Arap dünyasında STk kanunu en eski olan ülkedir. Lübnan’da STk yasası olarak 3 Ağustos 1909 tarihi Osmanlı Dernekler kanunu yüzyılı aşkın bir süredir yürürlükte bulunmaktadır. 1911, 1977, 1939, 1972 kanunlarda STKLara dair bazı maddeler ve düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunu 2006’da düzenleyen bir genelge İç İşleri bakanlığı tarafından düzenlenmiştir. 1991 yılında STKar ortak forumu (The Lebanese Non-Governmental Organization Forum (LNF)) kurulmuştur. Lübnan’da tskların bir özelliği olarak önde gelen ailelerin bu işe toplumsal yardım amaçlı olarak öncülük ediyor olmalarıdır. STKların gelişimi ülkede aktif bir durumdadır. Ülkedeki tüm olumsuz durumlara rağmen sivil toplumun buna ters olarak gelişmektedir. Örneğin 1999 verilerine göre ülkede 1100 yeni STK kurulmuştur. Lebanese NGO Forum, Collective of Lebanese Voluntary NGOs, The Arab NGO Network for Development Lübnan’daki sivil toplumla alakalı yerel ve bölgesel kuruluşlar olarak zikredilmelidir. Arap NGO Network (ANND)  12 arap ülkesinin katılımıyla 1996’da kurulmuş olan bir birliktir. Burada 12 Arap ülkesinden 23 STK üye bulunmaktadır. Merkezi Beyrut’tadır. Kalkınma, demokrasi, globalizm, ticaret gibi konulara odaklanan bu STKlar birliği Arap dünyasındaki ekonomik kalkınma, siyasi, iktisadi ve sosyal konularda Arap dünyasındaki STKLar arasında işbirliği kurulması, bölgedeki barış ve hukuk konularının ele alınması birliğin üç temel hedefi olarak resmi sitelerinde zikredilmiştir.[9]Arap Dünyasıyla ilişkiler noktasında STKlar fırsatların oluşturan bir alandır demek yanlış olmayacaktır. Mısır ve Cezayir kendi özel şartları içinde biri Maşrik Arap dünyasının diğeri Mağrip Arap dünyasının en büyük devletleri olarak ciddi imkânlar taşımaktadırlar. Gerek literatürün incelenmesi gerekse de sahada müşahede edilen durum STKlara dair geniş bir yelpazede proje bağlamında belirlenen alanların hemen tümünde temas kurulabilecek yapıların bulunduğunu gösterir. Dış desteğe şüphe ile bakılan bu ülkelerde Türk ve Türkiye imajının olumlu yansımaları tarihi ve kültürün geçmişin sağladığı imkânlar muvacehesinde ciddi bir ilişki ağı kurulabileceği ortadır. Son dönem gelişmeleri sivil toplumun devletin yan kuruluşu görüntüsünün daha ciddi manada kurumların oluşmasını sağlayacak gibi görünmektedir. Mısır’da dış desteğe özellikle batı odaklı yardımlara ciddi bir teftiş ve takip olduğu burada ifade edilmelidir. Sisi dönemi sonrası ise bu tür ilişkileri kurmanın iyice zorlaştığını söylemeye ise gerek yoktur. Cezayir için de aynı devlet dikkatinden söz edilirse yanlış olmayacaktır. Bu bakımdan siyasi manadaki hassasiyetlerin dikkate alarak ilişkilerin kurulması doğru olacaktır. Devrim sonrası Mısır’da son derece canlı ama bir o kadar da dağınık bir sivil toplum yapısı olduğu aşikârdır. Bu bakımdan değişik manaları temsil eden yapılarla kurulacak dengeli ilişkilerin verimli gelişmelere yol açacağı kesindir. Mısır’daki bu canlılık ve renklilik yanında Cezayir daha tek düze bir siyasi ortamda ancak aynı oranda canlı bir sivil toplum yapısı taşımaktadır. Konuya giriş mahiyetindeki bu yazının sahadaki tematik ya da umumi işbirliği çalışmalarıyla teferruatlandırılması, işbirlikleri ise soomutlaştırılması ve literatür olarak da konunun derinlemesine çalışarak ülke profilleri üzerinden dış politikamız ve karşılıklı öncelikler bağlamında malumatın geliştirilmesiyle konu daha verimli alana taşınabilecektir.İlgili Döküman İçin Tıklayın: http://www.tasam.org/Files/Icerik/File/arap_stk_sunum_pdf_587d2be8-0ae9-442a-9cd9-f84c91bc24c0.pdf

Azerbaycanın Jeopolitik Konumu ve Karabağ Sorunu

Dr. Elnur KAZIMLIKafkas Üniversitesi / Azerbaycan1. Güney Kafkasya’nın Öncelikli Jeopolitik ÖzellikleriGüney Kafkasya stratejik konumu itibariyle, tarih boyunca bölgenin güçlü devletleri arasında nüfus dairesine sokulması için mücadele alanı olmuştur. SSCB döneminde bölge tamamen SSCB’nin kontrolünde bulunduğu için, dünyaya kapalı hale getirilmiştir. 20. yüzyılın sonlarına doğru, SSCB’nin dağılmasından sonra bu bölge dünya için yeniden cazibe haline gelmiştir. Güney Kafkasya’nın jeopolitik önemi hem onun doğal kaynakları, hem de coğrafi konumu ile bağlıdır. Şöyle ki, Güney Kafkasya Avrupa ve Asya gibi iki farklı kıtayı birleştirdiği gibi, iki farklı medeniyetin de kavuştuğu bölgedir. SSCB’nin dağılmasından sonra, siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik önemi nedeniyle, bölge tekrar uluslararası ilgi odağına dönüşmüştür. Güney Kafkasya İslam ve Hristiyan medeni değerlerini taşıyan bölgedir. Bilgenin uzun yıllar Rusya denetiminde olması, ona kendine has özellikler kazandırmıştır. Şöyle ki, hem Çar Rusya’sı döneminde, hem de SSCB döneminde bu bölgede yaşayan halkların modern eğitim sürecine tabi tutulması,bölgenin sanayileşmesi toplumsal değerlerin de modernleşmesine neden olmuştur. Günümüzde toplumunun önemli kesiminin Müslüman olmasına rağmen, dini fanatik akımların ciddi destek bulmamasının başlıca sebebi budur. Bunun yansıra, eğitim oranının yüksek olması farlı kültürel ve dini değerlere sahip insanların bir arada, barışçıl ortamda yaşayabilmesine yol açmıştır. Dini toleranslığın, kültürel uyumun sağlanması ve başarılı olması bölgede kalıcı barışın sağlanması için çok önemlidir. Güney Kafkasya’nın coğrafi konumu ona Avro-Atlantik mekân için stratejik önem kazandırmaktadır. Şöyle ki, bölgenin Orta Doğu bölgesi ile komşu olması; Rusya’nın uzun yıllar boyu yayılmacı politika izlemesi; Avrupa’nın kendi ekonomik ve askeri güvenliğini sağlama ihtiyacı duyması; ABD’nin küresel çıkarları Avro-Atlantik mekânı bölge ülkeleri ile farklı yönlerde işbirliği yapmaya itmiştir. Batıda bu konuda çeşitli jeopolitik teoriler de üretilmiştir. Güney Kafkasya Avro-Atlantik devletler için Aralık denizi - Karadeniz - Hazar denizi ve buradan da Çin’e kadar uzanabilecek güvenlik ve işbirliği koridorunun önemli bir kısmıdır. Bu açıdan bakılınca, batılı devletler Güney Kafkasya’nın ekonomik, toplumsal ve siyasal değerler bakımından Avrupa ailesinin içinde yer almasında istekli görünmektedir. Bu yönde işbirliğini öngören “Avrupa Komşuluk Politikası”, “Doğu Ortaklığı Politikası” ve birçok ekonomik nitelikli programlar uygulanmaktadır. 2. Azerbaycan’ın Öncelikli Jeopolitik ÖzellikleriAzerbaycan coğrafi açıdan Güney Kafkasya’nın parçası olarak Orta Doğu, Avrupa ve Asya’nın kesişmesinde yerleşmektedir. Böyle bir coğrafi konumda yerleşmiş olması Azerbaycan’ın jeopolitik önemini artırmakta, onu bölgede ekonomik ve siyasal güce dönüştürmektedir. Buna olanak tanıyan bazı jeopolitik değerler enerji kaynakları, güvenli enerji ve transit taşıma olanakları, askeri stratejik konum, bölgesel entegrasyona olanak veren toplumsal ve kültürel değerler, politik ve ekonomik yapı ve demografik nitelik önemli jeopolitik elementlerdir. Bunların bir kısmı daha çok uluslararası ve bölgesel, diğer kısmı ise ulusal boyutta belirleyici niteliğe sahiptir. Günümüzde Azerbaycan jeopolitik imkânlarına dayanarak Avro Atlantik, Uzak ve Orta Doğu ülkeleri ve Rusya ile çeşitli alanlarda kapsamlı işbirliği yapmaktadır. Bu işbirliği bölgesel ve uluslararası nitelikli önemli projeleri içermektedir. 2.1 Enerji KaynaklarıHazar havzası zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahiptir. Bölgenin 200 milyar varil düzeyinde petrol rezervine sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu miktar, dünya potansiyel petrol rezervinin %10’una denk gelmektedir. Kaynakların önemli kısmı Hazar’ın Azerbaycan’a ait kısmında bulunmaktadır. Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait olan 78.800 km2’lik alanında 60 ila 200 metre derinliklerde toplam 8 milyar varil petrol ve 4-8 milyar tonluk hidrokarbon rezervi bulunmaktadır. Tarihte de enerji amili jeopolitik değer olarak büyük ekonomik ve politik öneme sahip olmuştur. Bakü Çar Rusya’sı döneminden itibaren petrol sanayisi ile ün kazanmıştır. Birinci Dünya savaşından sonra özellikle Büyük Britanya Bakü petrollerine özel ilgi duymuş ve bir takım ekonomik ve politik girişimlerde bulunmuştur. 1918-1920 yıllarında var olmuş bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti petrolün jeopolitik değeri nedeniyle, batıdan ciddi destek görmüştür. Fakat SSCB kurulduktan sonra bütün petrol kaynakları Moskova merkezli yönetilmeye başlanmıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını tekrar elde etmiş Azerbaycan Cumhuriyeti halen jeopolitik önemini koruyan petrol ve doğal gaz rezervuarını hem ekonomik, hem de bağımsızlığının güvencesi gibi kullanmak istemiştir. Bu amaçla 20 Eylül 1994 yılında Hazarın Azerbaycan kısmında yerleşen «Azeri», «Çırak», «Güneşli» yataklarının ortak işletilmesini içeren antlaş ma imzalanmıştır. Bu antlaşma Azerbaycan için taşımış olduğu öneme binaen “Yüzyılın Antlaşması” adlandırılmıştır. Antlaşmaya 8 devletinin (Azerbaycan, ABD, Büyük Britanya, Rusya, Türkiye, Norveç, Japonya ve Suudi Arabistan) 13 en büyük şirketi (Amoko, BP, MakDermott, Yunokal, ARDNŞ, LUKoyl, Statoyl, Ekson, Türkiye Petrolleri, Penzoyl, İtoçu, Remko, Delta) katılmıştır. Böylece Azerbaycan yeni bağımsızlık döneminde ekonomik kalkınmasına ve bağımsızlığının pekişmesine katkı sağlayacak başarılı petrol stratejisi izlemeye başlamıştır. Bütünlükte dünyanın 14 ülkesinden 30 büyük petrol şirketi ile 19 petrol anlaşması imzalamıştır. Bu çerçevede yapılacak toplam yatırım tutarı yaklaşık 60,9 milyar ABD doları, toplam rezerv ise 1,6 milyar ton petrol, 1,3 trilyon m3 doğal gazdır. Her yıl ortalama 50-60 milyon ton petrol, 14-15 milyar m3 doğal gaz üretilmektedir. 2.2 Ulaştırma Koridorları ve ProjeleriAzerbaycan iki önemli uluslararası ulaşım koridorunun kesişme noktasında yerleşir. Bunlar “Doğu-Batı” ve “Kuzey-Güney” ulaştırma koridorlarıdır. Bu koridorlar yüklerin ve yolcuların İskandinav ülkelerinden Basra Körfezine ve Hint okyanusuna kadar; Avrupa’dan Orta Asya’ya ve Çin’e kadar taşıma imkânları vermektedir. Bu olanaklar Avrupa ve Asya kıtaları arasında ulaştırma ağının daha güvenilir hale getirilmesine stratejik katkı sağlamakla birlikte, Azerbaycan için hem de büyük ekonomik öneme sahiptir. Avrupa ve Orta Asya arasında taşımacılık alanında alternatiflik, rekabete dayanıklılık ve güvenliğin sağlanması amacıyla kurulan TRASEKA programı için girişimci Azerbaycan tarafı olmuş ve 1998 yılında kurucu antlaşma Bakü’de imzalanmıştır. Avrupa Birliği’nin ve 13 bölge ülkesinin desteğini kazanan TRASEKA programı, Avrupa ve Asya arasında büyük ölçüde Rusya üzerinden yapılan taşımacılığa alternatif olabilecek tarihi İpek Yolunun tekrar onarılması öngörmektedir. Bu program Azerbaycan’a ekonomik katkılarla birlikte, önemli politik kazanımlar da sağlamaktadır. Azerbaycan tarafı komşu ülkelerle birlikte bu koridorun geliştirilmesine yönelik büyük projeler gerçekleştirmektedir.İlgili Dökuman İçin Tıklayın: http://www.tasam.org/Files/Icerik/File/Pages_from_karadenizkafkaskong_pdf_9d8f1acf-2ae7-4c72-bea0-33b8b232aacc.pdf

Ortadoğu’da Terörizmle Mücadele Kapsamında Birleşmiş Milletler’in Rolü

Doç. Dr. Ülkü HALATÇI ULUSOY Ankara Üniversitesi, Hukuk FakültesiÖzet1934 yılından bu yana uluslararası topluluğun gündeminde olan terörizm konusunda atılan ilk önemli adım, Milletler Cemiyeti döneminde terörizmin önlenmesi ve cezalandırılması amacıyla hazırlanan bir sözleşme taslağıdır. Sözleşme, 1937 yılında kabul edilmesine rağmen hiçbir zaman yürürlüğe girememiştir. Birlemiş Milletler’in kuruluşundan sonra özellikle 1963 yılından bu yana uluslararası topluluk, terörist eylemeleri önlemek amacıyla evrensel düzeyde 14 sözleşme ve bu sözleşmelere ilişkin dört değişikliği kabul etmiştir. Anılan sözleşmeler, Birleşmiş Milletler’in bu konuda yetkili organı olan Genel Kurul ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bünyesinde hazırlanarak bütün üye devletlerin katılımına açılmıştır. Birleşmiş Milletler bünyesinde uluslararası terörizm konusunda Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararlar önemli bir yere sahiptir. 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında 28 Eylül 2001’de kabul edilen 1373 (2001) sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan Terörizmle Mücadele Komitesi, 1373 (2001) ve1624 (2005) sayılı Güvenlik Konseyi kararları gereğince üye devletlerin kendi sınırları içinde ve dışında terörizmin önlenmesi konusunda alması gereken tedbirleri ve düzenlemeleri gözetme konusunda görevlendirilmiştir. Terörizmle Mücadele Komitesi’ne yardımcı olması amacıyla kurulan Terörizmle Mücadele Komitesi İcra Direktörlüğü, üye devletlere terörizmle mücadele konusunda yapmaları gereken idari ve yasal düzenlemeler konusunda teknik yardım olanağı sağlamaktadır. 1373 (2001) sayılı Güvenlik Konseyi kararı, üye devletlere terörizmle mücadele konusunda iç hukukta yapmaları gereken düzenlemelerin yanı sıra Birleşmiş Milletler bünyesinde terörizmle mücadele konusunda kabul edilen antlaşmalara taraf olma yükümlülüğü de getirmektedir. Buna koşut olarak daüye devletler iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapma konusunda yükümlülük altındadır. 2011 yılından bu yana devam eden Suriye iç savaşı ve sürecin kötü yönetilmesi nedeniyle ortaya çıkan boşluk, aşırı uç gruplar tarafından hızla doldurulmuştur. Bölgesel güçler arasındaki rekabetin artması ve mezhep ayrılıkları, terörist gruplar için uygun bir zemin hazırlamıştır. IŞİD ve benzeri terörist gruplar, uluslararası barış ve güvenlik için 11 Eylül dehşetini yaşatan El Kaide terör örgütünden bile daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Günümüzde IŞİD, uluslararası barış ve güvenlik için en büyük tehdit olarak kabul edilmektedir. Suriye ve Irak’ta etkinliğini devam ettiren IŞİD, Güvenlik Konseyi tarafından da uluslararası barış ve güvenlik için beklenmeyen önemli bir tehdit olarak nitelendirilmiş ve Konsey, oybirliği ile alınan 2249 (2015) sayılı Kararı aracılığıyla bu örgüt ile mücadele edebilmek için üye devletlerin her türlü tedbirialmaları gerektiği yönünde çağrıda bulunmuştur. Ayrıca yine oybirliği ile Güvenlik Konseyi, 26 Haziran’da Tunus’un Sousse kasabasında, 10 Ekim’de Ankara’da, 31 Ekim’de Peninsula’da, 12 Kasım’da Beyrut ve 13 Kasım’da Paris’te IŞİD tarafından gerçekleştirilen vahşi terör saldırıları kınamıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi, IŞİD tarafından gerçekleştirilen ağır, yaygın ve sistematik insan hakları ihlalleri ve kültürel mirasın yok edilmesinden sorumlu kişilerin cezalandırılabilmeleri için üye devletlerin her türlü işbirliğini yapmaları çağrısında bulunmuş ve gerek terörizmin gerek terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla her türlü tedbirin alınması konusunda devletlerin yükümlülükleri hatırlatılmıştır. Öte yandan Birlemiş Milletler ve NATO’nun müdahaleye yönelik isteksiz bir tavrı bulunmaktadır. 15 Aralık 2015’te Suudi Arabistan Ortadoğu’daki terörizm sorunu ile mücadele edebilmek amacıyla 34 devletten oluşan evrensel bir İslami İttifak kurduklarını ve merkezinin Riyad olduğunu açıklamıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu İttifak, IŞİD’in yanı sıra bölgedeki diğer terör örgütleri ile de mücadele etmeyi hedeflemektedir. Suudi Arabistan’ın bölgesel rakipleri olan İran, Irak Şii Yönetimi ve Suriye Esad rejimi ise, İttifak’ta yer almamıştır. Sadece Sünniler’den oluşan bir İttifak olması nedeniyle de eleştirilmiştir. İttifak’ın kuruluşuna ilişkin açıklamada ise, sadece IŞİD değil diğer terör örgütlerinin de hedef alındığı, amacının Birleşmiş Milletler gibi uluslararası barış ve güvenliğin temin edilmesine yönelik olduğu belirtilmiştir. Bölgedeki önemli Arap ülkelerinin yanı sıra NATO üyesi Türkiye ve çok sayıda Afrika ve Asya ülkesinin de İttifak’ı desteklemesinin öneminin büyük olduğu vurgulanmıştır. Kuşkusuz alınacak tedbirler ve gerçekleştirilecek askeri operasyonların Birleşmiş Milletler Antlaşması ve özellikle Birleşmiş Milletler’in terörizm ile mücadele amacıyla almış olduğu kararlar ile uyumlu olması gerekmektedir. Bu çalışma ile Birleşmiş Milletler’in uluslararası terörizm ile mücadele yöntemlerinin Güvenlik Konseyi kararları ışığında Ortadoğu’da nasıl uygulandığı güncel gelişmeler özellikle de IŞİD sorunu ve Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan İslami İttifak kapsamında değerlendirilecektir.İlgili Döküman İçin Tıklayın: http://www.tasam.org/Files/Icerik/File/Pages_from_4_ortadogukit_pdf_905318b5-764b-490a-baf7-29383bb8f482.pdf

Türk milleti, 30 Haziran sevgililer gününüz kutlu olsun!

Nigar Ögeday Bugün Azerbaycan'da Sevgililer Günü dür Fuzulinin ve Nizami"nin “Leyla ve Mecnun”unu defalarca okudum. Orta okul yıllarından beri bu tür yapıtlara çok rastladım ve okuduktan sonra tüm bunların yazarın hayalinin ürünü olduğu sonucuna vardım. Bu kanaatim 20 Ocak 1990 yılında Rus ordusunun Bakü"yü işgal ederek Azerbaycan"da katliam yaptığı güne kadar devam etmişti.20 Ocak şehitliğini ziyaret eden herkes orada bir çift mezarın olduğunu görmüştür. Bu İlham ile Ferize"nin mezarıdır. 20 Ocak gecesi Rus ve Ermeni birleşik kuvvetlerinin Bakü"de katliam yaptığı zaman 6 ay önce dünya evine girmiş İlham kendi halkının imdadına yetişmek için sokağa koşmuştu. Bakü sokaklarında yatan yaralıları Rus tanklarının paletleri altından kurtarmak için çabalamıştı. Pek çok yaralıyı güvenli yere taşıyan İlham bir yaralının imdadına koşarken düşman kurşununa gelmişti. 20 Ocak gecesi sevgili eşi Ferize sabaha kadar pencerenin önünden gitmemişti.Hatta kayınvalidesinin “kızım pencerenin önünde durma, serseri kurşun isabet ederse İlham"a biz mahçup oluruz” uyarılarına rağmen o, çekilmemiş ve pencerenin önünde sabahı gözüyle açmıştı. Sabah İlham dönmüştü. Fakat kendisi değil, ruhsuz bedeni dönmüştü evine. İşte her şey de bundan sonra başlamıştı. Bir daha İlham"ı göremeyeceğine emin olan Ferize"yi kimse teskin edemiyordu. Akşama kadar sakinleşemeyen Ferize çok yorgun olduğunu söyleyip yan odaya geçiyor. Bir müddet sonra odaya girenler Ferize"nin cansız bedeniyle karşılaşıyorlar. Odada bulunan notta şöyle yazmıştı Ferize “Beni affedin, İlhamsız yaşayamazdım, beni onun yanına gömün”.O devirde bu aşkla ilgili çok şeyler konuşuldu, yazıldı, besteler bile yapıldı. Fakat yıllar geçip nesiller değiştikçe destana dönmüş bu aşk unutuldu. 2003 senesinde Azerbaycan"da “Hural” gazetesinin başyazarı Evez Zeynallı"ın verdiği öneriye kadar. O sene Evez Zeynallı kendi köşesinde kökeni belli olmayan “14 Şubat Sevgililer Günü”ne bağlı ilginç bir yazı yayınladı. Türk dünyasında bu kabilden günlerin yeterince var olduğunu bildirerek İlham ile Ferize"nin düğün gününün Azerbaycan"da sevgililer günü olarak kutlanmasını önerdi. Doğru, o dönemde bu öneriye ironiyle gülenler ve bu önerinin rededilmesi için büyük çaba harcayanlar çok olmuştu. Fakat Evez ve onun qrubu pes etmeyerek bunun gerçekleşmesi için işe koyuldular. 30 Haziran İlham ile Ferize"nin düğün günü Azerbaycan"da ilk defa sevgililer günü olarak kutlanmaya başladı. Artık 15 seneden beri Azerbaycan"da 30 Haziran gerçek sevgililer günü olarak kutlanmakta. Fakat üzülerek söylemek gerekir ki, bazı televizyon ve radyolar hala bu konuya kıskançlıkla bakıyor ve hala 14 Şubatı sevgililer günü olarak ilan ediyorlar.Fakat bir gün bu ne idüğü belli olmayan marjinallerin de Türk kızının sevgisi karşısında saygıyla eğilerek bu günün önemini kabul edeceklerine inanıyorum. Herkesin önünde Türkün büyüklüğünü itiraf edecek, böylesine bir aşkın hiç bir millette olmadığını, yalnız Türk hanımının eşine böyle bir sevgiyle bağlanabileceğini, uğrunda ölebileceğini itiraf edecklerinden eminim. Tüm dünya Türk kadınının önünde saygıyla eğilecek. Evet Türk milleti, 30 Haziran sevgililer gününüz kutlu olsun. Bu güzel günde her birinize Ferize gibi sevmeği diliyorum.

Türk İslam Medeniyetinde Ahiliğin İktisadi Hayat ve Devletin Oluşumundaki Rolü

Prof. Dr. Mehmet KARAGÜL Ahi akıncı derviş ve gazilerin ülküsü: Türk için gökyüzünü vatanın çadırına, yeryüzünü de secde için seccadeye dönüştürmek ve zamana ezan sesiyle hükmetmek idi. 1 Giriş: Bilhassa son iki yüz yıldır Türk İslam medeniyetinin en önemli devletlerinden olan Cihanşümul Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküşüyle birlikte ortaya çıkan İslam coğrafyasındaki hezimet, bugüne dek artarak devam etmiş, hali hazırda yaşanan katliam ve sürgünlerle tam bir insanlık trajedisine dönüşmüş durumdadır.  Bu vaziyetin yaşanmasında tek bir etkenden bahsetmek mümkün olmamakla birlikte, görünürdeki asıl sebebin, Türk ve İslam dünyası ile Hristiyan/ Yahudi dünyası arasındaki gelişmişlik farkının çok büyük boyutlara ulaşmasıdır. Bu aşırı dengesizlik, Hristiyan/Yahudi Batı dünyasına İslam ülkeleri üzerinde ameliyat yapmalarına cesaret vermektedir. Bu cesaret sayesinde Batı ülkeleri, I. Dünya Savaşı sonrasında 24 parçaya ayırdıkları Osmanlı topraklarını, kendileri açısından şartların yeniden oluştuğu yüz yıl sonra, mevcut her bir parçayı tekrar en az iki ya da üçe bölmek suretiyle, İslam ülkelerini tamamen etkisiz hale getirmeye çalıştıklarına şahit olmaktayız.  İslam ülkelerinin, Hristiyan/Yahudi Batı karşısındaki bu acziyetinin sebeplerini anlayabilmek için evvela bu ülkelerdeki mevcut sosyal ve siyasal yapılanmalara göz atmak gerekmektedir. Böyle bir irdeleme sonucunda, bu ülkelerde sosyal yapıların ortak değerler etrafında güç birliği oluşturmaktanziyade, sosyal ve siyasal farklılıklar ekseninde çatışmacı bir yapıya oturduğu açıkça görülmektedir.  Konunun bir diğer boyutunu ise toplumların din ile olan ilişkilerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda, özellikle Arap toplumlarının ve kısmen de son yüz yıllarda Türk milletinin dine yaklaşımının akıl ekseninden ayrılarak, kaderci/mistik bir zemine kayması, son derece önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bu değerlendirmeler, mevcut sorunların çözümünün büyük ölçüde Türkiye’nin kendi sorunlarını kendisinin çözmesine bağlılığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle Ülkemizdeki sosyal, siyasal ve iktisadi sorunların halli konusunda, son iki yüzyıldır olduğu gibi Batı menşeili arayışlar yerine, kendine has değerlere dönmekle mümkün olduğu dikkatlerden kaçmalıdır. Bu anlamda Ahilik düşüncesi ve teşkilatı gibi tarihi değer ve oluşumlardan faydalanmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. İlk bakışta bir sivil toplum kuruluşu özelliği taşıyan Ahilik teşkilatının, fonksiyonları ele alındığında, eğitim, iktisat ve siyaset dâhil hayatın her alanında, özellikle devletin ulaşmadığı yerlerde onun vazifelerini üstlenmesi bakımından son derece manidar bir yapılanma olduğu görülmektedir.  Günümüzde ise Neo liberal ekonomi politikalarıyla, bir taraftan devletin gereksizliği üzerinde durulurken, öte yandan küresel çok uluslu şirketlere yol verilmek suretiyle, asıl hedef olan küresel Batı merkezli tek tip devlet giden yolun taşları döşenmeye çalışılmaktadır. Böylesi büyük bir plana karşı Türkiye öncüllüğünde İslam ülkelerinin etkili bir tepki ortaya koyabilmesi için evvela her ülkenin kendi içindeki, daha sonra ise ülkeler arasındaki yapay ve basit meselelerden sıyrılıp, güçlü bir devlet yapılanması için Ahilik kültüründe olduğu şekliyle İktisadi yönü kuvvetli olan etkin bir devlet oluşumuna ihtiyaç bulunmaktadır.  Günümüzde Neo liberal politikalarla, iktisadi ve sosyal hayattan olabildiğince dışlanan devlet, Türk İslam medeniyetinde “devlet baba” ifadesiyle tanımlanan; tebaasını koruma ve kollama, zora düştüğü her an ve her yerde ona destek olma vasfı olan fonksiyonlarını ifa edemez hale gelmektedir. Bu haliyle çağdaş anlamda “sosyal devlet” olarak tanımlanan devlet yapılanması da erozyona uğratılmak suretiyle, vatandaş ile devletin arasındaki güvene dayalı ilişki büyük ölçüde kaybolmaktadır (Özerkmen, 2004: 59).  Böylelikle, toplumdaki devlet bilinci ve şuuru zayıflarken, bu hal devletin de güç kaybına neden olmaktadır. Bu anlamda, dış tehdide karşı tekrar güçlü bir devlet tesisi edebilmek için öncelikle toplumdaki devlet şuurunun tekrar güçlü bir şekilde tesisine ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesinde de Ahilik kültürünün değerlerinden ve tecrübelerinden faydalanılması süreci kolaylaştıracağı muhakkaktır.  Söz konusu değerlendirmeler ışığında bu çalışmada öncelikle Ahilik teşkilatı hakkında kısa bilgiler verilmek suretiyle, ardından Ahilik teşkilatı ve kültürünün, iktisadi hayat ve devletin oluşumu ve yaşatılmasındaki rolü üzerinde durulmaya çalışılacaktır.  2. Ahilik Kültürü ve Örgütlenmesi Ahlak ile sanatın, üretimin ve ticaretin bir araya geldiği bir sistem olarak tarif edilebilecek olan Ahilik sistemi, 13. yy’dan itibaren Selçuklu Devleti’nin yıkılışının ardından kültürel değerleriyle Anadolu topraklarında kök salmaya başlamıştır. Zenginle fakir, üretici ile tüketici, emek ile sermaye ve vatandaş ile devlet arasında sağlam ve güvenilir ilişkiler kurmayı amaçlayan Ahilik Teşkilatı, bütün faaliyetlerini güzel ahlak ve sosyal adalet sistemi üzerinde kurmaya çalışmıştır (Ekinci, 1990: 22). Ahilik, böyle bir sistemi kurarken, Dünya’da ilk defa ahlaki değerleri kurumsallaştırmayı da başarmıştır.  2.1. Ahiliğin Doğuşu ve Gelişimi Halife Ömer döneminde İslam orduları tarafından fethedilen Mısır, Ezoterik-Bâtıni ekollerin en önemli merkezlerindendi. O dönemde Mısır’da yaşayan az sayıdaki Yahudi ve Hıristiyan’la birlikte, çok tanrılı dinlere inananlar da İslamiyet’i kabul etmişler, lakin bu kabulün, sorunsuz gerçekleştiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Çünkü fetih sırasında Mısır’da var olan ve ezoterik özelliği bulunan İskenderiye Okulu yıkılmış ve Okuldaki bilginler İslamiyet’in siyasi ve eleştirel kanadı olan Ali taraftarlığını seçmişlerdir. Ezoterik gelenekten gelen bu bilginler, böyle bir tercihle hem İslam’ı seçmiş olmanın güvencesine sahip olmuşlar, hem de kendi geleneksel düşüncelerini daha kolay bir şekilde yeni inanç sistemlerine adapte edebilme imkânına kavuşmuşlardır (Özerkmen, 2004: 63-64).  Fatımi Devleti’nin kuruluşunda da rol alan bu ekol, Sünni inanca mensup orduların saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmek için Mısır’daki eski sanatkâr loncalarını yeniden ihya etmişler ve yarı askeri bir yapılanma ile loncaları tekrar ayağa kaldırmışlardır. Ayrıca, ‘’İzciler’’ anlamına gelen ‘’Fütüvvet’’ adı altında, genç İsmaili sanatkârlardan oluşan büyük bir askeri teşkilat oluşturulmuş ve öteki Bâtıni örgütlenmelerde görüldüğü şekliyle, Fütüvvette de derecelere dayalı bir sistem esas alınmıştır.  Fütüvvet 9 derece üzerine örgütlenmiştir. Fütüvvet teşkilatının dereceleri sırasıyla; Nazil, Tim Tarik, Meyan Beste, Naip Vekili, Nakip ve 6. Derece Baş Nakip dereceleriydi ki bu derecede olanların en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ile her türlü töreni yürütmek iken 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen ‘’Ahi’’ adı verilmiştir. Fütüvvet içinde Ahi’lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesidir. İlerleyen yıllarda Türkler arasında hızla yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı tahmin edilmektedir. Öte yandan, 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesi iken, 9. derece, sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhineverilmiştir (Çağatay, 1997:122).  Ahiliğin kökenini yukarıda bahsedilen şekliyle Araplara bağlayanlar olduğu gibi Türklere ait bir oluşum olduğu yönde de önemli iddialar bulunmaktadır. Hatta Bizanslara ait bir yapılanma olduğu şeklinde de bazı iddialara rastlamak mümkündür. Ancak bunlar içinde en kuvvetli sav, yukarıda bahsedilen Mısır ve İslam menşeli Fütüvvet yapılanmasıdır. Bu iddiaya göre Ahilik teşkilatı, sanatkâr ve zanaatkârları bir araya getiren Fütüvvet yapılanmasının, Türkler tarafından Anadolu’da millileştirilerek geliştirilen yeni bir hali olduğu en makul tezlerdendir (Ülgener, 1981; 89).  2.2. Anadolu’da Ahiliğin Türkleşmesi Asıl adı Şeyh Nasıruddin Ebul-Hakayık Mahmut Bin Ahmet el Hoyri (1171-1261) olan ve Ahiliğin kurucusu olarak bilinen, Ahi Evran-ı Veli, Orta Asya’dan göç eden bir göçmen ailenin çocuğudur. Ahi Evran, uzun yıllar değişik medreselerden, fıkıh ve tasavvuf dersleri almış, 1206 yılında Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş ve Ahiliğin temellerini burada atmıştır. Siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel ve askeri olmak üzere çok yönlü bir yapılanma olan Ahiliğin, siyasi etkisinin en bariz olduğu aşamayı, şüphesiz Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki rolünde görmek mümkündür. Bu çerçevede Osmanlı’nın kurucusu olan Osman Bey’in kayın pederi ve hocası olan Şeyh Edebali’nin etrafındaki Ahilerin yoğunluğu ve etkisi manidardır (Özerkmen, 2004: 63).  Ahi Evran, ilerleyen yıllarda önce Konya’da Mevlana Celalettin Rumi ile ve daha sonra Kırşehir’de Hacı Bektaş-ı Veli ile dostluklar kurmuştur. Görüldüğü üzere Ahi Evran; Anadolu’daki Kayseri, Konya ve Kırşehir gibi farklı şehirlerde ve oralardaki Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi zamanın kanaat önderleri ile gönül birliği kurarak, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında oldukça önemli bir rol üstlenmiştir. Bu kişiler, devletin ulaşamadığı yerlere ulaşarak, iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel ve askeri konularda topluma destek olmuşlar ve devlet-millet kaynaşması için çok büyük çaba sarf etmişlerdir(Erdem, 2008: 7-8).  Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerinde sanat, ticaret ve iktisadi alanlar başta olmak üzere, toplum yaşamının her aşamasında yaklaşık 630 yıl etkisi görülen Ahilik teşkilatı, örgüt olarak kendi kural ve kurumlarıyla, 3. Sultan Ahmet dönemine kadar ayakta kalmıştır. 1727 yılında ise “gedik” denen yeni bir düzenleme uygulanmaya konmuştur. Ahilik teşkilatı üyelerine, tezgâh başında sanat, zaviyelerde edep öğretiminin sürüp gelmesi, 17. yüzyıla kadar devam etmiştir. Fakat Osmanlı Devletinde yaşayan gayri Müslim tebaanın artması, çeşitli dinlerdeki kişilerle ortak çalışma zorunluluğunu doğurmuştur. Bunun neticesi olarak, din ayırımı gözetilmeden kurulan, tekel niteliğindeki “Gedik” sistemi, Ahilik Teşkilatının devamı niteliğini taşıyordu. Türkçe olan “gedik” sözcüğü, tekel ve imtiyaz anlamına gelmektedir. Gedik sahibi kişiler, işleyeceği işi başkalarının işleyememesi güvencesine ve devlet tarafından verilen beratın içinde yazılı olan hakları kullanabilme imtiyazına sahiptiler. Bu tarz esnaflık ve sanatkârlık ise 1860’a kadar devam etmiştir (Özerkmen, 2004; 66-67).  Osmanlı Devleti’nin Ruslarla yaptığı Kırım Savaşı’nın ardından, Osmanlı Devleti’nin 1856 da yayınladığı “Islahat Fermanı” ile Osmanlı’nın bütün vatandaşlarının her türlü sanat, ticaret ve meslekleri serbestçe yapabilmelerine izin verilmesiyle, 1860 yılında bütün gedik beratları hükmünü kaybetmiş oldu.

Çağlar boyunca Türk kadını

Tanrının armağanı sonucu kendi bedeninde bir ruhu olgunlaştırıp o tinin, bedenine kavuşmasını sağlayan kadın, soyun ve evrenin devamlılığında rol oynayan bir bütünün en büyük parçasıdır. Ata binme, kılıç kuşanma, güreş, avlanma, ok atma, cirit atma ya da at yarışları.. Bu kelimelerleri duyunca geçmişten günümüze bir erkeğin savaşçı ve kahraman kimliği vurgulanmış gibi algılıyoruz, öyle değil mi? Kısmen de doğru tabi. Türk erkeği kahramandır, cesurdur, yiğittir, Oğuz Han olarak da bilinen düzenli ordunun temelini atan Metehan’dır, Tanrı’nın kırbacı olarak nitelendirilen Atilla’dır, Anadolu’nun kapılarını biz Türkler’e açan Alparslan’dır, İstanbul’u feth eden Fatih Sultan Mehmet’tir, Çaresiz kalmış her bir toprağı işgal altına alınmış sönmüş bir külü alevlendiren Avrasya Türk’ünü yeniden dirilten Mustafa Kemal Atatürk’tür. Fakat asıl anlatmak istediğim; Büyük Kiros’u kana boğan Dünya Tarihi’nin ilk kadın hükümdarı Tomris Hatun’dur, Bizans imparatoru I. Jüstinianus’u dize getiren Sabar’ların lideri Boarık Hatun’dur, Ülkenin işgali sırasında halkı ayağa kaldıran Halide Edip Adıvar’dır, vatanı uğruna kundaktaki bebeğini ardında bırakarak canı pahasına tarih yazan Nene Hatun’dur, bizim TÜRK KADINIMIZ. Evet yukarıda belirttiğim kelimelere dönersek asıl anlatmak istediğim; ata binen, kılıç kuşanan, avlanan,…, ok atan da kahraman, savaşçı, cesur Türk kadınıdır. Köklü bir milletin tarihini tanımanın en iyi yolu Kitabeleri, Mitolojisi ve Destanlarıdır.Şimdi yazımın devamında, bu konuyu daha detaylı ele alacağım. Dede Korkut Hikayesi Kan Turalı Destanında milli kimliğine sahip Türk kadınının karakteri betimlenmiştir; ” Kanglı Koca der: Atam öldü ben kaldım. Yerini yurdunu tuttum. Yarınki gün de ben ölürüm. Bundan yeğreği yok ki, gözüm görürken oğul, gel seni evereyim, dedi.Kan Turalı der: Baba, bana layık kız, ben yerimden doğrulmadan kalkıp ayağa dikilmiş olmalı. Ben atıma binmeden binmiş olmalı. Ben kafir iline varmadan, varıp baş getirmiş olmalı.” Yine Dede Korkut Hikayesi’nde kadın için “Evin Direği” kelimesi kullanılmıştır. Bildiğimiz üzere Göçebe Türkler, o günkü şartlar gereği hayatları boyunca yaşamlarını çadırlarda sürdürmekteydiler. Biliyoruz ki Türk-Altay halk kültüründe, görkemli büyük çadırlar “otağ” olarak adlandırılmıştır. Her kurulan otağın ortasında bir direk bulunmaktadır. Bu direk, otağın ayakta durması için öncü rol oynamıştır. Direk olmazsa otağ kurulmaz, direk yıkılırsa otağ yıkılır. Kadın olmazsa ev kurulmaz, kadın yıkılırsa aile yıkılır çünkü.. Bir Kazak Atasözü der ki; “Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”. Altay Yaratılış Destanı’nda, Ülgen’e (Yaratıcıya) yeri göğü yaratmasına ilham kaynağının “dişi bir ruha sahip” ilahi bir varlık olarak imgelenen Ak Ana’nın, olduğu belirtilmiştir. Bozkurt Destanı’nda da Türk soyunun “Asena” adı verilen dişi bir kurt tarafından türediğini bilmekteyiz. Destanların yanı sıra Türkler, soyut imgeleri somutlaştırarak kadın tinini daha da güçlü bir şekilde saygı duyulacak biçimde betimlemişlerdir. Buna örnek; Kayın Ağacı; Türkler için kutsaldır, mesela. Mitolojiye göre Kayın ağacı; koruyucu ve merhametli olan Umay ana ile Yaratıcı Ülgen tarafından yere indirilmiştir. İçinde anaların kutlarını barındırdığına inanılan bu ağacın, insanlığı iyiliğe yönlendiren kutsal “dişi bir ruha” sahip olduğu belirtilmektedir. Türklerin kadınlarına verdiği değer, her zaman- her şekilde, dünyevi ve uhrevi inanış olarak kendini göstermiştir. Türklerin eski inanışı olan Şamanizim inanışını inceleyecek olursak bu inanışa göre soyun devamını sağlayan kadın ruhunun, kutsal olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle de Şaman ayinlerinde bulunan erkek kamların, saçlarının uzun oluşu ve kırmızı tonlarında giysiler giymeleri gibi dişil ögelerin ön planda tutulması, kadına verilen üstün değerin göstergesidir. Türk Tarihi boyunca gerek sosyal, siyasi gerek kültürel hayatta gerek savaşlarda milli kimliği ile hep ön planda yerini almıştır Türk kadını. Orta Asya Türk Devletlerinde, Törenlerde ve şölenlerde kadın daima Kağan’ın yanında oturur, idari ve siyasi alanlarda tıpkı Kağan gibi görüşlerini sunardı. Kağan’ın buyrukları; “Kağan buyuruyor ki” diye başlamışsa eğer, asla kabul edilmemekteydi. Kabul edilmesi için “Kağan ve Hatun buyuruyor ki” diye başlamalıydı. İskitlerde, Hunlarda, Göktürklerde, Uygurlarda, emirlere Kağan ve Hatun ortaklaşa imza atardı. Orhun Kitabeleri’nde belirtildiği üzere Kağan’ın kararına Hatun katılmaz ise bu karar, asla geçerli sayılmazdı. Arap gezgini İbn Battuta;“Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türklerin kadınlarına gösterdiği hürmet. Burada kadınların kıymet derecesi, erkeklerinden daha üstündür”, demiştir. Türk kadınına duyulan saygının bir diğer örneği de Altay dağlarının en yüksek tepesine “Kadınbaşı” ismi verilmiş olmasıdır. Milli kimliği ile hep ön planda yer alan Türk kadını ve Türk erkeğinin kadınına gösterdiği değere bir diğer örnek; Büyük Hun İmparatoru ile Çin arasındaki ilk barış antlaşmasını Metehan’ın Hatununun imzalamış olmasıdır. Buraya kadar Türk kadınını anlattım. Şimdi bu dönem içerisindeki “kadın” kavramını daha geniş çapta ele alalım;Yakut Türklerinde kadının miras hakkı vardı çünkü kadın erkek eşitti, birbirini tamamlayan iki birey olarak kabul ediliyordu.Araplarda cahiliye devri yaşanıyor kız çocukları diri diri sine gömülüyordu, çünkü uğursuz olarak nitelendirilmişlerdi.İngiltere’de kadınların İncil okuması dinlerini öğrenmesi dahi yasaktı (Hanry dönemine kadar)Budizm’in kurucusu olan Buda, kendi dinine kadınları almamıştı.Türk kadınları istediği dini inanışı yaşamakta özgürdü.Çinde boşanma hakkına sadece erkekler sahipti oysa Türklerde, her alanda eşitlik olduğu gibi bu konuda da hürdüler.Hint anlayışına göre dul kalan kadınlar yakılarak öldürülüyordu. Nedeni ise içler acısı; kadınların ölen kocalarının öbür tarafta sevgiye ihtiyaçları varmış, yalnız kalmamalıymışlar. Anlayacağımız üzere Türkler haricindeki bütün milletlerde, hep erkek hegemonyası üzerine kurulu bir düzen vardı. Türkler adildi, eşitti, moderndi. Herşeyden önce kadın-erkek fark etmeksizin “insanlık” vardı. Türkler, cinsiyet kavramıyla değil fikir ve düşünceleriyle egemendiler. Kadın da geçerdi devletin ya da toplumun başına, erkek de. Tabi sonra bir takım sebeplerden dolayı etkileşimler oldu. En büyük etkileşim savaşla gelir biliyorsunuz. Kurulan devletler büyüdü, savaşlar daha geniş coğrafyaya yayıldı.Biz Türklerde kadının toplum içindeki statüsü farklı yönde değişti. Ata binen, ok atan bir nesilden, eve kapanan bir topluma evrildik. Ne zaman başkalaştık, işte o zaman geriledik, hasta adam olduk ve yıkıldık.Biraz Osmanlı Devleti’nden örnek verelim. Avrupa’da sanayi devrimi başlamıştı, bu süreç içerisinde yeniliklere ayak uyduramayan Osmanlı ne yazık ki günden güne güç kaybetmekteydi. Dönemin padişahı II. Mahmud “kadının mevcut konumu”nun geri kalmışlığın simgesi olarak nitelendirdi. Bunun sonucu, Modern kız okulları açılmaya başlandı. 1868 yılında Kamu Eğitimi Kanunu ile 6-11 yaşlarındaki kız çocuklarının ilkokul eğitimi almasına karar verdi. Daha sonra 1876 yılında ise bu eğitimi Kanun-i Esasi ile zorunlu kıldı.II. Mahmut’un başlattı ıslahatları en son Atatürk tamamladı. “Türk kadını sen omuzalar üstünde göklere yükselmeye layıksın” diyen Atatürk; 1926 yılında, Türk Medeni Kanunu’nun kabulünü sağlayarak ileri düzeyde medeni haklar tanıdı, Türk kadınına. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’izDünyanın ilk kadın savaş muhabiri Semiha Es’izDünyada ilk kadın yargıtay üyesi Melahat Ruacan’ız Dünyanın ilklerini oluşturan TÜRK KADINIYIZ (Dünyanın ilklerini oluşturan Türk kadınlarımızın çoğalması dileğiyle) Biz,Her birimiz,Tanrı’nın sevdiği çocuklarıyız. Başkalaşma rehavetine kapılıp longaza düşmeyelim. Bizi biz yapan milli kimliğimizi diri tutalım. Çünkü günümüzde dahi sirkte oynatılamayan, insanların korktuğu, yanına yaklaşmaya cesaret edemediği bozkurdun koruduğu Türkleriz biz. Modernlik, çağdaşlık özümüzde var. Soyumuzun derinlerindeki asil kanımızda var. Ç ü n k ü b i z,Al kanımızla Dünyayı saranT Ü R K’ leriz. Sıla ARSEL Kaynak: http://www.telgraf.eu/

Terör, Eğitim ve Teoloji

Prof. Dr. Ramazan BİÇER Özet Terörizm, bir insanlık suçudur. Bu nedenle insani değerlere sahip bütün insanlar tarafından reddedilir. Terörün bir şiddet eylemi olup, herkese zarar vermektedir. Bu da insanları, çözüm yollarını bulmaya sevk etmiştir. Bunlar arasındaki en etkili metodun öncelikle eğitim,  rdından da gelir düzeyinin iyileştirilmesi olduğu kabul edilmektedir. Eğitimin amacı, bireysel ve toplumsal alanda insani değerlerle bezenmiş fertler yetiştirmektir. Eğitimin en öncül hedefleri de, bireysel girişimlere açık olan bir özgüvene sahip, ahlaki değerleri benimsemiş kaliteli insan tipi yaratmaktır. Bu ise aynı zamanda terörün en başat engeldir. Bu nitelikler aynı zamanda dini değerler olmasına rağmen, dini motifli terör de bir vakıadır. Ancak, dini temalı terör eylemlerinin gerçekleştirenlerin ezici çoğunluğunun, dini eğitim ve öğretime sahip olmadıkları, dini ve ahlaki değerlerden uzak oldukları anlaşılmaktadır. Eğitim, terörizmin en etkin ve acı ilacıdır. Buna rağmen terör olaylarına katılanlar arasında üniversite öğrencilerinin de bulunması, özellikle yüksek öğrenimin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Terörizm, Dini Temalı Terör, Eğitim, Ekonomi, Aile.  Giriş Terör olaylarında belirli (bir) amaç/amaçlar bulunmaktadır. Bu nedenle onu tetikleyen etkenler de göz ardı edilmemelidir. Her ne kadar masumiyet kazandırmasa da, terör eylemlerinin gerekçeleri dikkate alınmalıdır. Ancak bu tür mazeretler, her yerde ve her zaman eşit derecede geçerli değildir. Hatta aynı ortamda bulunun herkes için de söz konusu olamaz. Mesela, Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya katılan kimselerle, aynı yörede aynı şartlarda yetişen, büyüyen ve aynı kültüre sahip olan başka bireyler de bulunmasına rağmen onlar, terörist eylemlerden kaçınmaktadırlar. Hatta terör gerekçeleri olarak ileri sürülebilen sosyo-ekonomik şartlar, Karadeniz gibi, o bölgenin dışındaki yerlerde de bulunmasına rağmen, ikinci alandan pek terörist çıkmamaktadır. O nedenle aşağıda sıralanan şartlar, her zaman ve herkesim için geçerli olmayabilir. Ekonomik nedenler: Fakirlik, zengin kimselerle aynı ortamda yaşama gibi.Sosyo-kültürel gerekçeler: Kimlik, asimilasyon, toplumsal gelişme, medya, şehirleşme gibi.Baskı ve insanî nitelikli özgürlüklerin ciddi anlamda kısıtlanması.Eğitimle bağlantılı şartlar.  Bu sıralama statik değil, dinamiktir. Bu doğrultuda zaman ve mekâna göre değişebilir, önem sırası farklılaşabilir.  1. Eğitim Türkiye’de gerçekleşen terör olaylarının çoğu dış kaynaklı olmakla birlikte, terör örgütlerine katılan elemanların bir kısmı, Türkiye’de doğmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin idari sistemi laik olmakla birlikte, halkın yüzde doksanından fazlasının Müslüman olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda bu kimselerin belli bir kısmının Türkiye okullarında okudukları, mezun oldukları veya olamadıkları anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda terör örgütlerine katılan kimselerin eğitim düzeyleri ile aldıkları eğitim seviyesi arasındaki ilişkiyi anlama bakımından eğitim kavramı üzerinde durmak gerekmektedir. Eğitimin temel nitelikleri arasında onun sürecinin, kapsamlı, çok boyutlu, sürekli, dinamik, bilimsel araştırma ve bulgulara dayalı, ulusal olan ama uluslararası araştırma ve incelemelerden yararlanan, deneye dayalı, insana özgü, amaca ve olumluya yönelik, bütünleyici, zaman yönünden sınırlı, mekân açısından geniş, ulusal kalkınma ile doğrudan ilişkili, kültürü oluşturan ve kültürden etkilenen bir uyum sürecine sahip olması gereklidir. (Varış 1991, 28-29) Daha da önemlisi, eğitimin küreselleşmeye paralel olarak, liberal bir dinamikle bireylerin ve yerel grupların bireysel veya bölgesel girişimlerine yol açabilecek bir şekilde, özel girişimlere imkân sağlayabilmelidir. (Ziguras 2002) Eğitimin amaçları genelde hedef kitle ve yer aldığı ortam doğrultusunda değişkenlik kazanabilmekle birlikte, ana hatlarıyla şu şekilde tespit edilebilir: Eğitimin, kişiliklerin biçimlendirilmesi, zekânın geliştirilmesi, kültürün aktarılması, korunması, geliştirilmesi ve yenilenmesine yönelik amaçları olabilmelidir. (Bilhan 1991, 97) Yine eğitim, toplum koşullarına ve gereksinimlerine yanıt vermek, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak yönde olmak, demokratik ideallere, düşüncelere uyarlanabilecek bir yapıda bulunmak, kendi içinde tutarlı olmak, istenen davranış değişikliğini açıklayacak şekilde formüle edilebilecek, bireyin öğrenme kapasitesi toplumsal ve ekonomik koşullar göz önünden bulundurularak onlarla uyumu gerçekleşebilecek nitelikte olmalıdır. (Tezcan, 1985, 50-51) Bu veriler doğrultusunda eğitim, “geniş anlamda bireyin toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir” veya “kişinin yaşadığı toplumun değeri olan yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümüdür” (Fidan 1998, 8) şeklinde tanımlanmaktadır. Eğitim, öncelikle ailede başlar, sosyal çevre ve okullarda devam eder. Bu nedenle her birey örgün ve yaygın eğitim kurumlarında yetişmektedir. Siyasi partiler, sivil örgüt, kurum ve kuruluşlar, medya ve vakıf, dernek gibi kurumlar, eğitimin bir boyutu olarak değerlendirilmektedir. Eğitim, sonuç itibarıyla insanın yetişmesini hedeflemektedir. O nedenle eğitim zorunlu olarak kabul edilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde bu zorunluluk, resmi okullar aracılığıyla yürütülmektedir. Türkiye şartlarında sivil dernek, vakıf ve organizasyonlar, Batı ülkelerinin konumuna ulaşamamakla birlikte, önemli bir mesafe almıştır. Günümüzde bu tür oluşumlar, resmi kurumlar ile birlikte hareket ederek, kitlelerin eğitim ve öğretimiyle meşgul olmaktadırlar. (Yavuz 2008) Bu tür örgütlerin hepsi, resmi söylemde eğitimle uğraşı halinde olmakla birlikte, insanlık aleyhine zararlı faaliyetler de yürütebilmektedir. Herbert Spencer’e göre eğitim, kişileri daha makul bir düzeye ulaştırmakta, olaylara yorum ve yaklaşımında daha isabetli kılmaktadır. Eğitim seviyesinin yükselmesi oranında bireylerin sağlıklarına daha özen gösterdikleri ortaya çıkmıştır. Nitekim eğitim düzeyi yüksek ailelerin çocuklarının sağlıklı ve dengeli beslenmelerinde daha özenli hareket ettikleri ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda çocuklarına daha fazla zaman ve maddi imkân ayıran ailelerin çocuklarının da eğitim hayatlarında başarılı olduğu görülmektedir. (Çalışkan-Meçik 2010, 46) Yine Gustave La Bon’a göre eğitim, her şeyin sebep ve sonucu arasındaki ilişkiyi görmesini sağlamaktadır. Söz konusu ilişki Türkiye’de hedeflenen boyutu yansıtmamaktadır. Türkiye’de öğrenim düzeyi yüksek olan kimseler, eylem ve üretimden daha çok, eylemsizlik ve tüketime yönelmektedir. Bunun en bariz göstergesi, resmi kurumlarda görev yapan üst kademelerdeki yöneticilerdir. (Yalçın 1969, 246-248) Eğitim, birey ve toplumu ilgilendiren bir yapıdadır. Örgün ve yaygın eğitim, bütün insanlar için bir gereksinimdir. Bu doğrultuda terör eylemlerini gerçekleştirenler de, birey veya bireylerden oluşan gruplardır. Eğitimin yukarıda kaydedilen boyutu, teröristler için de geçerlidir. Buna göre teröristlerin bireysel ve grupsal oluşumunda, eğitimin varlığı veya yokluğu açısından doğrudan bir ilişki söz konusudur.  1.1. Eğitim ve Terör İnsanoğlunun sınır tanımayan düşünme ve yaratma potansiyelinin bireysel temelde erdem kavramıyla da eşgüdüm içinde olması önemlidir. Gelişmeler ve yenilikler, olumlu yönde ortaya çıkar ve insanlık yararına kullanılırsa, ciddi bir öneme sahip olur. Ancak söz konusu gelişme ve yenilikler, insanlık aleyhine olumsuz yönde kullanıldığında, insanlık zararına hizmet edebilir. Hatta bu, insan ve insanlığın sonuna kadar ulaşabilecek bir yapıdadır. Bu potansiyelin olumlu yönde insanın kendisine ve topluma hizmet şeklinde kullanılması, insan ile eğitim ve erdem ilişkisini gündeme getirmiştir. Burada en belirgin yansıma, ben bilinci yerine, biz bilincine ulaşma vardır. Bu erdem ancak eğitim ile şekillenebilir. Zira eğitim, erdemsiz olmayacağı gibi, erdem de eğitimsiz gerçekleşemez. (Aydın 2004, 77, 79) Erdem-eğitim ilişkisi doğrudan ahlak eğitimiyle bağlantılıdır. Sonradan elde edilebilen kazanımlar şeklinde ahlakı değerlendirirsek, eğitimin doğrudan ahlak ile bezenmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Zira ahlak, bireyin kendisini eğitmesi yanında, toplum ahlakına da uygun hareket etmesini önermektedir. Kendisi dışındakilere karşı duyarlı olma şeklinde özetlenebilecek ahlak eğitimi, bireyin şahsının erdemlere bezenmesi yanında, eğitim yoluyla toplumda da bu niteliklerin yaygınlaştırılması temel hedef olmaktadır. (Hesapçıoğlu-Akdağ 2008) Kaynak: http://tasam.org/tr-TR/Icerik/51262/teror_egitim_ve_teoloji

Türk Dünyasında Oruç - Dr. Osman Büyükkaya'nın Kaleminden

Müslümanlar bugün dünyanın hemen her tarafında varlığını hissettirmektedir. Yalnızca İslam karşıtıyürütülen kampanyalarla ya da Ortadoğu eksenli yürütülen işgal ve çatışmalarla değil, İslam’ın inançve ibadetleriyle de Müslümanlar gündem oluşturuyor. Dünyanın her ülkesinde hemen hemen bulunanMüslümanlar farkındalıklarını Dini vecibelerini yerine getirerek örnek teşkil etmektedirler. Fitre, zekatve sadaka vererek inanan insanlar ile paylaşma duygularını yaşamaktadırlar. Tıpkı MEKKE’DENMEDİNE’YE göç eden Muhacirler ile MEDİNELİLERİN paylaştığı gibi.İslam’ın günümüz dünyasında etkisini gittikçe artıran ve dikkate alınması gereken bir gerçek olduğuhemen her Ülke tarafından vurgulanıyor. Bu vurgu kimilerince İslam’a karşı alınması gereken önlemlerya da Müslümanlara yönelik yürütülecek politikalar bağlamında yapılırken kimilerince de İslam’ayönelik gittikçe artan merak ve ilgiden dolayı yapılıyor. Müslümanlarla İslami değerlerin günbegüninsanların daha fazla merak ve ilgisini çektiği de bir gerçektir. Öyle ki İSLAMOFOBİ (kelime anlamıolarak “İslam korkusu” demektir. Müslümanlara ve İslam dinine karşı ) Hz. Peygambere hakaret içerikliyayınlarla gündeme gelen ülkelerde bile Kur’an’a yönelik merak ve ilginin gittikçe arttığı ve baştaKur’an mealleri olmak üzere İslam’a yönelik yayınların rekor denebilecek oranda okuyucu çektiğikonuşuluyor.Dünyanın hemen her tarafında bir şekilde var olan ve temsil ettikleri değerlerle varlıklarını hissettirenMüslümanlar aracılığıyla İslami değerlerin ve ibadetlerin de adeta küreselleştiği görülüyor. Bunu sondönemler de Ramazan vesilesiyle dünyanın hemen her tarafında oluşan havada görmek mümkün.Müslümanlar aracılığıyla İslami değerlerin ve ibadetlerin de adeta küreselleştiği görülüyor. Başta Batıülkeleri olmak üzere dünyanın her tarafında insanların Müslümanlarla birlikte Ramazanı bir şekildeanlamaya ve hatta yaşamaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Ramazanı yaşayan Müslümanların inanç veduygu dünyaları keşfedilmeye ve orucun insanlar üzerindeki olumlu etkisi anlaşılmaya çalışılıyor.Ramazan vesilesiyle gündeme gelen Sadaka, Fitre ve Zekat gibi ibadetlerin toplumda sosyal dokuüzerindeki yapıcı etkisi tartışılıyor. Hatta bununla kalınmıyor; kendisi Müslüman olmasa bile insanlarMüslümanlarla birlikte iftar sofralarına oturuyor, özellikle Müslümanların azınlıkta olduğu toplumlardaMüslümanlar için iftar sofraları düzenliyor, Müslümanlar gibi oruç tutulmaya çalışılıyor. Müslümanlarayönelik ilgi bu ayda her zamankinden daha fazla göze çarpıyor.Müslümanlara yönelik çeşitli oyunların oynandığı Müslümanlar aleyhine çeşitli planların yürürlükteolduğu bir gerçektir. Ancak bununla birlikte İslam’ın ve İslami değerlerin günbegün dünya genelindeher geçen gün daha fazla etkili olduğu da bir gerçek… Ramazan, oruç, iftar ve benzeri İslami değerlerMüslümanların yalnızca kendi aralarında yardımlaşmaları, Empati yapmaları ya da nefis tezkiyesindebulunmalarını değil bu değerler vasıtasıyla diğer insanlarla buluşup tanışmaları ve İslam’ıngüzelliklerini diğer insanlara açmaları yolunda bir imkan oluşturuyor. Bu vesileyle dünyanın hertarafında insanlar oralarda bir şekilde var olan Müslümanlar aracılığıyla İslam’la tanışma veMüslümanları anlama imkanı buluyor. Kısacası Ramazan ve Rabbimizin ifadesiyle bizden öncekilerefarz kılındığı gibi bize de farz kılınan oruç, yalnızca nefis tezkiyesi açısından değil İslam’ın anlatılmasıve ifade edilmesi açısından eşsiz bir fırsat sunuyor. Müslümanların bu fırsatı iyi değerlendirmek vebütün Müslümanların bu kutsal görevi inanç esaslarına göre yaşayıp örnek kişiler olmasıgerekmektedir.